Fransa’da kent yoksullarının isyanı (3): Faşizm ve ön-faşizm tetikte

Fransa3

Fransa’daki bu büyük tarihsel kırılma noktasına en hazırlıklı giren siyasi güç faşizmdir. Bir yandan ön-faşist Marine Le Pen ve partisi RN, Üçüncü Büyük Depresyon şartlarında son 15 yılı neredeyse kesintisiz biçimde büyüyerek geçirdi. Başta kuzey Fransa’nın proleter bölgeleri olmak üzere, tarihsel olarak Fransız Komünist Partisi’nin (PCF) tabanı olan işçi sınıfını (solun aymazlığını da avantaja çevirerek) yavaş yavaş yanına çekti. Başta “périphérique” diye anılan, yani büyük şehirlerin ötesinde kalan bölgelerde küçük burjuvaziyi kendi etrafında topladı. Dahası, yıllara yayılan sistematik bir “dédiabolisation” yani “öcü gibi görülmeme” operasyonu ile, bir zamanlar Le Pen’e karşı hem sandıkta hem sokakta birleşmeye hazır olduğunu 2002 seçimleri başta olmak üzere göstermiş güçleri, kendisinin de “herhangi bir parti” olduğuna ikna etti. Partisinin yaşadığı kriz dönemlerini de başarıyla atlattı. 2017’de Le Pen’in sağ kolu (ve partideki Avrupa Birliği karşıtı kanadın temsilcisi) Florian Philippot RN’den (o zamandaki adıyla FN) kopup kendi partisini kurdu, 2022’de, Le Pen’e rakip ikinci bir ön-faşist lider ve parti Eric Zemmour şahsında (muhtemelen Macron’un, faşist oyları bölmek için el altından desteklediği bir operasyonla) ortaya çıktı, ama Le Pen ve RN’in yükselişi sürdü. Bugün ani bir kriz halinde, devrimci bir alternatifin ortaya çıkmadığı şartlarda, Macron’un krizinden faydalanıp iktidara gelmesi en olası güç Le Pen ve RN’dir.

Nail cinayeti ve sonrasında gelişen kısa süreli isyanın yarattığı kriz, faşist kamptaki bir dizi gücün de hamle yapmasına olanak sağladı. Faşist kamp ifadesini özellikle kullanıyoruz. Zira harekete geçen sadece Le Pen’in partisi RN değil, bu kamptaki bir dizi irili ufaklı güç. RN’in yaptığı, temel olarak Macron’dan uzaklaşan kitlenin kendi arkasında toplanmasını kolaylaştıracak bir pozisyon almak oldu. Hem Macron’un hem de yakın geçmişte (Jacques Chirac ve Nicholas Sarkozy dönemlerinde) iktidarda olan LR (Cumhuriyetçiler) partisinin, göç ve güvenlik politikaları ile bu krizde sorumluluğu olduğunu vurguladı, yani kendisini sağdaki partiler arasında bu krizden sorumlu olmayan tek güç olarak konumladı. Ama bunu yalnızca düşük tonda açıklamalarla, neredeyse ılımlı biçimde yaptı. (Buradaki nispi ılımlılık kimseyi yanıltmasın, Mussolini de iktidara gelmeden önce, kendi partisinde yaşanan hizipleşmede “ılımlı” kanadın başını çekmiş, hatta sosyalistler ile bir ateşkes imzalayacak kadar taktik esneklik göstermişti). Bir anlamda, kendisi bir hata yapmadığı sürece bu mevzunun Macron’a zarar verirken kendisine olan desteği arttıracağını bildiği için, sessizce krizin RN’in yelkenlerini şişirmesini izlemeye koyuldu. İsyan sonrası yapılan ilk kamuoyu anketlerinde, Marine Le Pen yüzde 37 destek oranıyla ilk sırada bulunuyor.

