Anladığını anlatmayan alçaktır!

Sungur Savran 19 dk okuma
Sungur Savran

Bugün 5 Kasım 2026 günü bendeniz tam tamına 80 yaşındayım. Böyle sembolik bir yıldönümünde daha genç kuşaklardan yoldaşlarıma, arkadaşlarıma, okurlarıma bazı şeylerden söz etmek geliyor içimden. Sevdiklerime, dar anlamda aileme ve yakın dostlarıma anlatacağım çeşit duygulardan değil elbette. Onları sevdiklerimle paylaşacağım. Ama bizim gibi kişisel mutluluğunu ait olduğu toplumun, hatta bütün insanlık ailesinin geleceğine bağlamış, o ailenin çalışan yaştaki mensupları insanca çalışma koşulları yolundaki mücadelede başarı kazandığında gurur duyan, o ailenin tenceresi kaynadıkça sevinen, o ailenin çocukları kızıyla erkeğiyle iyi eğitildiği zaman kıvanç duyan, o ailenin yaşlıları hayat boyu genç kuşaklara verdiği emeğin hak ettiği bakıma kavuştuğunda huzur duyan insanlar, kendi hayatlarındaki bu tür büyük dönüm noktalarını işte tam da o aileyle paylaşarak anlamlandırırlar. Bunda şaşıracak hiçbir şey olmamalı. Tersi tuhaf olur.

Doğanın bana bahşettiği uzun yaşama olanağı bana başkalarının aynı derecede talihli olmadığını gördükçe çok sık acı verdi. Kendi kuşağımdan ortak çalışmalar yaptığım ama yaşı benden küçük arkadaşlarımın benden önce bu dünyadan ayrılmaları hep bir isyana yol açtı içimde. Bu tür bir isyan duygusunun elbette çok derinlere giden bir nedeni var. Birçok okurum biliyor ama bilmeyenler mutlaka vardır: Benden iki yaş büyük ağabeyim Can Savran daha 23 yaşında, tam da 1968 yılında, Antalya’nın bir köyünde ağaların zorbalığına karşı toprakları için direnişe geçen yoksul köylülere destek için ODTÜ Öğrenci Derneği’ne gelen talep üzerine bir grup devrimci öğrenciden biri olarak gece yarısı kırık dökük bir araba ile yola çıktıktan sonra büyük bir kaza geçirip hayatını yitirdiğinden bu yana, genç yaşta hayatını yitirenler bana büyük acı verir, eşitsizliklerle örülü bu dünyanın bir de bu tür bir adaletsizlikle örülmüş olduğunu görmek beni isyan duygusuna sevk eder. Böyle bir gençlik deneyiminden gelen biri olarak 80 yaşımın, hele hele çok dinç ve sağlıklı girilmiş bir 80 yaşın değerini çok, hem de çok iyi biliyorum.

Marksizm

Ağabeyimin ölümü beni hızla devrimciliğe yönlendirdi. Daha önce, hem çok erkenden içinde yaşadığımız kahrolası dünya düzenine karşı çok köklü eleştirilerim birikmiş durumdaydı. 13 yaşında felsefi anlamda materyalist olmuş, her tür mistisizmden kopmuştum. 14 yaşında milliyetçiliğin bizi nasıl insanlık ailesinden kopardığını kavramıştım. 15 yaşında bugün yücelttiğimiz aile formunun gelecekte insanlığın ihtiyaçlarına karşılık vermeyeceği fikri kafamda sağlam biçimde yerleşmişti. Ama Marksizme adımımı ancak ağabeyimin ölümünden sonra, 22 yaşında, yani 1968 yılının sonlarında attım ancak. 

Demek ki, 60 yıla yakındır Marksistim. 55 yıldır daha yaşanılası bir dünya için mücadele, hayatımın tartışılmaz şekilde merkezine yerleşmiş durumda. Çocuk büyütmek çok güzel bir şey olmalı, o büyük zevkten fedakârlık yaptım. Bütün çocuklara, hepsi kendiminmiş gibi sahip çıkmayı tercih ettim. Zengin bir aileden gelmiyorum. İlkokul dışında hep burslu okudum. Buna rağmen, çalışma hayatına girdikten sonra hiçbir zaman para biriktirmeye, geleceğime yatırım yapmaya girişmedim bile. Kendime bir iş seçtiğimde, seçimim hep ancak hayatta kalabileceğim bir gelir düzeyinden öteye geçmeyi hedeflemeyen, çalışma saatlerimi hayatımın esas merkezine aldığım mücadeleye zaman ayırabilmek için asgaride tutmayı ilke edinen yönde oldu. Öldüğüm zaman en yakınıma kitaplarımın telif hakkından başka bir miras bırakmayacağım. Belki biraz daha geniş bir insan grubuna daha onurlu, insanlığın daha güzel bir geleceğe kavuşması yolunda karınca kararınca katkı sayılabilecek bir miras bırakmayı başarmışımdır. Bu grubun ne kadar geniş olacağını ancak tarih gösterecek.

