Küba’da çıkar yol: İşçi-emekçi teftişi! Rektifikasyon! Tricontinental!

Sungur Savran 23 dk okuma
Küba’da çıkar yol: İşçi-emekçi teftişi! Rektifikasyon! Tricontinental!

Uğursuz 19 Haziran günü, Halk İktidarı Meclisi 176 ekonomik önlemi teker teker oylayarak her birini oybirliğiyle kabul ettiği gün, Küba Komünist Partisi Birinci Sekreteri ve ülkenin Cumhurbaşkanı Miguel Díaz-Canel, şöyle konuştu: “Bu yeni hattı ABD baskısı altında olduğumuz için kabul etmiyoruz, zaten 2011’den beri tartışıyoruz, nihayet gerçekleşiyor.” Bu ifade, dünyanın geri kalanına, en başta da ABD’ye, en azından herkesin gözü önünde “sakın ABD’ye teslim oluyoruz sanmayın, bu bizim zaten aklımızda vardı” demek gibi görünebilir. Politikada zor durumdaki bir parti veya devletin yöneticilerinin bu tür manevralara başvurması normal kabul edilmeli.

Ama bu yorumun doğruluğunu sorgulamamıza yol açacak bir küçücük ayrıntı var: Díaz-Canel neden “2011’den beri” demiş olabilir ki? Söylenen bir manevra ise o zaman yıla ne gerek var? Kaldı ki 2011’in özelliği ne ki o yılı belirtiyor Díaz-Canel? 

Biz söyleyelim: 2011 yılında Fidel Küba Komünist Partisi’nin Birinci Sekreterliğini küçük kardeşi Raúl Castro’ya devretti. Bu Fidel’in Küba’nın yönetimi ile ilişkisinin kesilmesinin son aşamasıydı. 2006 yılında, tam 80 yaşındayken, sağlığı ileri düzeyde bozulduğu için görevini sürdüremeyeceğini açıkladı. Raúl Castro onun devlet başkanlığı görevini vekâleten devraldı. 2008’de cumhurbaşkanı seçimi yapıldığında Fidel aday olmadı. Raúl böylece tam yetkili olarak devlet başkanlığına seçildi. 2011’de Fidel nihayet parti sekreterliğinden çekilerek yönetimle son ilişkisini kesmiş oldu.

Demek ki, Fidel’in sekreterlikten çekildiği yıl, Raúl’un diğer görevlerin yanı sıra parti sekreterliğini de devraldığı yıl, Küba Komünist Partisi, kapitalist restorasyonu tartışmaya başlamış. Bu kadar tesadüf olur yani!

Biz iddia etmiyoruz bunu. Biz nereden bilelim? Partinin şimdiki birinci sekreterinin yalancısıyız biz.

Şimdi partinin birinci sekreteri, kendi yönetiminde kapitalist restorasyonun yolunu döşeyeceğini açıkça ortaya koymuş olduğumuz bir ekonomi politikası yönelişini Raúl Castro’nun partiyi Fidel’den devraldığı yıl konuşmaya başladıklarını itiraf ediyor!

Biz bunu tam on yıl önce 2016’da, politik ve ekonomik alanda yaşanan olgulara yaslanarak söylemiştik. Raúl ABD başkanı Obama’yla ve onun elçisi Papa’yla birlikte restorasyonun yolunu hazırlamaya giriştiğinde. Bu hazırlık çok uzun bir zaman dilimine yayıldı. 2010’da ilk adımları atıldı, bugüne kadar sürdü. Ve tam tamına Díaz-Canel’in söylediği gibi 2026’da olgunlaştı. Yani 19 Haziran’da alınan kararlar Trump yönetiminin ağır baskısının sonucunda “ver gitsin” yanıtı değil. Çok uzun bir hazırlık sürecinin ürünü. Elbette, bu ana denk gelmesi rastlantı değil. Elbette baskının hafifletilmesini amaçlıyor. Ama Küba’nın kurdu aynı zamanda kendinden.

