Sanat alanının Marx’ı Brecht’tir!

Sungur Savran 10 dk okuma
Sanat alanının Marx’ı Brecht’tir!

Burjuvazinin tarihsel yükselişi evresinde Elizabeth çağının dâhisi William Shakespeare’in 20. yüzyıldaki proleter rakibi Bertolt Brecht’in 70. ölüm yıldönümünü yeni geride bıraktık (14 Ağustos 1956). Bu sözün ağırlığını tartmak istiyorsanız Brecht’in aşağıdaki şiirini okuyun. 

 

Okuyan bir işçi soruyor

Yedi kapılı Teb şehrini kim kurmuş?
Kitaplara bakarsanız kralların adı var.

Krallarca mı taşınmış o koca koca taşlar?
Ya Babil, defalarca yıkılmış,

Kim yeniden inşa etmiş onu tekrar ve tekrar?


İnşaat işçileri hangi evlerinde otururmuş

Altın gibi parlayan Lima kentinin?

Çin Seddi’nin yapımının bittiği akşam

Duvarcı ustaları nereye gitmiş, bilin.

 

Şanlı Roma zafer anıtlarıyla dolu, onları kim dikmiş?

Kimleri yenip zafer kazanmış kayzerler?

Dillere desten Bizans’ın sakinleri için

Yok muymuş saraylardan başka oturacak yer?

 

Masallar ülkesi Atlantis’te bile

Şehir okyanusun suları altında kalırken

Dehşet içinde kölesini çağırıyormuş herkes.

Gencecik İskender nasıl olmuş da 

Ele geçirmiş Hindistan’ı, tek başına mı?

 

Sezar Galyalıları yenerken 

Bir aşçı bile mi yokmuş yanında?

İspanya kralı Filip ağlamış filosu batınca

Bir tek o mu gözyaşı dökmüş?

 

Yedi Yıl Savaşı’nı İkinci Frederik kazanmış,

Kimse yok muymuş beraberinde?

 

Her sayfasında kitapların bir zafer.

Peki kim hazırlamış ardından ziyafeti? 

 

On yılda bir zuhur etmiş bir büyük adam.

Kim ödemiş peki bedelini?

 

İşte size bir alay öykü

Bir alay da soru.

 

Bu şiirdeki pedagojiye dikkat! Herkesin aşina olduğu olayları birdenbire başka bir ışığa yerleştiriyor şiir. Sorgulatıyor insana. O güne kadar aşina olanı yabancılaştırıyor. Ve en önemlisi cevap vermiyor, soruyor: “İşte size bir alay öykü/Bir alay da soru.” Brecht, sadece tiyatrosunda değil şiirinde de muhatabını, okurunu, işçiyi, emekçiyi, aktif ve sorgulayan özne haline getirmeye çalışıyor. Al sana sorular diyor. İş başa düşüyor! Yine işçinin başına!

Yazımıza dönersek, başlığı okuyan bazı okurlarımız, “demek Brecht Marksist sanatçılar arasında herkesten daha parlak, daha önemli deniyor” diye düşünebilir. Hayır, meramımız o değil. Daha kendi alanlarından birinde, şiirde bile, 20. yüzyılda dünyanın en iyi şairi Brecht değildi ki. Geçtiğimiz yüzyılda dünyanın en iyi şairi, bizim işçi sınıfımızın şairi olan Nâzım Hikmet’ti. Ayrıca daha kimler kimler var dünya şiirinde: Mayakovski’ye ne denir? Ya Federico García Lorca? Ya komşularımız Kavafis ve Mahmud Derviş? 

Ne sinemacılarımız var dünya çapında, en başta Ekim devriminin ürünleri Ayzenştayn (Eisenstein yazılıyor, ama o yanlış) ve Pudovkin! Hangi İtalyan’ı seçebilirsiniz? Federico Fellini mi, Luchino Visconti mi, Francesco Rosi mi? Ne ressamlarımız var, Diego Rivera unutulabilir mi mesela?  Ne müzisyenlerimiz var, Mikis Teodorakis’i mi beğenirsiniz, Mercedes Sosa ve Silvio Rodriguez’i mi, Miriam Makeba’yı mı? Yoksa kim bilir, belki de Şostakoviç’i mi? Bütün sanatlara girmeyelim. Söylemek istediğimiz anlaşılmıştır: Brecht Marksist sanatçıların en iyisidir demiyoruz. Evet, tiyatroda bizce en iyidir ama esas söylediğimiz başka: Brecht’in erdemi, sanat alanının Marx’ı olması. Marx nasıl bilimde ve felsefede devrimci pratiğin bilimsel düşüncesini, kılavuzunu, fenerini yaratmışsa, Brecht de Marksist sanatın yol göstericisi, teorisyeni, diyalektisyeni olmuştur. O, Marksist sanatın özbilincidir.