Evet, Marksizm teorik ve pratik olarak 25 yaşımdan beri hayatımın merkezinde. Ama dar anlamda politik örgütlenmeye daha geç girdim. Ağabeyimin ölümünden sonra yapayalnız kalmış bir ananın yeniden bir felaketle karşılaşma korkusu içinde yaşamasına yüreğim elvermedi. Bu yüzden bir süre Marksizmin gerektirdiği politik örgütlenme alanından uzak kaldım. Sonra 12 Eylül’le birlikte iki ayrı kuşaktan büyük fedakârlıkla mücadele etmiş sosyalistlerin ezici çoğunluğu politikadan çekilirken ben hızla devrimci örgütlenme çalışmasına ısındım. Demek ki, 45 yıldır, Lenin’in gerçek Marksizmi sahtesinden ayırmak için kullandığı terimle devrimci Marksizm doğrultusunda hem Türkiye’de hem uluslararası alanda devrimci örgütlenmeye katkıda bulunmaya çalışıyorum. 

Başkaları bize Trotskist demeyi, hatta Trotskizmi de Marksizmden ayrı tutmayı bir marifet sayarlar. Biz, Trotskiy’den uzak durmak için devrimci Marksist demiyoruz kendimize elbette. Trotskiy’i Lenin’in ve Bolşevizmin mirasını en sağlam ve tutarlı biçimde savunduğu için Marx, Engels ve Lenin’le birlikte önderimiz sayıyoruz. Ancak, Lenin’den ayrı bir Trotskiy iddiası ya da kavrayışı dost düşman, nereden gelirse gelsin reddederiz. Onun için devrimci Marksistiz. Yani Trotskist olduğumuz kadar, hatta daha da fazla Leninistiz.

Sol liberalizm ve postmodernizme karşı mücadele

Hayatımda Marksizmin ideolojik alanda savunulması bakımından yaptığım en iyi işlerden birinin, başka Marksist dostlarla el ele, 1970’li yıllarda Fransa’dan başlayarak Amerika’ya sıçrayan ve oradan da bütün dünyaya yayılan, Türkiye’ye ise tam 12 Eylül 1980 Genel Kurmay diktatörlüğü döneminde sol ağır bir saldırı altında yaşarken 1980’li yıllarda ithal edilen, Marksizme karşı sol liberal ve postmodern taarruza karşı çok erkenden mücadele bayrağını açmış olmamız olduğu kanısındayım. Bu mücadelenin organı, 1986-1992 arasında Türkiye’nin yüreği solda bütün genç aydınlarının dikkatle izlediği, Türkiye solunun çeşitli akımlarına gönül vermiş aydınların çoğulcu bir tarzda inşaına omuz verdiği 11. Tez dergisi oldu. (Dergi hâlâ zaman zaman “kitap dizisi” olarak anılıyor zira askerî diktatörlüğün yasaklarından kaçınmak amacıyla kendini uzun süre böyle tanıtmıştı.) Kendi önüne koyduğu amaçları bütünüyle yerine getirecek bir karakter taşıdı bu dergi. Onunla yetişmiş, bizden genç kuşaklardan sol aydınlar daima bunu söylediler bize. Ne mutlu!

11. Tez geçmişte Türkiye Marksizminin az başarmış olduğu başka bir şeyi daha başardı: Bu konuda dünya çapında pek az ülkede görülen bir biçimde hem teşhisini erkenden doğru yaptı, hem mücadelesini. Yani mücadelesinin etkisi olmasa bile öngörüsü enternasyonaldi. Yayınının durmasının nedeni 1980’li yıllarda kurulurken önüne koyduğu hedefleri yerine getirememesi değil, 1989’da Berlin Duvarı’nın çökmesi, 1991’de ise Sovyetler Birliği’nin dağılmasıydı. Bugünün kuşakları, 1989 ve 1991 olaylarının dünyada ve Türkiye’de solu nasıl sarstığını, Marksizm konusunda daha önce en ısrarcı tutumu almış olan nice aydın ve partinin onun kazanımlarından nasıl ışık hızıyla ricat ettiğini, umutsuzluğun ve geleceğe inançsızlığın nasıl yayıldığını hayal bile edemezler. Elbette bugün o olayların sol üzerindeki etkisi hâlâ devam ediyor. Ama bugün soldaki bütün kötümserliğe rağmen o zamanki sarsıntı çok daha ağırdı.

Aslında sol liberalizmin ve postmodernizmin yükselişi ile 20. yüzyıl sosyalist inşa deneyimlerinin çöküşü aynı sürecin iki yüzü idi. İkincisi ilkinin maddi altyapısını oluşturuyordu. Bu inşa deneyimlerinin krizi nihai çöküşten çok daha önce başlamıştı ve sol liberalizm ve postmodernizm gibi büyük ölçüde safsataya dayanan düşünce okulları, o krizin Marksizmin ikna ediciliğinde büyük yaralar açmasının düşünce ve ideoloji alanındaki ürünüydü. 

