Aşağıdaki yazı 17-18 Haziran 1995 hafta sonu kamu emekçilerinin ve onları destekleyen on binlerin Ankara Kızılay meydanını işgal ederek geceyi orada geçirdiği eylemden hemen sonra yazılmış, 23 Haziran 1995 günü yoldaşımızın 1993’ten itibaren köşe yazıları yazmakta olduğu Özgür Gündem geleneğindeki gazetelerden birinde yayınlanmıştır. Kamu emekçilerinin sendika mücadelesinin doruk noktalarından birini oluşturan bu eylemin yıldönümünde o şanlı mücadeleyi anmak üzere yazıyı yeniden yayılıyoruz.
Gecenin saat üçü. Biraz önce kaldırımlara uzanmış, uyur gibiydiler. Ama ne olduysa oldu, sanki göze görünmeyen bir esinti, bir meltem, meydanı bir baştan ötekine tarayarak hepsini uyandırdı. Sanki hiç uyumamışlardı, her biri pusuya yatmış birer gerillaydı. Bilinmeyen bir çağrıya kulak vererek doğruldular. Biraz önce fısıltıyla konuşan on binler şimdi hep bir ağızdan haykırıyordu: Susma! Sustukça sıra sana gelecek!" Sonra davullar vurmaya başladı, çemberler oluştu, halaya geçildi. Anadolu'nun bu coşkulu oyunu, Ankara'nın yaz gecesinde, alışılmadık, tuhaf, yüce bir gösteri, bir gece ayini başlattı. Emek, karanlığa meydan okuyarak dans ediyordu. Bütün "kötü ruhlar" kapılarını sıkı sıkıya kapatmışlar, kulaklarını tıkamışlar, sırtlarını dönmüşlerdi. Ama on binler onlara inat, Kızılay meydanını özgürlüğün meydanı haline getirmişti!
Tarihi yaşıyorduk. 17-18 Haziran eylemi, Türkiye işçi sınıfının tarihindeki öteki büyük mücadelelerin yanında onur yerini alıyordu. Öyle durgun bir mücadeleler tarihi de değil sözünü ettiğimiz; bereket dolu son çeyrek yüzyıla, 15-16 Haziran'ı, 400 bin kişilik 1977 1 Mayısını (o "kanlı 2 Mayıs olarak tarihe geçecek günü!), 1 milyon işçiyi sokağa çıkaran 1989 Bahar Eylemlerini, Zonguldak grevini ve ardından 100 bin kişinin Ankara yürüyüşü ve daha neleri neleri sığdıran bir tarihten söz ediyoruz. 17- 18 Haziran eylemiyle, 150 bin kamu çalışanı sınıf kardeşlerinin mücadele tarihinde yerlerini almaya layık olduğunu kanıtladılar.
Düşünün bir kez: O çok merkezi ve bürokratik Türkiye Cumhuriyeti'nin başkenti Ankara'dasınız. Bütün yolların Roma'ya çıktığı gibi, kentin bütün damarlarının bağlandığı odak noktası, Ankara'nın yüreği olan Kızılay meydanındasınız. Farz edin trafik ışıklarına bakıyorsunuz. Karanlık gecede kırmızı, sonra sarı, sonra yeşil, sonra sarı, sonra kırmızı- tekdüze bir nöbet değiştirme sürüp gidiyor. Ama Can Yücel'in şiirindeki "avara kasnak" misali, trafik ışığı hiçbir şeyi yönetmiyor! Çünkü o gece orada otomobil falan yok, insanlık var, hiçbir kırmızı ışık tanımayan özgürleşmiş emekçiler var! Trafik Işığı, kendi kendine, "Devlet burada" diye mırıldanır gibi işlevsiz bir telaşla yanıp sönüyor. İşlevsiz çünkü o gece ve ertesi gün Kızılay Meydanı devletin düzeninin dışına çıkmıştır. 100 bin emekçi asfalta el koymuştur. Devlet orada yoktur! 30 saat için bir emek kolektifi Türkiye Cumhuriyeti başkentinin yüreğini ile geçirmiştir.
Bu eylemin değil yalnızca Türkiye, dünya tarihinde bile bir benzerini bulmakta insan zorluk çekiyor. Kafanızı zorluyorsunuz. 30'lu yıllarda Amerikan işçi sınıfının oturma grevlerini düşünüyorsunuz, onlar bir kente merkezini değil fabrikalarını işgal ediyorlardı. 1970 Mayıs'ında Washington'u bir günlüğüne işgal ederek, ABD'nin Vietnam'da verdiği emperyalist savaşa nefretlerini haykıran 1 milyon kişiyi düşünüyorsunuz, ama o insanlar güneş batarken başkentten ayrılıyorlardı. 1989 Sovyet madenciler grevinde Sibirya'daki Keremovo'da on binlerce işçinin bütün gün hükümet binası önünde kamp kuruşunu hatırlıyorsunuz, ama orada esas olan oturma değil grevdi.