Çok kısa bir özet

Son bir hafta içinde yazdığımız Küba hakkındaki yazı dizisi tarihle ilgili değil, bugün olan bitenle ilgili. Onun için 2010’dan beri olan biteni ayrıntısıyla anlatacak değiliz. Burada sadece gelişmenin ana hatlarını vereceğiz ki, bugün ABD emperyalizminin adada sosyalizme geri dönülemeyecek bir darbe vurma girişimi karşısında Küba bürokrasisinin, en azından hâkim kanadının, konumunu doğru şekilde saptayalım ve yarının mücadelelerinde ondan ne beklenip ne beklenemeyeceğini anlayalım.

İşin siyasi yanını yukarıda özet olarak verdik. 2006’da başlayan, 2011’de sona eren bir süreçte Fidel’in devlet ve parti yönetimiyle ilişkisi kesildi. 2016’da da öldü Fidel. Bu siyasi arka plan zemininde Küba bürokrasisi 2010’dan bu yana adım adım sosyalist bir ekonominin işçi sınıfı ve emekçi kitleler açısından kazanımlarını çözme yolunda adımlar attı.

2010’da aniden kamu sektöründe ücretli emekçi olarak çalışmakta olan 500 bin kişinin işten çıkarılacağı açıklandı. Küba’nın 5 milyon kişilik işgücü içinde bunun çok yüksek bir rakam olduğu ortada. İş güvencesi ve istihdam garantisi sosyalist bir ekonominin işçi sınıfı için belki de en önemli kazanımıdır. Buna böyle uluorta meydan okunması yeni yönetimin aslında niyetinin basit “reformlar”dan ibaret olmadığının ilanı gibiydi. 2014’e ulaşıldığında ise 400 bin kişi (çoğu küçük ölçekli) özel sektör işletmelerinde istihdam edilmekteydi. Hedef kısa vadede 5,3 milyonluk işgücü içinde 1,8 milyon emekçiyi özel sektörde istihdam etmekti. Yazılarımızda her zaman vurguladık: Küba restorasyonu baştan sona çok yavaş ilerleyen bir süreç oldu. Bu amaca bir türlü ulaşılamadı. Bugün, 12 yıl sonra bile bile, “mypymyes” olarak adlandırılan (“mikro, küçük, orta boy işletmeler”), KOBİ’ler türü işletmeler ve kendi hesabına çalışanları bir araya getiren sektörde sadece bir milyon kişi istihdam edilmiş durumda.

Raúl Castro yönetiminin bu yönelişe girmesinin nedeni 2014’ten itibaren anlaşıldı. Raúl devlet yönetimini Fidel’den devralırken ABD’de de bir devir teslim yaşanıyordu. 2008 seçimlerinde Barack Obama iktidara gelmişti. Obama’nın Jimmy Carter’den (1977-1981) bu yana, yani neredeyse yarım yüzyıldır, Amerikan başkanları arasında “liberal” yöntemleri en ileri düzeyde kullanan ABD başkanı olduğunu genç okurumuza hatırlatmak gerekiyor. Obama gerici George W. Bush (2001-2009) ile ön-faşist Trump arasında (bölgemiz ülkeleri de dâhil) dünya halklarına, amaç yine emperyalist sömürü ve tahakküm olsa da sopa göstermek yerine göz kırpan bir politik tarza sahipti. Küba’ya da böyle yaklaştı. 1960’tan beri Küba’ya ağır bir ambargo uygulayan, 1961’den beri Castro yönetimini tanımayan, Fidel’e defalarca başarısız suikastlar düzenlemiş bir devletin başına geldiğinde, ilk döneminde değil ama ikincisinde bir atak yaptı, Küba yönetimini tanıdı, ambargoyu kaldırmamakla birlikte ABD ile ada ülkesi arasında çeşitli ticari, turistik, ekonomik, kültürel bağların kurulmasına olanak tanıdı. 