Maddi ve düşünsel alanlardaki bu krize karşılık verebilecek, Marksizmin sol liberalizme ve postmodernizme karşı mücadelesinde ayakta kalmasını, nihai olarak mücadeleden galip çıkmasını sağlayabilecek tek Marksizm akımı kimilerinin “Troçkizm” olarak aşağılamaya çalıştığı, bizim ise devrimci Marksizm olarak güvenle savunduğumuz akımdı. Çünkü 21. yüzyılın sosyalist inşa deneyimlerinin çöküşünü Marksist temelde açıklayabilen tek akım devrimci Marksizmdi.

Sol liberalizm ve postmodernizmle, yoldaşlarımla birlikte son yarım yüzyıla yayılan mücadelemizde bence büyük bir başarı kazanmış olmamızın tarihî teorik arka planı buydu. Ama bunun için var olan teoriyi doğru yorumlamak ve kullanmak gerekiyordu. Maalesef sol liberalizm-postmodernizm kırması bireyci, bencilliği hayatın ana ilkesi yapan düşünsel yönelişe kendine “Trotskist” diyen hareketin içinde bile teslim olan çok oldu. Kimi 1989’da Doğu Avrupa’da liberallerin peşine takıldı. Kimi Sovyetler Birliği’nde kapitalist restorasyonun ortamını adım adım inşa eden Mikhail Gorbaçov’a ve Çin Halk Cumhuriyet’inde piyasa ve özel mülkiyete bütün bir sosyalist inşa toplumunu kuzuyu kurda teslim edercesine kurban eden Deng Şiao Ping’e destek oldu. 

Benim için bu farklılaşmanın sembolik doruğu Temmuz 1989’da, New York’ta birkaç yıl misafir öğretim üyesi olarak ders verdiğim, ABD’nin en sol üniversitelerinden biri olan New School for Social Research öğrencileri, SSCB, Doğu Avrupa ve Çin’deki gelişmeler üzerine bir konferans düzenlediğinde yaşandı. Konferansın kapanış oturumunda iki “Trotskist” konuşmacı karşı karşıya geldiler. Ernest Mandel ısrarla Gorbaçov ve Deng çizgisinin toplam etkisinin olumlu olduğunu savunurken Sungur Savran her iki önderin de ülkelerinde kapitalist restorasyonun yolunu sistematik tarzda açmakta olduklarını ileri sürüyor, bürokratik olarak yozlaşmış olsa da işçi devletlerinin varlığını savunmanın Marksistlerin görevi olduğunda ısrar ediyordu. Savran bu sözleri söylerken Ernest Mandel dramatik bir jestle iki elini başının iki yanına yerleştirip “bu ne felakettir” tepkisi verdi. Aradan sadece iki yıl geçtikten sonra felaketin Savran’ın sözlerinden değil Mandel’in desteklediği kapitalist restorasyon süreçlerinden doğduğu yadsınamaz biçimde görülecekti!

Özgür Gündem köşe yazarlığı

Genç kuşaklar bilmez, onun için çok kısaca da olsa yazmak görevim. 1990’lı yıllarda bir yandan yoldaşlarımla birlikte Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nde mücadele ederken bir yandan da Kürt halkının özgürlük mücadelesinde önemli bir rol oynayan Özgür Gündem geleneğini sürdüren basında, adı baskılar dolayısıyla sürekli değişen gazetelerde, Kürt dostlarımızın davetiyle köşe yazarlığı yaptım. 1993 başlarında başlayan bu pratik 2004 seçimlerinde Kürt hareketinin ilk kez seçimlerde bir burjuva partisine (SHP) dışarıdan destek vermesinden sonra sona erdi. Gazeteye gerekçemi açıklayan son bir yazı yolladım ama maalesef, bir aşamada, baskılar dolayısıyla gazetenin tek, evet tek köşe yazarı olarak yazmakta ısrar etmiş bu köşe yazarının gayet efendice yazılmış eleştiri yazısını yayınlamadılar. Orada yaptığımız eleştirilerin doğruluğu 2007’de o dönemin Kürt partisinin eskisinden farklı olarak seçim listelerinde Marksistlerin yerine artık liberalleri aday göstermesiyle bütünüyle doğrulandı. Sonra uzun bir süreç sonunda bugüne, Kürt hareketinin içinde Marksizme cepheden taarruz eden bir teorik pozisyona kimsenin itiraz etmediği, istibdad ile el ele, gerici uluslararası projelerin gerçekleştirilmesi hedefine dayanan bir sözde açılım sürecinin ana doğrultu haline geldiği bir aşamaya ulaştık.

Bütün bunlara rağmen yoldaşlarım ile birlikte biz Kürt halkının sömürgeci devlete karşı özgürlük mücadelesini doğru yoldan yürüten kadro ve partilere daima destek vermeye devam edeceğiz.