En çok, belleğinizde henüz taze bir yara gibi yerini koruyan Tien An Men'i düşünüyorsunuz: Nisan- Haziran 1989 döneminde iki ay boyunca, Pekin'in bu merkezi meydanında önce on binlerle, sonra yüzbinlerle, Mayıs sonunda ise 1 milyonu aşkın bir kalabalıkla aralıksız gösteri yapan (ve sonunda liberal, özelleştirmeci Deng'in emriyle binlercesi katledilen) öğrencileri, öğretmenleri, işçileri, sıradan halkı düşünüyorsunuz. Elbette, Tien An Men'in tarihteki benzersiz yerine çok az eylem yaklaşabilir. Ama 17-18 Haziran, başkentin bir dilimine gecesiyle gündüzüyle el koyarak şimdiden Türkiye ve dünya işçi sınıfı tarihine eşsiz bir eylem olarak geçmiştir.
17-18 Haziran'ın derslerini daha uzun süre çıkaracağız. Ama şimdiden kaydedilebilecek olanlar var.
Birincisi, bu eylemiyle birlikte artık kamu çalışanları teorik bir tartışmayı pratikte çözüme ulaştırmışlardır. Kamu çalışanları "küçük burjuva" ya da "ara katman" ya da başka bir şey değildir. Sendikalarıyla, grevleriyle, kitle eylemleriyle proletaryanın ya da geniş anlamıyla işçi sınıfının bir bileşenidir.
İkincisi, yıllardır anlamak istemeyenlere bu olay yeniden I hatırlatmıştır ki, Türkiye işçi sınıfı durgun, sessiz ve dağınık değildir. Sınıf bilinci çeşitli etkenlerin ürünü olarak zayıflamış olabilir, morali çok güçlü olmayabilir, sosyalizmden umudunu kesmiş olabilir, en önemlisi mücadelelerini yeterince politik bir düzeye yükseltmiyor olabilir, ama mücadele etmeye gelince... 1989'dan beri çeşitli bileşenleri bir eşitsizlik, bir iniş-çıkış göstermekle birlikte, işçi sınıfı canlıdır, savaşkandır. Eğer Türkiye işçi sınıfının, emekçilerinin ve ezilenlerinin değişik anlarda mücadeleye giren farklı kesimleri arasındaki eşitsizlik adım adım giderilebilirse, Türkiye Cumhuriyeti'ni, tarihinde görmemiş olduğu bir toplumsal mücadeleler dizisi bekliyor.
Üçüncü ders başarının formülüdür; burjuvazinin top atışları altında yalpalamakta olan işçi sendikalarının yöneticileri, devletin gölgesinde dinleneceklerine, sendikal harekete taze kan taşıyacak olan bu "yeni işçilere katılarak bir aktif genel grev örgütlemeye yanaşsalar, Türkiye'de her iktidar sarsılır, kimse işçi sınıfına kulaklarını kapayıp sırtını dönemez. Özelleştirmeden "Mezarda Emekliliğe", sendikaların Yalova kaymakamınca bile kapatılabilmesini öngören Anayasa değişikliğinden 700 bin kamu işçisinin sözleşmesine, işçilerin ayağa kalkmasını gerektiren o kadar çok şey var ki. Ama anlaşılan, ABD'nin eski başkanı Ford gibi, Bayram Meral de çiklet çiğnerken başka iş yapamıyor! Görev yine emekçi kesimlerin baskısına kalıyor. Demokrasi Platformu'nu harekete geçirmek için emeğin bütün militanları göreve!
Ama bir şey açık. 17-18 Haziran'da uzandıkları kaldırımlardan doğrularak sloganlarıyla gecenin sağırlığını yırtan kamu çalışanlarının sesi, önümüzdeki dönemde dalga dalga yayılacak, bilinçlerde ışık, yüreklerde ateş olacak. Daha şimdiden Ankara'nın Kızılay'ı bir gelenek yarattı, bu gelenek İstanbul Kadıköy meydanını da içine aldı. Öyleyse C'nin ünlü deyişini sahiplenelim ve diyelim ki 15, 16, 17, 18, daha çok eylem!