Fransa’da gençliğin isyanı örgütlü işçi sınıfıyla buluşuyor
2016’dan bu yana herhalde hiçbir Avrupa ülkesi, Gerçek gazetesinin sayfalarında Fransa kadar konu edilmemiştir. Özellikle 2020’ye kadar her sene yeni bir eylem dalgasıyla sahneye çıkan, koronavirüs pandemisiyle ivmesini yitirse de yine dönem dönem önemli atılımlar yapan Fransa’nın emekçi halkı, çok büyük, çok yiğit kavgalara girişmiş fakat şu ana kadar Fransız patronlarının ve Emmanuel Macron iktidarının (2016’yı dahil edersek François Hollande iktidarının da) bileğini bükememişti. Şimdi, son haftalarda lise öğrencilerinin başını çektiği eylem dalgası, bu eşiği geçebileceğine dair önemli emareleri gösteriyor.
Önce bağlamı hatırlatalım. Fransa’nın son yılında, devasa eylem dalgaları olmuştu, fakat eylemin başını çeken gruplar, böylesi bir stratejiyi uygulama gücüne sahip öncü örgütlerin yokluğunda, düşmanı yenebilecek şekilde Fransız emekçi halkının büyük taburlarını bir araya getirememişti. Şunu kastediyoruz. Örneğin, 2016’daki İş Yasası karşıtı eylemler özellikle kamu sektöründe bulunan örgütlü işçi sınıfını ya da 2018-2019’un Sarı Yelekliler hareketi küçük kent ve kasabaların yoksullaşan küçük burjuvazisini devasa bir güçle harekete geçirmiş, fakat büyük bir patlayıcılığa sahip olan yoksul mahalleleri ve buraların özellikle Kuzey ve Kara Afrika kökenli gençliğini harekete katamamıştı. Tam tersinden, bu yoksul mahalleler (banliyöler), 2023 yılında büyük bir şiddetle (bu kelimeyi özellikle kullanıyoruz) ayağı kalktığında ise, örgütlü işçi sınıfını yanında bulamamıştı. Daha bu aşamada, Gerçek gazetesi banliyölerdeki gençlik ile işçi sınıfının buluşamamasını, Fransa’daki hareketin büyük trajedisi olarak saptamış ve Fransız devrimci örgütlerinin, “aynı 20. yüzyıl komünistlerinin işçi sınıfıyla köylülüğün ittifakını stratejik bir görev olarak önüne koyması gibi, banliyöler ile örgütlü işçi sınıfının ittifakını, işçi sınıfı öncülüğünde kurmayı tarihsel bir hedef olarak belirlemesi” gerektiğini belirtmişti.
Bu kopukluk şimdiye kadar Fransız burjuvazisine emekçi halkın harekete geçen güçlerini siyasi olarak yalıtabilme, Fransız devletine ise kolluk kuvvetlerini tek bir cephede kullanarak sokakların kontrolünü her daim elinde tutmak gibi büyük bir avantaj sağladı. Henüz birkaç haftadır süren lise eylemlerinin nereye evrileceğini net biçimde saptamak için elbette çok erken. Fakat bu birkaç haftada ortaya serilen çeşitli dinamikler, örgütlü işçi sınıfının banliyölerin isyankâr gençliğinin omuz omuza mücadeleye girmeye başladığına dair büyük bir umut veriyor. Macron iktidarının oldukça güçsüz olduğu bir dönemde, bu birlik hem Macron iktidarına hem de 2027 yılında gerçekleşecek seçimler öncesinde tetikte bekleyen ön-faşizme karşı devasa bir potansiyel taşıyor.
Lise eylemleri, banliyö gençliği ve örgütlü işçiler
Lise eylemlerini ayıran en temel unsurlardan biri, eylemlerin bizzat konusu gereği hem banliyö gençlerini hem de örgütlü işçileri içermesi. Eylemlerin başlangıç noktası, yoksul banliyölerde bulunan liselerde hem öğretmen eksikliği hem de genel olarak maddi şartların kötülüğü idi. Tam da bu sebeple, ilk harekete geçen unsurlar, içinde muhtemelen 2023’te banliyölerde sokağa inen gençlerin de bulunduğu, siyahisiyle, Arabıyla, beyazıyla banliyö gençleri oldu. Fakat gençlerin harekete geçtiği konu, yani özellikle öğretmen eksikliği ve eğitim bütçelerindeki kesintiler, eğitim sendikalarının yıllardır karşısında mücadele ettiği konular olduğu için, hareket sendikaların bağrında da doğal bir müttefikle yola koyulmuş oldu. Dahası, hareketin “öğrenci eylemi” tarafı, banliyödeki liselerin yaşadığı sorunlardan doğrudan etkilenmeyen üniversite öğrencilerine ve daha iyi şartlara sahip olan liselerin öğrencilerine doğru hareketi yayacak bir aktarma kayışı işlevi üstlenmiş oldu.