Parti ve Enternasyonal

21. yüzyılda Marksist olan kuşaklar Marksizmin neredeyse 200 yıla yaklaşan tarihini, birörnek, hep aynı kalan bir gelişme gibi görmekten vazgeçmeliler. Marksistler başlıklı iki ciltlik kitabımda 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçilirken, yüzyıl dönümünde, bir yandan kapitalizm emperyalist aşamasına yükselirken bir yandan da Marksizmin kendi içinde derin bir çatlak doğduğunu berrak biçimde anlatmaya çalıştım. Marksizm tam dünya işçi hareketinin ve ezilen insanlığın (ezilen ırklar veya halklar, ezilen dinsel gruplar, kadınlar, eşcinsel ve translar vb.) kurtuluş programı olarak yerleştiğinde kendi içinden ağır bir darbe aldı. Kurucular ikirciksiz biçimde proletarya enternasyonalizmine bağlı iken, Kautsky’ler, Bernstein’lar, Plehanov’lar ve her ülkedeki fikir arkadaşları, her bir emperyalist ve giderek ezilen ülkede milliyetçi ideoloji ve çıkarların sözcüsü haline geliyordu. Uluslararası devrimci işçi hareketi, 20. yüzyılın ilk yarısında önce Avrupa’nın bütününde, sonra Büyük Ekim Devrimi’nin topraklarında enternasyonalizm sınavından sınıfta kaldı. İlkinde Lenin, ikincisinde Trotskiy dünya devriminden kopuşun karşısında devrimci Marksizmin programını ayakta tutmaya giriştiler. Bu iki uğrağın (yani İkinci Enternasyonal’in reformistleşmesi ile Sovyetler Birliği’nin 1930’lu yıllarda bürokrasinin sultası altına girmesinin) birbirinden koparılması yanlıştır. İlkine karşı Lenin, ikincisine karşı Trotskiy’in verdiği mücadele, proletarya enternasyonalizmini ayakta tutmaya çalışan bir ve aynı mücadeledir. Sadece farklı koşullarda, milliyetçiliğin Marksizmin saflarına sızmasının farklı kaynaklarına karşı verilmiştir.

Demek ki, 19. yüzyılın kuruluş çağından sonra 20. yüzyılda gerçek Marksistler aynı zamanda Marksizmin kendi içindeki milliyetçi kurda karşı savaşmak zorundaydı. 21. yüzyılın Marksizmi için sorun ise 20. yüzyılın milliyetçi yozlaşmasının sonucunda Marksizmin, özellikle 20. yüzyıl sosyalist inşa deneyiminin çökmesinden dolayı yeniden liberalizme, postmodernizmin kimlik politikasının ima ettiği bencillik çağına, bireyciliğe karşı bir bakıma kadim Yunan efsanesindeki Sisifos gibi taşı sürekli yeniden ve yeniden dağın tepesine çıkarma kavgasıdır. 

İşte bu yüzdendir ki, bizim, yoldaşlarımla birlikte, Özgürlük ve Dayanışma Partisi uğrağından geçtikten sonra 1990’lı yılların başından itibaren giriştiğimiz devrimci bir proletarya partisi inşası çabası, daima Marksizmin teori ve programının savunulması zemininde yürütüldü. Bu, 19. yüzyılda söylenenleri biteviye tekrarlamaktan başka bir şeydi. Önce milliyetçiliğin, sonra kimlikçilik ve bireyciliğin darbeleri altında tanınmaz hale getirilmiş bir teori ve programı devrimci ve enternasyonalist temellerde yeniden ayağa kaldırma ihtiyacı yakıcılığıydı bunun temeli. O yüzdendir ki yoldaşlarımla birlikte inşasına sabırla giriştiğimiz partinin bütün teorik yayınları kendi içlerinde, bir parti organı olmayan 11. Tez’in emaneti olan sol liberalizme ve kimlik politikasına karşı mücadelenin Türkiye’deki esas taşıyıcısı oldular. Bunun ters yüzü şu anlamı taşıyor: Aslında bütün Marksistlerin görevi olan bu spesifik mücadeleyi devrimci Marksistler, en çok da ismiyle müsemma Devrimci Marksizm dergisinde üstlenmiş oldular.