Ama harekete geçen sadece RN değildi. Çoğu yalnızca bir şehirde örgütlenen bir dizi açıktan faşist örgüt, isyanı zor yoluyla bastırmak için milisleriyle sokağa indi. İsyanın ilk günlerinde, faşistlerin Telegram kanallarında “10 bin kişiyle Paris’i yeniden fethedelim” çağrısı dolaşmaya başlamıştı. Bu ilk çağrı karşılıksız kaldı ve Paris’e faşistlerin çıkarma yapması söz konusu olmadı. Ama bir dizi başka şehirde yerel faşist gruplar bıçaklarla ve sopalarla isyancı kitleyi dağıtmak için örgütlenmeye başladı. Angers şehrinde, daha önce yasaklanmış olan Alvarium örgütünün (şimdi RED adını kullanan) üyeleri, 30 Haziran’dan itibaren demir çubuklar ve beysbol sopaları ile eylemci avına çıktı. Lyon’da daha önce hükümetin yasakladığı Génération Identitaire’in bu şehirdeki yeni adı olan “Remparts2Lyon”, Chambéry’de ise yine daha önce yasaklanan Bastion Social’in üyeleri, sopalarla sokağa indi.

Bu gelişme en azından üç açıdan önemli. Birincisi, Fransız faşizmi, olası bir isyan durumunda düzenin vurucu gücü olarak ortaya çıkacağını açık biçimde ortaya koymuştur. Yukarıda andığımız örneklerin hiçbirinde polis ile faşistlerin karşı karşıya gelmediğini söylememize gerek yok (bunun kısmî istisnası Lyon, burada faşist milislerinin belediye binasını basmaya çalışması sebebiyle polisin gaz kullandığı söyleniyor, ama bunun sebebinin faşistlerin devlet kurumlarını hedeflemesi olduğu ve saldırının hedefi eylemciler olduğu sürece polis engeliyle karşılaşmadıkları açık). Ama bunun ötesinde, söz gelimi Lorient şehrinde, kendine “groupes anticasseurs” diyen milislerin bizzat polisle birlikte hareket ettiği ve polis eşliğinde ellerine geçirdikleri eylemci gençleri darp ettikleri haberlere yansıdı. Dahası bu “anticasseurs” grupların içinde donanmaya bağlı askerlerin de yer aldığı (Lorient Fransa’nın en önemli askerî limanlarından biri, dolayısıyla bu şehirde yaklaşık 4 bin bahriyeli bulunuyor) raporları sonrası Fransız ordusu soruşturma başlatmak zorunda kaldı. Okur, “anticasseur” ifadesinin çevirisini henüz vermediğimizi fark etmiş olabilir. Çevirmesi güç olan bu ifadenin sözlükteki karşılığını bir yana bırakalım, bunun siyasi çevirisi olsa olsa Mısır devrimine karşı Hüsnü Mübarek’in sahaya sürdüğü ve devrimcilerin üzerine saldığı “baltacılar” olabilir. Fransız baltacıları, sahneye çıkmıştır! Polis gözetimindeki faşist şiddetin ve Fransız baltacılarının ortaya çıkışı anekdotik değildir. Bu aşamadan sonra, her büyük işçi eylemi, her halk isyanı faşist milislerle ve Fransız baltacıları ile mücadele etmek zorunda kalacağını göz önünde bulundurmak ve buna uygun olarak işçi milisleri başta olmak üzere kendi özsavunma aygıtlarını yaratmak mecburiyetindedir. Bunun yapmamak, pasifist hülyalara dalıp “şiddetsizlik” üzerine etik dersi vermek demek, aydınlar post-modernizme iman etti diye halktan İshak peygamber gibi boynunu bıçağa uzatmasını istemektir.