Bu durum, basın ve hükümet eylemleri hedef gösterip, bir çeşit “amaçsız vandallar” imajı çizmeye çalışsa da, hareketin toplum içerisinde yalıtılmasına engel oldu. 17 Eylül’de, Paris’in yoksul bir banliyösü olan Créteil’deki bir lisede başlayan hareket, tam da bu dinamikler üzerinden Eylül’ün son günlerinde önce Paris ve çevresine, sonra tüm Fransa’ya hatta en son aşamada Belçika ve Almanya başta olmak üzere çevre ülkelere sıçradı.
Nitekim hareket büyük oranda banliyö liseleriyle ve eğitim emekçileriyle sınırlı olan (ama yine de yüzlerce lisenin bloke edildiği ciddi bir güç gösterisi teşkil eden) 29 Eylül ve 1 Ekim eylemlerinden sonra, 6 Ekim ile birlikte, ciddi bir sıçrama yaşadı. Örneğin, pek az eyleme sahne olan ve Fransa’nın hem en iyi hem de muhtemelen en zengin lisesi olan Henri IV Lisesi’nde dahi öğrenciler harekete geçti. Yine ilk kez 6 Ekim’de, lise öğrencilerinin yanı sıra veliler de ilk kez topluca eylemlere katılmaya başladı. Üniversiteler büyük bir güçle sahneye çıktı ve neredeyse tüm üniversitelere yayılan eylemlere ek olarak ülke çapında 57 üniversite öğrencilerce ya işgal edildi ya da giriş-çıkışlara kapatıldı. Hastanelerden limanlara, birçok sektörde örgütlü işçiler de kendi kortejleriyle lise eylemlerinin önemli bir parçası olarak devreye girdi.
17 Ekim’deki son eylemlerde, hareketin vurucu gücünü oluşturmaya devam eden liselilere ek olarak, kendi yürüyüşleriyle CGT ve SUD başta olmak üzere büyük sendika federasyonları da doğrudan eylemin parçası haline geldi. Bu konuda, özellikle CGT’nin oldukça tepki çeken bir yalpalama yaşadığını belirtelim. Sendikanın lideri Sophie Binet, 6 Ekim eylemleri sırasında, 17 Ekim’e katılacaklarını söylemekten imtina etmiş ve 5 Kasım’a, yani tam bir ay sonra düzenleyecekleri eylemleri işaret etmişti. Fakat sendika önderliğinin tüm tereddütlerine rağmen, muhtemelen taban ile karşı karşıya gelme korkusu, sendikaları lise eylemlerine doğrudan katılmaya itmiş bulunuyor.
Sarı Yelekliler’in ruhu ve sokak şiddeti
İşçi sınıfı ve banliyö gençliğinin henüz oldukça kırılgan, ve daha gelişme aşamasındaki bu fiilî birliğinin yalnızca genel siyasi konumlanışa dair değil, sokaktaki günbegün mücadelelere dair de önemli bir tarafı var. Yine banliyö isyanlarını konu edinen Gerçek gazetesi yazıları kent yoksullarının sokak muharebelerinde faşistleri yenilgiye uğrattığını belirtmiş ve bunun banliyö gençliğinin sokak şiddeti konusundaki mahareti ile doğrudan alakalı olduğunu hatırlatmıştı. Son eylem dalgası, özellikle 17 Ekim, bize bu sokak şiddeti kapasitesini bir kez daha hatırlattı.