Küba devletinin kendi iç müzakerelerinin belgeleri açıklanmış olmadığı için elbette emin olmak mümkün değil ama Raúl yönetiminin Obama’nın bu yaklaşımı karşısında Çin tarzı kapitalist restorasyona iyice angaje olduğu anlaşılıyor.  Biz bu süreci on yıl kadar önce, henüz yaşanmaktayken şöyle tasvir etmiştik:

“Bu yolda ilk adım 2014 Aralık ayında atılmıştır. Barack Obama Washigton’da, Küba’nın tarihi önderi Fidel Castro’nun 2006’dan itibaren sağlık nedenleriyle görevini bırakmak zorunda kalmasından sonra onun yerine geçen kardeşi Raúl Castro Havana’da, aynı gün iki ülkenin arasındaki ilişkilerin yeniden kurulması yönünde adımlar atılacağını ilan etmişlerdir. (Bkz. http://gercekgazetesi.net/karsi-manset/obama-kuba-papa). Bunu 2015 Temmuz ayında diplomatik ilişkinin kurulması ve Havana’daki ABD Büyükelçiliği’nin yeniden açılması izlemiştir. 2015 Eylül ayında ise iki ülke arasındaki arabulucu Arjantin kökenli Papa Franciscus Havana’yı ziyaret etmiş ve yarım yüzyıl boyunca Küba devriminin gövde gösterisine sahne olmuş Devrim Meydanı’nda (Plaza de la Revolución) konuşmuştur. (…) Şimdi 2016 Mart’ında arabulucudan sonra esas aktör, ABD emperyalizminin şefi Barack Obama Küba’yı ziyaret ediyor.”

Ne var ki, 2016 Obama’nın son yılıydı. Her iki taraf da muhtemelen kendi ülkelerinde bu sürece direnen güçlerin basıncı dolayısıyla geç kalmıştı. 2017 Ocak ayında Obama’nın yerine Beyaz Saray’a yerleşen Trump, ilişkileri eskisinden de sert bir mecraya sokacaktı. Kapitalist restorasyonun ABD ile anlaşma içinde yürütülen evresi geride kalmıştı.

Ancak bu, Küba bürokrasisinin bütünüyle eskiye dönmesine yol açmadı. 2018’de yeni bir anayasa hazırlandı ve kabul edildi. Yeni anayasa hâlâ Küba’nın sosyalist bir toplum olduğunu söylüyor, ama eski anayasanın ülkenin “komünist topluma doğru ilerlediğini” belirten hükmü kaldırılıyordu! “Toplumun ve devletin üstünde” yer alan partinin adının Küba Komünist Partisi olduğu bir ülkede daha çarpıcı ne olabilir? Anayasa, bu çok anlamlı sembolizm dışında çok çeşitli kültürel alanlarda Batı’ya göz kırpmaktan ekonomik alanda “özel girişimciliğe” tanıdığı garantilere kadar aynı restorasyonist doğrultuyu sürdürüyordu.

1 Ocak 2021’de ise, tam bütün dünya ve de Küba Covid-19 pandemisiyle boğuşurken kabul edilen bir ekonomik paketle ekonomik sistemde ve döviz kuru politikasında büyük değişikliklere gidildi. Devlet işletmelerine özel sektöre karşı avantajlar tanıyan döviz kuru politikasından tek kur politikasına geçildi. Fiyat politikasında işçi sınıfı ve yoksulların aile bütçesinde rahatlama sağlayan temel mallarda sübvansiyonlara son verildi. (Bu ailelere devletin her ay verdiği tüketim malları sepeti ise son 176 önlem dalgasında hemen hemen kaldırılmış oldu.) Döviz kurunun bütünüyle “serbest piyasa”ya terk edilmesi ilaç ve gıda alanında yokluk yaratırken çoğu ithal malı lüks tüketim maddelerinin temininin kolaylaşmasına yol açtı.