Bu derginin (Devrimci Marksizm’in) ilk sayfasında 20 yıl ve 63 sayı boyunca Lenin’in bir özdeyişi yer aldı: “Devrimci teori olmaksızın devrimci bir hareket olamaz.” Yer aldı çünkü dergi aslında bir devrimci proletarya partisi inşası görevine destek olması gereken düşünsel faaliyetin organı olarak tasarlanmıştı. Esas olan partiydi. Bu partinin, yani Devrimci İşçi Partisi’nin kuruluş süreci ise yaklaşık 20 yıl önce (2007) o dönemlerde Türkiye’nin en mücadeleci sendikalarından olan bir sendikanın genel merkez toplantı salonunda ilan edildi. Bu kuruluş süreci ise tam tamına bundan 15 yıl önce (2011) tamamlandı. 1980’li yıllarda devrimci politikaya girdiğim aşamadan bu tarihe kadar yoldaşlarımla birlikte yaşadığımız çeyrek yüzyıl, en doğru biçimde bir “çölden geçiş” olarak tanımlanabilir. Bu çeyrek yüzyıl içinde önce 12 Eylül Genel Kurmay darbesi Türkiye’de sosyalist hareketi onlarca yıl geri savurmuştu. Ardından 20. yüzyıl sosyalist inşa deneyimlerinin çöküşü bütün dünyada Marksizmi ağır darbeler altında geriletmişti. Yaprak kıpırdamadığı söylenebilecek bu çeyrek yüzyılın sonunda yoldaşlarımla birlikte henüz boyutları bakımından alçakgönüllü olan ama sanayi proletaryası başta olmak üzere işçi ve emekçi sınıflar içinde yaptığı başarılı çalışmalar gözle görülen başarılar kazanmış bir devrimci partiyi ortaya çıkarmak, sanırım çölden geçişimizin başarılı olduğunu gösteriyor.

Devrimci İşçi Partisi’nin alçakgönüllü olduğunu söyledim ama özel bir alanla sınırladım bunu: “boyutları bakımından alçakgönüllü” dedim. Yoksa partimiz Türkiye coğrafyasında da, Batı Asya (yani Ortadoğu) devrimi açısından da, dünya devrimi hedefinde de elbette iddialı bir partidir. Zira Marksizmin iki yüzyıllık sapasağlam müktesebatına yaslanıyor, kadrolarını bu doğrultuda yetiştiriyor, mücadelesini en büyük devrimci potansiyele sahip sınıfın, proletaryanın bağrında sürdürüyor, artık sadece boyutları alçakgönüllü bir işçi partisi karakteri taşıyor. Bu bana geleceğe umutla bakma cesareti ve sevinci veriyor.

Ama biz Marx’ın, Lenin’in, Trotskiy’in öğrencileri olarak ulusal ölçekte bir partiyi inşa etmekle yetinemeyiz. Bu yüzden parti daha kurulmadan önce başlayan bir çaba içinde devrimci bir Enternasyonal’in, Lenin’in kurduğu Komünist Enternasyonal’in cisimleştirdiği tarzda bir dünya partisinin kurulabilmesi ve partimizin onun içinde yer alabilmesi için sınırlı gücüne rağmen taş üstüne taş koymaktan bir an için bile geri durmuyor. Açık konuşmak gerekir: Marksizmin bu kadar geri düştüğü bir zaman diliminde bir dünya partisinin ön biçimlenmesi bile olabilecek karakterde Enternasyonal bir hareketin var olması kolay kolay beklenemezdi. Böyle bir gelişmenin yaslanabileceği bir program ve oraya buraya dağılmış bazı unsurlar mevcut. Ama süreç uzun ve sancılı olacağa benziyor. Doğanın ve insanlığın tıp alanındaki kazanımlarının sayesinde bundan sonra da bu alanda da çalışmaya devam etmek görevim. Ama gelecek hakkında esas umudum elbette bizim partimizde ve dünyanın çeşitli kıtalarında sabırlı ve sebatkâr bir devrimci inşa çabasını sürdüren daha genç kuşaklardan enternasyonalist devrimcilerin kararlılığını görmekten kaynaklanıyor.

Devrimci İşçi Partisi’nin bu alanda sayısız biçim alan çabalarının en çarpıcı örneği, teorik dergimiz Devrimci Markszim’in on yıldır bir de Revolutionary Marxism adı altında bir İngilizce yıllık yayınlıyor olmasıdır. Şimdi derginin Türkçe aslının 20., İngilizce uluslararası edisyonunun 10. yıldönümünde, bir de İspanyolca (ve yarın aynı zamanda Portekizce) edisyon yayınlamaya başladık: Marxismo revolucionario. Neden İspanyolca da mesela dünyanın birçok ülkesinde hâlâ “lingua franca” karakteri taşıyan Fransızca değil? Çünkü devrimci bir Enternasyonal kurma çabasına katkıda bulunması bakımından en büyük potansiyele sahip coğrafi bölge, halkların büyük çoğunluğunun İspanyolca ve Portekizce konuştuğu Latin Amerika! İşte size stratejik planlamaya dayanan bir parti ve Enternasyonal inşası örneği! 80 yaşında geleceğe nasıl güvenle bakmayayım?