Brecht’in epik tiyatrosunun, “yabancılaştırma” ilkesinin, oyuncular için geliştirdiği yeni tekniklerin, yaratıcı sahneleme usullerinin, hepsinin (sanatlar arasındaki indirgenemez farklar saklı kalmak kaydıyla) karşılığını başka sanatlarda da bulabileceğine inanıyoruz. Bu yüzden sinemada 1968 devrimci yükselişinin baş yaratıcılarından Fransız Jean-Luc Godard’dan “Brechtiyen sinemacı” olarak söz edilir.* Yine sinemada ve edebiyatta Alexander Kruge’nin Brecht etkileri taşıdığından söz edilir. Görsel sanatlar alanında Joseph Beuys üzerinde Brecht etkileri gözlenir. Bunlar sadece örneklerdir. Aslında önemli olan Brecht’in sanatı alımlayan topluluğu aktif ve bilinçli hale getirmeye çalışması, sanatın hayatla ilişkisini kurmasını ve görüntünün ardına geçmesini sağlamasıdır. Nasıl Marx kapitalist üretimin toplumsal biçimlerinin ardındaki derin sırrı ortaya çıkararak bütün sınıfları çağdaş toplumda kapitalist ile işçi arasındaki uzlaşmaz çelişki karşısında tavır almak zorunda bırakmıştır, Brecht de onun bilim alanında yaptığını, onun sadık bir öğrencisi olarak sanat alanında yapmaya baş koymuştur. Ve bunu fazlasıyla başarmıştır.

Kimileri artık Brecht’in modasının geçtiğini söylüyor. Sanki sanat bir modalar silsilesiymiş gibi! Sanatta yenilik, yaratıcılık, deney yapma, hatta avangard arayışlar elbette kucaklanmalıdır. Ama yeninin sıfırdan başlamak demek olmadığını insanlık tarihinin birikiminin değerini bilenler gayet iyi anlayacaktır. 

Hayır Brecht’in modası geçmemiştir. Brecht, Marx’a karşı 1970’li yılların sonunda başlayan büyük taarruzun sonucunda, nasıl sanat alanında onunla var olduysa yine onunla birlikte tarihin karanlığına gömülmek istendiği için açık saldırı altında kalmıştır. Bakın Bir Fransız yazar kendi ülkesinde Brecht’in defterinin dürülmesini nasıl anlatıyor:

“[Brecht’in] mutlak usta gibi görüldüğü yılı, hatta ayı bile kesin biçimde saptayabiliriz: Nisan 1979. Le Monde gazetesinde, Michel Cournot oyuncuların ve seyircilerin geri zekâlı çocuk muamelesi görmesinden nefret ettiğini yazıyordu. Birkaç gazete, Ionesco’nun, Arrabal’ın [ve başka ünlülerin] imzaladığı bir manifesto ile oyun yazarı-yönetmen Brecht ile öğrencilerinin Stalinist totalitarizmini mahkûm ediyordu. Aynı yıl Guy Scarpetta Grasset yayınevinde Brecht ya da Ölü Asker başlıklı bir kitap yayınlıyordu.” Scarpetta’dan bir alıntı: “Brecht Kamboçya’da ya da Kolıma’da öldü, her nerede Marksizm kendi cisimleşmesinin canavarlığını gün ışığında ortaya koyduysa.” (Aktaran: Olivier Neveux, Brecht et les mauvais temps modernes, La Fabrique Editions, 2026, s. 16-17).

Fransa’da anti-komünist “Yeni Filozoflar” Michel Foucault’nun desteğiyle 1975’te Marx’a ve fikir arkadaşlarına büyük bir taarruz başlatmıştı. Hemen dört yıl sonra sıra demek ki Brecht’e gelmişti. Görüyorsunuz, burjuvazinin ve onun yamacına sığınan zengin modern küçük burjuvazinin ideologları Brecht’i neden devirmeye çalışıyor tam da Marx’ın düşünce yoldaşı olduğu için. Sanat alanını, aynen düşünce alanı gibi, sınıf mücadelesinin dışında düşünmek en büyük hatalardan biridir.

Brecht hakkında yazılacak çok şey var. Ama yerimiz yok. Bu konuda okura Devrimci Marksizm dergisinin çok yakında yayınlanacak olan 63. sayısında yayınlanacak yazıları okumasını kuvvetle tavsiye edelim. 