11 Temmuz 2021’de adada devrimden bu yana görülen en büyük halk hareketleri patlak verecekti. Küba, bir yanda hükümeti protesto eden kalabalıklar ile öte yanda partiyi ve hükümeti savunan kitleler arasında sert bir karşı karşıya geliş yaşadı. (Bu çok önemli olayın karmaşık yönleri için Devrimci İşçi Partisi’nin bu konudaki bildirisine ve bizim o günlerde kaleme aldığımız yazıya bakılabilir.)

Gerisini okur da biliyor. 19 Haziran 2026’da adı Halk İktidarı Meclisi adını taşıyan, içinde yüzlerce, belki binlerce komünistin görev yaptığı bir meclis Küba’da sosyalizme 176 kurşun sıktı. Sorun bu kadar karmaşıktır.

Çelişkiler yumağı

Okumakta olduğunuz yazı, 25 Haziran’dan bu yana, yani yaklaşık bir hafta içinde Küba hakkında yayınladığımız dördüncü yazı. Bir de daha eskisi var: “Uluslararası Che Guevara Tugayları” çağrısı yaptığımız bir yazı, Mart başında yayınlanmıştı. Neden? Çünkü dünya halklarına esin kaynağı olmuş, her kıtadan insanlarda sosyalizme inancı zinde tutmuş bir ülke artık topun ağzında. ABD’nin Küba’da sosyalizmi devirmesi bir bakıma 20. yüzyılın sosyalizmi kurma yolundaki bütün çabasının tabutuna çakılmış son çivi olacak. Buna karşı bütün dünyanın has sosyalistlerinin Küba’yı ayakta tutmak için el uzatması gerekiyor. Biz de durumun nesnel koşullarını ve öznel bakımdan atılması gereken adımları uzaktan görebildiğimiz kadarıyla okurlarımızla paylaşmak için çırpınıyoruz.

Önce konumumuzun dışarıdan bakıldığında ne kadar çelişkili olduğunu teslim edelim. Küba’nın sosyalist yapısına ABD saldırısı ihtimaline karşı, bu yıl 90. yıldönümünü yaşamakta olduğumuz İspanya iç savaşında kurulan Uluslararası Tugaylar misali “Che Guevara Tugayları” kurulmasını öneriyoruz. Oysa askerî olarak savunulmasını önerdiğimiz ülkede elektrik yok, aileler sofraya getirecekleri yemeği sıcak hava dolayısıyla muhafaza edemiyorlar, ilaç yok, hastanede tetkik ve teşhis aletleri çalışmıyor. Deyin ki birçok ülkeden gönüllüler Küba’ya gitti, karanlıkta oturup beklemekten başka ne yapabilirler ki?

Sadece bundan da ibaret değil çelişkiler. Biz Küba’ya ABD’nin kapitalizmin restorasyonu yolundaki hamleleri karşısında sosyalizmi savunmak için bütün kıtalardan gönüllüler gitsin diye çağrı yapıyoruz ama savunmak istediğimiz ülkedeki Komünist Partisi kapitalizmin restorasyonunun yolunu döşeyen bir ekonomik paketi toptan oybirliğiyle benimsiyor. ABD’ye karşı mı mücadele verilecek Küba’da kapitalizmin restorasyonuna kapı açan ülke güçlerine karşı mı? Yine derin bir çelişki!

Ayrıca biz ülkeyi yöneten Küba Komünist Partisi’nin ta 2010’lu yıllardan bu yana çok ağır ilerleyen bir süreç içinde de olsa restorasyon yoluna girmiş olduğunu, 19 Haziran paketinin ise uygulandığı takdirde mutlaka kapitalist restorasyonla sonuçlanacağını söylediğimize göre hangi sosyalizmi korumaktan bahsediyoruz ki? İş zaten bitmiş.

Mi? İşte buradan başlayalım. Somut durumun somut tahlilini yapalım.