Biz devrimci Marksistler bütün hayatımızı emperyalizmin ve tek tek ülkelerde burjuvazinin iktidarını devirmek ve bütün insanlığın sağlıklı, başı dik ve özgürce yaşayacağı bir toplumu yeryüzünün her yerine yaymak için örgütleriz. Ben ilk Marksist olduğum dönemden beri, yani 60 yıldır, değişik aşamalarda birçok farklı yabancı dili (ve bizim toprakların bir başka dilini, yani Kürtçeyi) bu yüzden öğrenmeye giriştim. Kiminde sonuca ulaştım, kiminde yarım kaldı girişimim asıl çalışmaların yoğunluğundan. Burada anlatmak istediğim, Marksistin nasıl hayatının merkezine dünya devrimini koyduğu ve daima ona hazırlandığıdır.

Geleceğe ilişkin raporumdur

Bir insanın 80. yaş günü gibi sembolizm dolu bir gününde hayata ve mücadeleye dair düşünce ve deneyimlerini yoldaşlarıyla, arkadaşlarıyla, okurlarıyla paylaşması, katiyen istifasını verme, defteri kapatma, devrimcilikten emekli olma niyeti gibi düşünülmemeli. Tam tersine. Bu kısa bilanço, önümüzdeki Beş Yıllık Plan için verileri bir araya getirerek gerçekçi adımlarla devrime destek olmaya devam etme işine yarasın diye yapıldı.

Parti ve Enternasyonal mücadelesi ölene kadar sürer. Bu görevin en asli yönüdür. Planlama bunu her zaman bir varsayım, bir sabite olarak almak zorundadır. Şu ya da bu şekil altında, şu ya da bu görevlerle yüklü olarak inşa çabasına katkı çabam elbette son güne kadar devam edecek. Bu görevlerin konuşulacağı yer şimdilik partidir, Devrimci İşçi Partisi’dir. Daha sonra, kim bilir talih bana doğa kadar cömert davranırsa yıllar sonra ilk adımlarını atmaya başlayacağımız Enternasyonal olacaktır. Enternasyonal dedik yukarıda, dünya partisi diye de ekledik. Bir parti bir dünya partisinin kurulmasına da katkıda bulunarak onun üyesi haline geldiyse elbette sağlam tüzük garantilerine bağlı bir ast-üst ilişkisi içinde, dünya partisi ulusal partinin üzerinde belirli yetkilere sahip olacaktır. O zaman benim görevlerimin saptanmasında da kısmen ulusal partim Devrimci İşçi Partisi, kısmen de daha üst düzey çalışmalar açısından dünya partisi ya da onun ön biçimi olarak kuruluş halindeki Enternasyonal yetkili olacaktır. 

Ben şimdi arkadaşlarımla ve okurlarımla bu hasbıhal içinde teorik alanda önümüzdeki kişisel Beş Yıllık Plan’da neler var, onu konuşmak istiyorum. Dikkat edilecek olursa bu sefer “yoldaşlarımla” demedim çünkü zaten bütün bu kararlar partim ile birlikte, onun disiplini altında verilmiştir.

Bir kere, doğal olarak hayatımın (en azından şimdilik) en önemli eseri olarak kabul ettiğim Türkiye’de Sınıf Mücadeleleri kitabının üçüncü cildi, hedeflediğim gibi bu senenin sonuna yetişmese bile 2026-2027 yayın yılına mutlaka yetiştirilecektir. Araya beni çok heyecanlandıran bir sürpriz kitap girebilir ama madem güzelliği biraz da sürpriz oluşunda, bırakalım okurlarım onu çıktığında duymuş olsunlar.

Türkiye’de Sınıf Mücadeleleri’ne, özellikle birinci cildine eşlik eden Bir İhtilal Olarak Millî Mücadele’de ele alınan çeşitli temaların arasında en önemlisi olarak bu dönemde işgale karşı mücadelenin kendi içindeki sınıfsal yarılma ve mücadeleler konusunda bir dizi yeni bilgiyi okurlara sumanın uzak olmayan bir gelecekte mümkün olacağını umuyorum.

Bunun ardından Türkçede malzemesi az çok hazır olan üç kitabı tezgâha almayı planlıyorum. Sadık okurlarımın bildiği gibi bütün dünyanın burjuvazisi yeni “Milenyum”u ideolojik havai fişekleriyle, hak edilmemiş bir zafer sarhoşluğunun nar’aları kıvamında bir “tarihin sonu” sloganıyla karşılarken hem partim hem ben iki şey yaptık: Bir yandan 20. yüzyıl sosyalist inşa deneyimlerinin neden çöktüğünü ve bu çöküşün neden bir bütün olarak sosyalizmin sonu olmadığını, yani çöküşün Marksist sosyalizm programının uygulanmasının değil uygulanmamasının sonucu olduğunu anlattık; bir yandan da kapitalizmin kendisinin, sol liberalizm-postmodernizm ikilisince yüceltilen “küreselleşme” sürecine ilişkin şaşkın “durdurulamaz ve geri döndürülemez bir süreç” iddiasının yanlış olduğunu, tam tersine bu dönemin kendi içinde 20. yüzyılın 30’lu yıllarının Büyük Depresyonu’na benzer bir sürecin bütün tohumlarını taşıdığını ileri sürdük.