Ülkemizde Brecht sınıf mücadelesinin devrimci bir kabarış içinde olduğu 1960-1980 arasında işçi ve emekçiler arasında tanınan, gençlerin, öğrencilerin pınarından su içtiği, en yetenekli tiyatrocuların feyiz aldığı bir pınardı. Ankara Sanat Tiyatrosu ve Dostlar Tiyatrosu gibi işçi sınıfından ve halktan yana tiyatroların repertuarı büyük ölçüde Brecht oyunlarıyla veya Brechtvari tekniklerle bezenmiş başka oyunlarla seyircinin hem aktifleşmesini ve bilinçlenmesini hem de eğlenmesini sağlıyordu. Brecht tiyatrosuna “doktriner” ya da “didaktik” suçlaması yapmak şaşırtıcıdır. Brecht gerek kimi “hit” haline gelen şarkıları ile müziği ve dansı, gerek Şarlo tipi maskaralığı ve palyaçoluğu tiyatronun ayrılmaz parçası haline getirmiştir. Brecht seyirciyle, oyuncularını onlarla konuşturarak, oyunu kesip oyuncularına şarkı söyleterek iletişim kurar. Brecht’in Çin tiyatrosuyla kurduğu ilişki, emperyalist toplum aydınlarının henüz kapitalizm-öncesi bir evrede yaşamakta olan toplumların bilgeliğine değer vermesi anlamında örnek bir tutum olmuş ve tiyatrosunu başka kültürlerin geleneklerini sahiplenme yoluyla daha ilginç kılmıştır.

Brecht sahnelere döndüğünde işçi sınıfının, aydınların ve sosyalist gençlerin yeniden idolü olacaktır. Çünkü aslında ancak denklemin iki yanı birbirini destekleyecek olursa Brecht geri dönebilir. Brecht geri döndüyse, işçi sınıfı artık kıpırdanmaya, hatta ayağa kalkmaya başlamış demektir. Öte yandan, Brecht kendisi, işçi sınıfının ve müttefiki güçlerin çabalarını daha da bilinçli bir mecraya akıtmada katalizör olacaktır. 

Yukarıda gördük, Marksizm düşmanları Brecht’e ağız dolusu Stalinist, totaliter, katliamcı yaftalarla saldırıyor. Evet, doğru, Brecht 1930’lu yıllarda bürokrasi işçi sınıfı üzerinde iktidarını kurarken durumu kavrayamamıştı. Ama sorun onlara: savaştan sonra Doğu Almanya’da bir işçi devletinde yaşar ve çalışırken, 1953 yılında işçiler ayaklandığında nasıl bir şiir yazmış Brecht, duydular mı acaba? Bu meselelere başka zaman gireriz. Ama sanatın Marx’ını burjuvaların yalanlarından koruyarak işçi sınıfıyla yeniden buluşturmak, sanata ve sınıf mücadelesine yapılacak çok önemli bir hizmet olacaktır.

* Burada bir öyküyü anlatmadan edemeyeceğiz. Bundan dört yıl önce, Eylül 2022’de Jean-Luc Godard intihar etti. Biz gençliğimizde deli dolu sinemacı Godard’ı merakla, ilgiyle izlediğimiz için, sosyal medyada bir paylaşım yaparak yönetmenin Pierrot le fou (Çılgın Pierrot) filminde, Jean-Paul Belmondo’nun oynadığı baş kahramanın son sahnede gözlerini bir dinamit kuşağıyla sardığını, sonra dinamitin fitilini ateşlediğini, ama hemen ardından intihardan vazgeçtiği için fitili bulup söndürmeye çalıştığını, ancak kendisi gözlerine dinamit kuşağını sardığı için ateşi söndüremediğini ve hayatını yitirdiğini yazdık. Sonra sorduk: Acaba Godard intihar ederken Pierrot’nun son sahnede içinde düştüğü durum aklından geçti mi, kendisi de belki de aynen filminin kahramanı gibi son anda intihardan vazgeçmek istedi de beceremedi mi? Bunun sevilen bir sanatçı ve yapıtıyla ilgili bir küçük düşünsel oyun olduğu ortada. Hayal kurmak hep önemlidir. Her insanın içindeki sanatçı, kafasını böyle uzatır dünyaya. Ama genç kuşaktan belli ki sanat ya da özel olarak sinema düşkünü, ama Marksizmi pek sevmeyen birileri hemen hareketlenmişlerdi. Birbirlerine yazdıkları mesajlarda belli oluyordu. Marksist Sungur Savran’ın Jean-Luc Godard gibi kendi kahramanı Pierrot’dan da daha çılgın bir yönetmenle ne işi olabilir ki? Bak sen şu işe! Acaba bu genç kardeşlerimiz Godard’ın Brechtiyen yanını, Brecht’in de Marksist kanını denkleme katmayı hiç düşündüler mi?

devrimci sanat sanat ve edebiyat sungur savran William Shakespeare proleteryanın sanatçıları Bertolt Brecht Karl Marx Marksist sanat epik tiyatro Jean-Luc Godard sınıf mücadelesi Nazım Hikmet