İşçi-emekçi teftişi

Kimileri son yarım yüzyılda hangi sosyalizme geçiş ekonomisinde “piyasa reformları” adı altında kapitalist restorasyon yönünde önlemler alınsa hemen Lenin’in devrimden sadece üç yıl sonra, 1921 Ocak ayında Bolşevik Partisi’nin 10. Kongresi’nde kabul edilen Yeni Ekonomi Politikası’nı (NEP) hatırlatır, “bunda bir şey yok, Lenin bile yaptı piyasa reformları” deyip durur. Doğu Avrupa’daki “piyasa sosyalizmi” tartışmasında böyle oldu, Gorbaçov’da böyle oldu, Çin’de Deng’in “kedinin rengi fark etmez” politikasında böyle oldu, şimdi de Küba için yıllardır aynı şeyler söyleniyor. Ama bu yarım yüzyıl içinde bu rehavet sahipleri bizi teskin edip dursunlar, Doğu Avrupa’da, SSCB’de, Çin’de, Vietnam’da kapitalizm kumandayı adım adım ele geçiriyor, yeryüzünde sosyalist denebilecek ülke neredeyse kalmadı. Şimdi de sıra Küba’ya geldi.

Geldi gelmesine ama paniğe ya da umutsuzluğa kapılıp somut durumun somut analizi ilkesini unutmak Marksist politikanın en önemli yönlerinden birini terk etmek olur. Biz Küba kapitalist oldu demiyoruz. Küba, kapitalizmin yoluna girdi diyoruz. Dolayısıyla Marksist açıdan bugünün politikası, kısa ya da uzun bir sınıf mücadeleleri dizisi sonucunda bu sürecin tamamlanmasını engelleme üzerine yükselmek zorundadır. Ekonomi alanındaki duruma “havlu atma” ilkesiyle değil “postu kolay deldirmeme” ilkesiyle yaklaşmayı öneriyoruz. Bunun için de izlenmesi gereken politikanın ilk dersini Lenin’den almayı öneriyoruz.

Lenin’in NEP’i konusunda bilen bilmeyen (maalesef bilenler bile) yukarıda belirttiğimiz gibi konuştu. Oysa NEP kapitalizmin hortlamasının çevresine çok sıkı bir çelik bilezik yerleştirilmiş bir gevşeme politikasıydı. Çok sınırlı sayıda (yani küçük burjuva sınırları kesinlikle aşmayan) ücretli emek kullanımı, devrimin kamulaştırdığı büyük üretim ve dolaşım araçlarının yeniden özel mülkiyete dönüşüne karşı mutlak bir tutum, banka sistemi üzerinde kesin bir kamu hâkimiyeti, dış ticarette devlet tekeli vb. kapitalistlerin ekonomiye yeniden sızmasını sıkı sıkıya engelliyordu. Aslında NEP, tarımın, özellikle gıda üretiminin canlanmasını, üretim ve finansta değil sadece iç ticarette özel çıkarın kansız kalmış bir ekonomide canlanmayı kışkırtmasını ve teknolojik ilerleme bakımından yabancı sermayeden yararlanma gibi çok kısıtlı amaçları olan bir piyasa yönlü dönüştü. NEP’in sert biçimde engellediği her şeyi bugün Küba’nın 19 Haziran kararlarının yasalaştırdığına okurun dikkatini çekelim: özel bankacılık, dış ticarette devlet tekelinin kaldırılması, bir büyük kapitalist sektörün olanaklı hale getirilmesi vb. 

Bütün bu sımsıkı tedbirlere rağmen Lenin, biraz da işçi devletinin yeni kuruluyor olması, birçok devlet kurumunda eski burjuva alışkanlıkların devam ediyor ve Çarlık devletinin bürokrasisi ipleri hâlâ elinde tutuyor olduğu için ölümünden evvel son müdahalelerinde, 1922 yılında toplanacak olan 12. Kongre’ye giderken son derecede önemli, hatta sıra dışı bir öneri yapmıştır. Bunun ne kadar radikal bir öneri olduğunu okura anlatabilmek için çok temel bir ayrımı hatırlatmak gerekiyor.