İkinci mesele, yani ön-faşizm ile faşizm arasındaki ilişki, Fransa’nın ötesinde bir önem taşıyor. Bu sebeple okurun bu konuda biraz uzunca bir parantez açmamıza müsaade edeceğini umuyoruz. Gerçek gazetesi, daha dünya solu mezarlıkta ıslık çalarken dahi, inatla ve ısrarla, başta Avrupa olmak üzere dünya çapında faşizmin hızlı yükselişinin altını çizdi. Ama bunu yaparken, başta Fransa’da RN (ya da eski adıyla FN), İtalya’da Fratelli d’Italia (Fd’I, İtalya Kardeşliği, şu anda iktidarda bulunan Giorgia Meloni’nin partisi) ve Lega (Birlik, eski adıyla Lega Nord), Almanya’da AfD (Almanya için İttifak) ve İspanya’da Vox (Latince “halkın sesi, halkın kararı” anlamına gelen Vox Populi ifadesine referansla “ses”) gibi partilere faşist değil ön-faşist ya da proto-faşist dedi. Burada belki de en belirleyici unsur, bu partilerin sokak şiddeti için kullanacakları milislerden şimdilik yoksun olması ve bu açıdan hem Almanya ve İtalya’daki klasik faşizmden hem de Hindistan’daki RSS (Millî Gönüllü Teşkilatı) veya Yunanistan’daki (2020’de yasaklanan) Altın Şafak gibi son dönemdeki örneklerden ayrılmasıydı. Bu ön-faşist partilerin belirli bir aşamada kendi paramiliter güçlerini şu ya da bu biçim altında örgütlemeleri her zaman ihtimal dahilindeydi. Biz Fransa’da yaşanan gelişmelerin, özellikle İtalya ve ABD ile birlikte düşünüldüğünde, ön-faşizmin faşizme dönüşümün alacağı somut biçimleri ortaya koymaya başladığını düşünüyoruz.

Ön-faşistler ile faşistler arasındaki ilişki, bizim daha yakından izleme olanağına sahip olduğumuz iki ülke olan İtalya’da ve Fransa’da iki farklı güzergâh izledi. İtalya’da başta CasaPound (İtalyan faşizmi muhibbi olan şair Ezra Pound’un ismine referansla “Pound Ocağı”) ve Forza Nuova (Yeni Güç) olmak üzere İtalyan faşizmi uzunca bir süredir kayda değer bir güç teşkil ediyordu. Parlamenter olarak azımsanabilir seviyede kalsa da bu örgütler çok sayıda şehirde ciddi çalışma yapıyor, hızla sokağa inebiliyor, şiddet uygulayabiliyor ve merkezî örgütlenmeleriyle İtalya çapında bir strateji belirleyebiliyordu. Yukarıda andığımız iki büyük İtalyan ön-faşist partisi Lega ve Fd’I ise ilkinin 2018-2019’deki ikincisinin ise 2022’deki büyük atılımına kadar İtalya siyasetinde önemli ama ikincil seviyede bir güce sahipti (pek tabii ön-faşist partiler, faşist partilerden çok daha kitleseldi, burada ikincil derken, ülke siyasetindeki diğer büyük güçlerle kıyaslıyoruz). Fransa’da ise son beş yıla kadar açık faşist örgütler sokağa çıkabilecek güçten ve ülke çapında bir önderlikten yoksun, küçük yerel gruplar halindeydi (Fransa’nın en eski siyasi partisi olmakla övünen ve monarşi yanlısı faşist örgüt Action Française ya da bir dönem aktif olan GUD ülke çapında bir örgütlenmeye sahip ama oldukça güçsüz idi). Ön-faşist FN ise 2014’ten bu yana neredeyse her seçim ve anketten ya en tepede ya da ikinci sırada çıkıyordu.