Sonra 2008 geldi. O yıl yaşanan “Küresel Finansal Kriz”, zaten öngördüğümüz büyük depresyonun açılış salvosu oldu. (Devrimci Marksizm dergisinde yoldaşlarımla birlikte bu yeni büyük depresyonu, biri 19., öteki 20. yüzyılda yaşanan iki büyük depresyondan sonra “Üçüncü Büyük Depresyon” olarak niteledik.) 

Bütün bunları daha önce yayınlanmış iki kitapta ele aldığımı birçok okur hatırlayacaktır. Önce Kod Adı Küreselleşme: 21. Yüzyılda Emperyalizm kitabı “küreselleşme” efsanesini teşhir etti, küreselci ideolojinin sınıf temellerini ortaya koydu. Ardından Üçüncü Büyük Depresyon: Kapitalizmin Alacakaranlığı kitabı ise yaşananların dünya kapitalizminin, “tarihin sonu” sloganında ifadesini bulan “nihai zafer”den nasıl uzak olduğunu anlattı. Asıl kalıcı çöküş ihtimalinin kapitalizm için geçerli olduğunu gösterdi.

Demek ki, 2008’den bu yana içinde yaşadığımız dönemin ekonomik özellikleri iki ayrı kitapta incelenmiş bulunuyor. Şimdi sıra 2008 ile açılan bu yepyeni dönemin siyasi olaylarının analizinde. Elbette bunları ben ve partim yaşandıkça analiz ettik. Ama şimdi üç ayrı konuyu daha önceki hazırlığımızın da yardımıyla kitap boyutunda ve belirli bir bütünlük içinde okurlarımıza anlatmayı hedefliyorum:

  • 20. yüzyılın sosyalist inşa deneyimlerinin, yani Doğu Avrupa, Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti’nde kapitalizmin geri gelişinin (restorasyonunun) tarihî ve sınıfsal temelleri ve bu süreçlerin bugünün genel konjonktürüne etkileri. Genellikle yapıldığı gibi bu ülkelerin sosyo-ekonomik ve politik düzenleri sanki kendiliğinden çökmüş gibi davranmayacağımız, çöküşe yol açan birtakım sosyal güçlerin var olduğu Marksizmin metodu bakımından apaçık olduğuna göre bu kitabın, örneğin Sovyetler Birliği’ni Kim Yıktı? türü bir başlık taşıyacağını da şimdiden belirteyim.
  • 2008’den bu yana, hatta daha öncesinden başlayarak hem Türkiye’de hem elimizden geldiği ölçüde dünyada solu, hakkında uyarmaya çalıştığımız yükselen 21. yüzyıl faşizminin ana özellikleri, sınıfsal temelleri ve geleceğine ilişkin öngörüler.
  • 21. yüzyıl devrimlerinin iniş çıkışları, sınıf karakteri, vaadleri ve zaafları.

Daha önce yayınlanmış kitaplarımız ile bu üç kitabın birlikte büyük devrimci ve karşı-devrimci mücadelelerin yaşanacağı kesin olan günümüze sosyalizm doğrultusunda mücadelelere ışık tutacağını umuyorum.

Bunların yayına hazırlanmasından sonra iki ciltlik Marksistler kitabına, biri 20. yüzyılda uluslararası alanda Marksizmin gelişmesine damga vuran bir dizi düşünür ve siyasi şahsiyeti, öteki ise Türkiye’nin 20. yüzyılda öne çıkan Marksistlerini ele alacak iki yeni cildi ekleme niyetim var.

Yukarıda anlatımımı “Türkçe” ile sınırlamıştım. Şimdi yabancı dile, esas olarak İngilizceye geçiyorum. Bu yazıyı okuyanlar arasında büyük çoğunluk eskiden İngilizce yayınlanan dergilerde çıkan bir dizi yazımın yanı sıra 2024’te kalem yoldaşım E. Ahmet Tonak ile birlikte Marx’ın Kapital’inden yola çıkan, birlikte ya da ayrı ayrı yazılmış yazılarımızın yer aldığı bir kitabın Amerika’da yayınlanmış olduğunu biliyordur.

Yakında, yine Tonak’la birlikte Kapital’in yeni Princeton basımının Önsöz ve Giriş yazılarında Marx’ı postmodernizmin Prokrüst yatağına yerleştirmeye çalışan iki yazarın ne anladıkları ne önemini kabul ettikleri bir kitaba önsöz yazma cesaretini gösterdikleri için eleştirildikleri bir makalemize Çin’de yayınlanan World Review of Political Economy dergisinde yer verildi. Bu yıl bitmeden Küba’da Temas (yani Temalar) başlığını taşıyan bir dergide İspanyolca olarak “Marksizmin Vazgeçilmezliği” başlıklı yeni bir çift yazarlı makalemiz yayınlanıyor. Bu yazı daha sonra 2027 baharında başka yazılarla birlikte, muhtemelen Amerika’da İngilizce bir kitap olarak basılacak. Bu yoğun faaliyette amacımızın enternasyonalist bir yaklaşımla sol içinde Marksizmin, özellikle de Kapital’in önemini tanıtmaya ve hatırlatmaya dönük olduğu, yayınların yapıldığı ülkelerden dahi anlaşılıyordur.