17 Ekim’de, sendikaların hesabına göre ülke çapında 500 bin kişinin katıldığı, yani lise eylemleriyle başlayan dalganın en kitlesel eylem gününde devlet güçleri ile halk arasındaki sokak savaşı eşine az rastlanır bir şiddetle cereyan etti. Burada önemli olan, artık neredeyse vaka-i adiyeden olan polis şiddeti kısmı değil, kitlenin bu polis şiddetine verdiği cevap. Çarpıcı biçimde, bizim saptayabildiğimiz kadarıyla en az beş şehirde, Marsilya’da, Bordeaux’da, Lyon’da, Lille’de ve Limoges’da eylemciler iktidarı temsil eden çeşitli binalara girmeyi başardı. Marsilya’da halk belediye binasına girerken, Bordeaux’da valinin lojmanı içeri girmeyi başaran eylemciler tarafından tahrip edildi. Paris’te ise eylemciler birkaç defa, doğrudan Cumhurbaşkanlığı binasına, yani Elysée Sarayı’na ulaşmaya çalıştı fakat başarısız oldu.
Yazının başında andığımız, son yıla yayılan çok sayıdaki eylem dalgasında, doğrudan devlet dairelerinin hedef alındığı, tabiri caizse Cumhurbaşkanlığı sarayının basılmaya çalışıldığı hamlelere yalnızca 2018-19’daki Sarı Yelekliler eylemlerinin ilk birkaç haftasında rastlamıştık. Fakat Sarı Yelekliler de çeşitli devlet binalarına yönelmiş, ama eğer biz yanılmıyorsak hemen hemen hiçbir zaman başarılı olamamıştı (küçük kent ve kasabalarda yaşanan ve bizim gözümüzden kaçan vakalar olabilir). Şimdi, tek bir gün içinde, Fransa’nın en büyük üç şehrinin ikisi ve en büyük on şehrin dördü dahil olmak üzere beş ayrı yerde devlet dairelerinin kısa süreyle işgal edilmesi, yağmalanması ya da ateşe verilmesi tam anlamıyla bir ilk.
Sokaktaki şiddetin değişen boyutu, sadece hedef alınan ve sembolik denebilecek devlet dairelerinden ibaret değil. Fransa’da yaşanan sokak savaşlarında, Sarı Yeleklilerin ilk haftaları dışında belki de ilk kez, 17 Ekim’de halk polise karşı çok ciddi başarılar elde etti. Elbette henüz sokak savaşlarını kazanmaktan söz edilemez, fakat tekil sokak muharebelerinde, görülmedik sıklıkla kolluk kuvvetleri taş ve şişe yağmuru altında, ve halkın taarruzu karşısında geri çekilip bazı sokakları terk etmek zorunda kaldı. İnternette hızla yayılan, Marsilya’daki bir sokak çatışmasının görüntüsü bunun çarpıcı bir örneği. Tekil çatışmaların ötesinde de, kolluk kuvvetlerinin bir dizi durumda sokakların kontrolünü kaybeder hale geldiği, bolca kullanmalarına rağmen halkı yıldırmaya yetmeyen gaz bombalarının bazı şehirlerde tehlikeli biçimde azaldığı da basına yansıdı. Tam da bu sebeple, Marsilya’da, üzerlerinde makineli tüfekler bulunan askerî araçlar ve Paris’te sokak çatışmalarında uzmanlaşan özel birlikler, polisin düştüğü zor durum ortaya çıktıktan sonra 17 Ekim günü içinde devreye sokuldu.
Bu aşamada hâlâ eylemlerin nereye evrileceğini dakik biçimde söyleyebilmek mümkün değil. Hareketin karşı karşıya bulunduğu tehlikeler birden fazla. Daha önce birkaç defa yaşandığı üzere, büyük bir güçle başlayan eylem dalgası, polis şiddetini siyasî manevralarla birleştiren Fransız devletince sönümlendirilebilir. Dahası, şiddet metotlarını daha yaygın şekilde kullanan bu eylem dalgası, yenilmesi halinde kendisinden intikam almak için hazır bekleyen faşistlerin ve ön-faşistlerin karşı hamlesini de tetikleyebilir. Fakat riskler bir yana, Fransa’nın son on yıldır beklediği birlik ilk kez vücut bulmaya başladı. Banliyölerin gençliği ile işçi sınıfının birbirine el uzatacağı o büyük ittifakın oluşmasında kritik bir eşik artık aşıldı. Bu birliktelik muhafaza edilebilir ve ilerletilebilirse, Fransa’nın emekçi halkı yıllar sonra düşmanın bileğini yere getirebilir.