Son birkaç yılda, İtalya’da ön-faşizm, Fransa’da ise faşizm atak yaptı. İtalyan ön-faşistleri oylarını katbekat arttırarak Le Pen’in yıllardır ucundan döndüğü hükümet kurma başarısını dahi gösterdi. Fransız faşistleri ise militan gücünü hızla arttırdı. En azından 2018’deki üniversite işgalleri sürecinden bu yana karşımızda her büyük dönemeçte sokağa inen, eylemcilerle çatışabilen ve bazı simge isimleri ülke çapında tanınan bir güç var. Bu süreçte, iki taraf arasında bir çalışma ve ittifak metodu da gitgide yerleşti. Bu ilişki, durumdan duruma ve örgütten örgüte farklılık gösterebiliyor. Örneğin İtalya’da Mussolini’nin PNF’sinin (Milli Faşist Parti) örgütsel devamcısı olan ve saflarında birçok faşist kadro bulunduran Fratelli d’Italia, bambaşka bir kökenden gelen Lega’ya kıyasla faşist örgütlerle çok daha çekincesiz ve derin ilişkiler geliştirebiliyor. Fransa’da ise 2022 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde birdenbire ortaya çıkan Eric Zemmour’un Reconquête’i (Katolik İspanya’nın, Endülüs’teki son Müslüman devletleri yenip, İberya yarımadasını tamamen Katoliklern kontrolü altına aldığı “Reconquista”ya nazire olarak “Yeniden Fetih”) ise, RN’in aksine uzun yıllara dayanan teşkilatlara sahip olmadığı için, özellikle seçim sürecinde (ve açıktan ifade edilmese de) faşist örgütlerin ve kadroların bir çeşit birleşik cephe olarak kullandığı bir kabuk haline gelmişti. Ama bu farklılıkların ötesinde, genel olarak faşist örgütlerin kendi bağımsız varlıklarını korudukları, sokak şiddetini uygulama işini devraldıkları ama gerektiğinde kitlesel ve parlamenter ön-faşist partilerin desteğine ve hatta bazı durumlarda bu partilerin milletvekili listelerinde yere sahip olacaklarını bildikleri bir ittifak tarzı yerleşmiş biçimde. (Buna benzer durumların, komünistlerin tarihinde dahi var olduğunu, söz gelimi İkinci Dünya Savaşı sonrasında, İtalya’da “Volante Rossa” gibi silahlı anti-faşist grupların İtalyan Komünist Partisi ile sık sık birlikte hareket ederek, ama partinin disiplinine tâbi olmadan anti-faşist şiddet konusunda uzmanlaştığını not düşelim). Yani ön-faşistler ve faşistler bir İtalyan gazetecinin kullandığı ifadeyle “birlikte yaşıyorlar ama evlenmiyorlar.” ABD’de, serseri mayın faşisti Donald Trump’ın yönlendirmesiyle gerçekleşen Capitol baskınında Three Percenters (işgal şartlarında ancak halkın yüzde üçünün direnişin örgütlenmesine katıldığı düşüncesine atıfla “Yüzde Üçtekiler”), Proud Boys (Gururlu Çocuklar) ve Oath Keepers (Yemininden Dönmeyenler) gibi faşist milis gruplarının, birbirleriyle koordinasyon halinde nasıl harekete geçtikleri düşünülürse, bu ilişki tarzının Fransa ve İtalya ile sınırlı bir istisna olmadığı ve ön-faşizmin büyüdüğü İspanya ve Almanya gibi ülkelerde de ortaya çıkmasının (tek ihtimal olmasa da) güçlü bir olasılık olduğu söylenebilir.