Buna, umuyorum 2027 içinde, bu sefer başka bir yayıneviyle, Brill ile imzalanmış bir sözleşme temelinde bu sefer tek yazarlı olarak General Theory of the Modern Age (Modern Çağın Genel Teorisi) başlığını taşıyacak bir kitabı ekleyebileceğimi umuyorum.

Başka birçok proje var. Ama geleceğe nasıl bakıyor olduğum şimdiden anlaşılmıştır sanırım.

“Anladığını anlatmayan alçaktır”!

Yazının başlığını burada alt başlık olarak yeniden yazdım. Bu sefer tırnak içinde çünkü söz benim değil Nâzım’ın, o büyük komünist şairin. Az bilinen “Şaban oğlu Selim ile Kitabı” başlıklı şiirinden. Okunması kuvvetle tavsiye edilir. En azından gerçek Nâzım’ı tanımak için ilaç gibidir. Bütün Şiirleri kitabında tam 10 sayfa yer tutuyor. Burada elbette özetlemek zorundayız.

Şaban oğlu Selim 1940’lı yıllar İstanbul’unun Beykoz ilçesindeki “cam fabrikası”nda (sonradan “Paşabahçe Şişe Cam” olarak ün salacak, hem 1960’lı hem de 1990’lı yıllarda büyük mücadelelere sahne olacak) işçidir. Ya onun “kitabı”? Nâzım hapistedir, kitabı üstü kapalı anlatmak zorunda hissediyor kendini Bölüm 4’te “Kitap” başlığı altında:

“Kitap rüzgâr olmalı, perdeyi kaldırmalıdır,

kitap kanber tayı olmalı Şah İsmail’in

                                   seni sırtına alıp

                                   devlerin üstüne saldırmalıdır.

 

Devler kale kapısında

Devler yedi başlı ve simsiyah dururlar…

Onları mutlaka yeneceksin.

Bir duvar yıkılacak 

                        Bir bahçeye ineceksin…”

 

Böyle bir kitap buldu Selim:

Kara kara yazılar

                        beyaz kâat üstünde.

Büyücek bir el kadar

                        kırk yapraklı bir kitap…

 

Henüz anlamadınız muhtemelen hangi kitap olduğunu. “Nâzım Yirmi Birinci Yaprak” başlıklı Bölüm 6’da da kitaba dönüyor. Bu bölümden sadece bir mısrayı alacağız: “Hürriyetin ilk şarkısı anlamaktır.” Yazımızın başlığına ilk açılımı yaptık.

Sonra “Kırkıncı Yaprak” Bölüm 8’e geliyoruz. Okuyalım:

“Gelirken dünyaya kanla, ateşle,

çağırdılar yedi kat yerin altından

mezarlarını kazacak olanları…”

 

Bu kırkıncı yapraktır.

Selim kapadı kitabı.

Anladığını anlatmayan alçaktır…

 

Anladınız mı kitap hangisi? Haydi bir ipucu daha verelim: şiirin Bölüm IX’unda, yani sonunda, Selim’i Sultanahmet Cezaevi’nde “ayaklarının üstüne basamıyor/ve sol gözü kan içinde” buluruz.

Anlamayan hâlâ varsa söyleyelim: “büyücek bir el kadar kırk yapraklı bir kitap” Komünist Manifesto’dur!

Selim kırkıncı yaprakta kapitalizmin sonunda “mezar kazıcıları” ile karşı karşıya geleceğini okuyunca ne demiştir? “Anladığını anlatmayan alçaktır…”

Ben Komünist Manifesto’yu ilk ne zaman okudum bilmiyorum. 80 yıllık hayatımda şimdiye kadar mutlaka bir on kez okumuşumdur. Ara sıra da şu ya da bu bölümüne bakıp hakkında yazmışımdır. 

Ama ilk okuduğumdan bu yana ben de tam tamına Selim gibi hissettim. Manifesto’nun içindeki dünya kavrayışının yazıyla, konuşmayla, her yoldan anlatılması ihtiyacı bütün benliğimi sardı. 60 yıla yakındır o yüzden hem okuyorum, hem yazıyorum, 55 yıldır o yüzden pratik mücadelesini veriyorum, 45 yıldır o yüzden en önemli aracı olan partiyi ve dünya partisini kurmak için dur durak bilmeden çalışıyorum.

Anlayıp anlatmayan alçaktır, böyle bilinsin!

Karl Marx marksizm işçi sınıfı insanlığın kurtuluşu Nazım Hikmet Komünist Manifesto Devrimci Marksizm