Lenin ve Bolşevizm için partinin içi ile dışı arasındaki ayrım hayati önem taşır. İşçi sınıfının öncüsünün disiplinli örgütü olan Bolşevik tipte bir parti işçi devletinin bağrında, iktidarda bile olsa, üyeleri ile partisiz kitleler arasında keskin bir ayrım yapmak zorundadır. Çünkü parti, tekrarlayalım, öncü işçinin bilincinin oluşumunun sonucunda işçi sınıfının daha geri kesimlerinin önyargı ve ideolojik teslimiyet zaaflarına teslim olmaksızın o katmanları daima ileri çekmek zorundadır. Devrim de ancak böyle mümkün olur, proleter iktidarının korunması da.

Bu yüzden parti organları ile devlet organları, bu ikincisinde komünistler hâkim konumda olsa bile birbirine karışmamalıdır. Devlet organlarında komünistlerin yanı sıra komünist olmayanlar da görevlendirilebilir. Ama günün sonunda komünistler kendi hücre toplantılarında başka bir eğitim görecek, başka bir bilinç geliştirecek, partili olmayan devlet görevlilerine ilişkin politikalarını da buna göre belirleyecektir.

Alt düzeylerde geçerli olan, en yüksek parti ve devlet organlarına doğru gidildiğinde daha da geçerlidir. Çünkü bu üst organlarda sadece belirli devlet kuruluşlarında partili-partisiz ilişkilerinin ve çizgi farklarının nasıl yönetileceği değil, bütün ülkede ne politika izleneceği kararlaştırılmaktadır. Hayati kararlar alınmaktadır.

Lenin 1922 yılında toplanacak 12. Kongre öncesinde işte bu son derece önemli ilkesel ayrımı da bir kenara bırakarak partinin Merkez Kontrol Komisyonu’nu devletin en üst denetim organlarından biri, belki de Lenin’in bakış açısından en önemlisi olan İşçi-Köylü Teftişi ile birleştirmeyi ısrarla savunmuştur. Bunun ardında ne yattığı bizce açıktır. Lenin, sadece devlette değil partide de bir bürokratik deformasyon olduğu kanısındadır. Buna “nepmen” adı verilen, zamanla burjuvalaşacağı kesin olan tüccar katmanının yolsuzluklar aracılığıyla bu henüz “rüşeym” halindeki bürokratik formasyon (ya da deformasyon) üzerinde çözücü bir etki yaratma ihtimali eklenince durum iyice tehlikeli bir hal alıyordu. İşte Lenin’in partili/partisiz ayrımını önemsizleştirmesini ya da burada daha dar anlamda parti organı ile devlet organını iç içe sokma rahatlığını göstermesini bu olağanüstü durum ile açıklayabiliyoruz.

Bugün Küba’da komünistler, gerçek komünistler, devrimci Marksistler meseleyi tam da bu şekilde ele almalı. Bugün Küba’da tarım esas olarak küçük özel mülkiyet tarımı değil, büyük ölçekli kamu işletmeleri temelinde yürütüldüğüne göre, Lenin’in bürokratlara ve kapitalizmin yeniden doğuşuna karşı bir önlem olarak geliştirdiği doğrudan işçi sınıfı ve köylülük içinden seçilmiş bir denetim organı olan İşçi-Köylü Teftişi’nin daha modern bir versiyonu olarak bir İşçi-Emekçi Teftişi’nin ısrarla savunulması en doğru politika olacaktır. Küba Komünist Partisi, “ben kapitalizmi yeniden tesis etmenin tek kurtuluş olduğunu savunmuyorum, bu piyasa önlemlerinin ekonominin birikmiş sorunlarını gidermek bakımından doğru olduğunu savunuyorum” diyor. Bu durumda partili ya da partisiz bütün komünistler, Marksistler, sosyalistler, “piyasa teşvikleri”nin uygulandığı başka her yerde, geçmişte sosyalizme geçiş toplumlarında (özel olarak da Küba’da) büyük gelir ve toplumsal güç farklılıklarına yol açtığını, nihayetinde kapitalizmle sonuçlandığını, dolayısıyla komünistlerin bu konuda uyanık olmasının, gelişmelerin dikkatle denetlenmesi gerektiğini, bunu da en iyi yoksul sınıfların içinden gelen kadroların yapabileceğini savunarak bir İşçi-Emekçi Teftişi’nin kurulmasını ve geniş denetim yetkileriyle donatılmasını, uzmanlardan, gerekli bütün verilerden ve belgelerden, özgürce çalışma olanaklarından yararlanarak sosyalizmden uzaklaşmaya kapı açılmasını engellemek üzere yetkilendirilmesini savunmalıdır.