Bu ilişki sorunsuz bir ilişki değil. İki taraf sık sık birlikte hareket etse de, faşist örgütler ön-faşistlerin mutlak kontrolü altında değil. Bu durum iki taraf arasında uyumsuzluğa yol açıyor, hatta zaman zaman karşılıklı suçlamalara kadar varabiliyor. Bu ilişki önümüzdeki dönemde çeşitli biçimler alabilir. Fransa’da RN (ya da güçlü bir merkezi aygıta sahip olmadığı için daha düşük bir ihtimalle Reconquête) bu örgütleri massedip, kendi örgütsel disiplini içinde hareket eden milisler haline getirebilir. Böylesi bir gelişme ön-faşizmin, faşizme dönüş sürecinin tamamlanması anlamına gelecektir. Ama şimdiden bu şiddet metotlarında RN’in içindeki kadrolara göre çok daha gelişmiş olan faşistlerin, bu konudaki kapasitesi henüz çok sınırlı olan RN’in içinde örgütsel bağımsızlıklarından tamamen vazgeçmeleri oldukça güç olacaktır. Bu durumda, yani faşizmin sokak gücünün, (özellikle İtalya’dan farklı olarak burada konumuz olan Fransa örneğinde) parçalı ve merkezî bir önderlikten yoksun halde gelişmesi önümüzdeki dönemde faşizm için bir dezavantaj olarak ortaya çıkabilir. 6 Şubat 1934’te, aynı İtalya ve Almanya’da olduğu gibi iktidara gelmek için ayaklanan Fransız faşizminin yenilgisini açıklayan en önemli iki faktörden birinin (faşizme karşı başarıyla hayata geçirilen Birleşik İşçi Cephesi ile birlikte), o dönem Fransız faşizminin birkaç parçaya bölünmüş olması olduğunu hatırlatalım. Bugün faşizm RN’de vücut bulan birleşik bir siyasi önderliğe (Zemmour’un ve bir dizi daha küçük partinin varlığına rağmen) sahip, ama şu anda birlikte hareket ettiği parçalı faşist milislerden birleşik bir paramiliter güç oluşturup oluşturamayacağı hala soru işareti.

Böylece Nail isyanında sokağa inen silahlı faşizme dair son hususa geliyoruz. Faşizmin milislerini sokağa indirdiğini yukarıda çeşitli örneklerle yazdık. Faşistler sokağa inmiştir inmesine, ama bu örneklerin çoğunda, isyana katılan gençler, şiddet kullanarak faşist milisleri yenilgiye uğratmıştır. İsyana katılan kent yoksulu gençlerin sokak şiddetindeki maharetini, daha önceki bir yazımızda dile getirmiştik. Bu yeteneğin bir başka boyutu da, bu yazı dizisinin ilk kısmında belirttiğimiz üzere, kendini gençlerin yarı-askeri örgütlülüğünde gösteriyordu. Bunun sonucu, örneğin son yıllarda öğrenci eylemlerine karşı gerçekleştirilen faşist saldırılarla kıyaslanmayacak biçimde faşistlerin duvara toslaması oldu. Chambéry’de faşistlerin sokağa indiğini gösteren videolardan sonra, yerde acıyla kıvranan faşistleri gösteren videolar Twitter’da dolaşmaya başladı. Angers’de önce sayıca az yakaladıkları eylemcilere saldıran faşistler, devamında eylemci kitlenin etkileyici taarruzu ile derneklerine koşarak kaçmak zorunda kaldılar. Bununla da kalmadı, eylemci gençler faşistlerin derneğini hedef alıp, kullanılamaz hale getirdiler. İnternette dolaşan fotoğraflarda, harap olmuş ve duvarlarında “faşistlere ölüm” yazan bir dernek binası görülüyor! Fransızlar “à la guerre comme à la guerre” (savaştaysan, savaştaymış gibi davran) der, biz kavgada yumruk sayılmaz diye öğrendik. Banliyö gençliğinin faşistleri zor yoluyla püskürtmekte gösterdiği başarı, işçi örgütlerine de örnek olmalıdır. Sendikalardan siyasi partilere kadar bütün işçi örgütleri, yükselen faşist tehdit karşısında, eylemlerini ve kurumlarını aynı kararlılık ve disiplinle korumayı, bu güvenliği sağlamak için işçi milislerinin kurulmasını önüne bir görev olarak koymalıdır. Faşizm ve faşist terör yenilmez değildir. İşçi örgütlerini faşizme karşı bayrakları karıştırmaksızın bir araya getirecek bir Birleşik İşçi Cephesi ve faşist teröre karşı gerekli metotları kullanmaya hazır işçi milisleri faşist saldırganlığı sinek gibi ezecektir. Gençlerin sınırlı ölçekteki yarı-askerî disiplinleriyle elde ettiği başarı bunun kanıtıdır.