Rektifikasyon

İşçi-Köylü Teftişi dışında Küba komünistlerinin savunması gereken diğer önlemler doğrudan doğruya Küba’nın kendi devrimci müktesebatına dayanmalıdır. Çünkü bir işçi devletiyle sonuçlanan en son devrim olmak ve Fidel ve Che gibi 20. yüzyılın ikinci yarısının devleri olarak sivrilen iki büyük önderin yol göstericiliğinden yararlanmış olmak Küba komünistlerine çok yaratıcı ve çok verimli bir dizi yaklaşımdan yararlanma olanağı sağlıyor. Her devrimci deneyimin dünyanın geri kalanından öğrendiği kadar kendi geleneklerinden en olumlularını devralması, özellikle bunun işçi sınıfının öncüsü tarafından daha kolay anlaşılmasını ve öncünün dışındaki büyük kitleler açısından da ulusal bir deneyimin parçası olmak dolayısıyla daha sıcak karşılanmasını olanaklı kılacaktır.

Önerdiğimiz ilk politika (İşçi-Emekçi Teftişi) halk kitlelerinin soyut demokrasi anlamında değil, emekçilerin ve yoksulların çok somut çıkarları açısından hayati ekonomik konularda denetim yetkisine sahip olması anlamında bir sınıf demokrasisi meselesiydi. İkinci önerimiz doğrudan doğruya ekonomi alanıyla ilgilidir. Küba komünistleri ada halkı üzerinde hâlâ büyük bir karizmatik etkisi olan, daha on yıl önce hayatta olduğu için, 25 yaş altındaki nüfus dışında halkın büyük bölümünde emperyalizme dünyada en başarılı biçimde kafa tutmuş bir devletin önderi olarak da, halk yanlısı ekonomi politikaları dolayısıyla da büyük bir sevgiyle anılan bir ulusal kahramandır. Bu yazının başında, Küba’nın nasıl Fidel baştayken kapitalist restorasyona en ufak bir eğilim göstermediğini Fidel/Raúl karşıtlığıyla ortaya koyduk. İşte ekonomi alanında da Fidel’in, sosyalist inşa toplumlarında 1980’li yıllarda hıza yayılan, Berlin Duvarı’nın çöküşünden ve SSCB’nin dağılmasından sonra1990’lı yıllarda evrensel hale gelen, “piyasa sosyalizmi” yalanıyla gizlenen restorasyonist politikalara karşı çıkarak tam tersi yönde bir yönelişe girdiğini daha önce belirtmiştik. Bu politikanın adı “Rectificación” (“düzeltme”, “doğru yola girme”) olarak konulmuştu. İşte bugün Küba komünistleri bir yandan 19 Haziran önlemlerinin açtığı tehlikeli yola karşı, “İşçi-Emekçi Teftişi” ile bir denetim rüzgârı temelinde mücadele ederken, bir yandan da aslında bu yönelişin toptan değişmesi gerektiğini “Rektifikasyon” anlayışını canlandırarak ve elbette güncelleştirerek, bugünkü tartışmanın meşru bir tarafı haline getirerek ikinci (ekonomik) bir cephede de mücadele etmelidir.

Bu alanda, Fidel’in de “hocası” sayılabilecek Che’nin 1960’lı yıllarda Küba’da sosyalizmin kuruluşunun ekonomik alandaki yönetimini üstlenmişken ısrarla planlama yöntemlerini piyasaya karşı, manevi teşvikleri maddi teşviklere karşı savunan yaklaşımı da genç Kübalı komünistlere Küba halkının bu ikinci sevgilisinin şahsında sağlam kozlar sağlayacaktır.

Tricontinental

Nihayet işin aslına geliyoruz. Demokrasi dedik, ekonomi dedik, şimdi esas meseleye, yani uluslararası politikaya, yani dünya çapında devrimci politikaya geliyoruz. Yukarıda kendi önerdiğimiz politikaları çelişkili göründükleri için topa tutarken, içimiz rahattı, zira biz daha evvel benzerleri diğer sosyalist inşa ülkelerinin başına bela olmuş ayrıcalıklı Küba bürokrasisinin bugün izlediği bütün politikalara karşı çıktığımızdan onların ülkeyi hapsettiği çıkmazın dışında bir hareket hattının mücadeleyi bambaşka kanallara aktaracağını biliyorduk. Yani yukarıda sözünü ettiğimiz derin çelişkilerin, Küba toptan başka bir yol izlemeye başlar başlamaz çelişkili karakterlerini yitireceklerini biliyorduk. 

Bu alanda da Küba komünistleri ülkenin onurlu tarihinden pek çok şeyi günümüze adapte etme olanağına sahipler. Bunların başında Tricontinental örgütünün bir benzerinin yeniden kurulması geliyor. Tricontinental Küba devriminin merkezinde yer aldığı, sosyalist inşa deneyimi yaşayan ülkelerle yoksul (o zamanki adıyla) “üçüncü dünya” ülkelerinin özgürleşme, dekolonizasyon, hatta sosyalizm arayışı içindeki mücadeleci önderliklerini bir araya getiren ve emperyalizme meydan okuyan bir uluslararası örgüttü. Bugün Tricontinental yaklaşım (yani Latin Amerika, Afrika, Asya kıtaları üzerinde odaklanmak) yerine bütün kıtaların devrimci ve komünistlerini bir araya getiren omni-kontinental bir yapıya kavuşturulması günün koşullarına daha uygun görünüyor. 

Tricontinental Fidel ve Che’nin emperyalizme meydan okuma sürecinin görünen yüzüydü. Bunun ötesinde Küba başta Latin Amerika’da olmak üzere bir dizi devrimci hareketin düzenin surlarını topa tutmasını sağlayan bir devrimci atılımın beyni olarak hareket ediyordu. 

Küba bürokrasisi bugün emperyalizme ve kapitalizme zarar vermeyen bir uluslararası politika izlediğinde ABD’nin Küba’ya yaşama hakkı tanıyacağı varsayımına yaslanan bir doğrultuyu benimsiyor. Bu olanaksızdır. Küba yaşamak istiyorsa devrimcileşmelidir. Trump Amerikası, Küba ile uğraştıkça başta Latin Amerika ülkeleri olmak üzere sayısız ülkede düzenin tehdit altına gireceğini anlamalıdır. 

Küba Fidel ve Che dönemindeki “dış politikası”na, yani devrimci enternasyonalizme dönmelidir. İşte bizim önerdiğimiz “Uluslararası Che Guevara Tugayları” tam da bu geniş ufuklu devrimci politika izlenirse anlam taşır.

25 Haziran’da bu diziye başlarken ne “çok kutupluluğun”, ne BRICS’in, ne Çin ve Rusya’nın ABD’nin Küba’yı ezme girişimine en ufak bir çare önermediğini anlattık. Küba’yı kurtaracak olan, kendisinin de içinde yer alacağı uluslararası devrimci hareket olabilir ancak.