İşten çıkarılmak ve yeniden iş bulamamak. Ya da yeniden örgütlenmek gibi ihtimaller üzerine bir fabrika gündemi
Merhaba yoldaşlar. Fabrikamızda son iki yılda epey işçi çıkışı oldu. Sektörde talep dalgalıymış, ani bir artış oldu sanıyoruz ki bir süredir mesaili çalışıyoruz. Fakat Copreci Türkiye fabrikasının geleceği ile alakalı hâlâ bir belirsizlik hakim. Kimse bize fabrika kapanacak ya da kapanmayacak, daha da küçülmeye gidilecek ya da aynı sayıyla devam edeceğiz demiyor. Fabrikamızdaki yaş ortalaması yüksek. İşsizlik giderek arttığı için bu fabrika kapanırsa bir kısmımızın iş hayatının sonu olacak gibi duruyor.
Üstelik emekliliğimize daha çok var. Çünkü yaşımız olsa da çoğunluğumuz uzun sigorta geçmişine sahip değiliz. Neredeyse fabrikanın tamamı kadın işçilerden oluştuğu için, bu fabrikada işe başlamadan önce iş arkadaşlarımın çoğu çocuklarını büyütmüş, uzun yıllar evlerini çekip çevirmiş. Kendi geçimleri ya da emeklilikleri için çalışmaları planlanmamış, aile üyelerinin yaşamlarını kolaylaştırmak üzere sorumluluklar yüklenmiş onlara. İşte biz emekçi kadınların en yaygın mağduriyetlerinden biri bu. Copreci ile alakalı olarak, tabii ki insan endişeleniyor sendikalı bir işyeri kapandığında ya da işten çıkarıldığımızda bir anda kendimizi asgari ücretli yerlerde bulacağız. Ama sendikal örgütlülüğü deneyimlemiş işçiler olarak biz de bazı dersler çıkardık. Buradan sonraki iş yerlerimizde birkaç kişi aynı fabrikaya girip orada birbirimizi tanımıyormuş ya da çok da sevmiyormuş gibi yapmayı planlıyoruz.
Örgütsüz fabrikalara girip sendikal örgütlenmenin öncüleri olmayı hedefliyoruz. Bakalım gelecek ne gösterecek. İşimiz olduğu sürece Birleşik Metal-İş üyesi olmanın da verdiği cesaretle iş yerimizi güzelleştirmeye, işçi sınıfına iyi bir mücadele mirası bırakmak için örgütlü davranmaya devam ediyoruz. Yaşasın onurlu mücadelemiz!
Dilovası Copreci’den bir işçi kadın
Bugünümüze örnek olanlar
Merhaba yoldaşlar, ben Kemalpaşa’da işlerin çok yoğun, sömürünün çok fazla, ücretlerin ise çok düşük olduğu bir metal fabrikasında çalışıyorum. Bir süredir fabrikamızda arkadaşlarımızla sendikal örgütlenmeye başladık.
Oldukça zorlu bir süreçten geçtiğimizi söylemem hiç abartı olmaz. Çünkü biz emekçileri, işçileri öyle sindirmişler, öyle korkutmuşlar ki adım atmaya mecalimiz kalmamış. Hiçbir zaman günü gününe yatmayan kuru maaşı kaybetmekten dahi korkar olmuşuz. Elbette arkadaşlarımızın korkuları yersiz değil. İşsizlik had safhada. İnanılmaz bir hayat pahalılığı var. Yetmezmiş gibi karşımızda bütün haklarımıza tek bir iftira ile çökmeye meraklı patronlar var karşımızda. İşçi arkadaşlarımız işten çıkarıldığında patronun ahlak ve iyi niyete uymayan maddeyi kullanacağını, tazminat hakkını gasp edeceğini, işsizlik maaşı bile alamayacak duruma getireceğini çok iyi biliyor. Tüm bu korkular bunca sene omuzlarına basılmış, tehdit edilmiş, işsizlikle sınanmış arkadaşımızın çekinmesine sebep oluyor doğal olarak. Tüm bunlar olurken bir yandan da bize örnek olacak, cesaretlendirecek öyle güzel şeyler oluyor ki işçi sınıfımızın içinde… Adeta o korku duvarlarını yırtıp atıyor. Biz fabrikamızda çalışma yaparken “ya içimizden birilerini işten atarlarsa?” endişesi duyan arkadaşlarımıza, “Aliağa Smart Solar’da işçi kardeşlerimiz kimseyi arkada bırakmadı, fabrikaya kapandı. 75 saat direndi ve sonunda kazandı” diyoruz. Yanı başımızdaki işçi kardeşlerimizin mücadelesi ve kazancı bize güç verdi. İşçi sınıfı hiç tanımadığı, yüzünü bile görmediği kardeşlerinin mücadelesinden güç aldı, cesaret buldu. Şimdi sıra bizde, biz de fabrikamıza sendikamızı getirip başka fabrikalardaki işçi kardeşlerimize örnek olacağız, umut vereceğiz. Bugün bize Smart işçilerinden gelen cesaret, yarın başka işçi kardeşlerimize de bizden ulaşacak!
Kemalpaşa’dan metal işçisi bir kadın
“Para için değil, onurumuz için!”
Merhaba yoldaşlar, ben Chen Solar fabrikasında çalışan bir işçiyim. Fabrikamız Birleşik Metal-İş Sendikasında örgütlü bir fabrika ve şu anda sözleşme döneminde. Sendikamız ve patron arasında yapılan görüşmelerde ve fabrikanın içinde patronun ve vekillerinin en çok dile getirdiği konu ücretlerimizin “piyasaya” göre yüksekliği. Dışarıdaki örgütsüz fabrikalara göre halihazırda ücretimizin ne kadar iyi olduğunu sürekli vurgulayarak talep ettiğimiz koşulları hak etmediğimiz imasında bulunuyor patron.
Ne oluyor peki dışarıda? Bizi sürekli kıyasladıkları o “piyasa” ne hale getiriyor insanları? Bir tarafta zenginler iktidarın da çanak tuttuğu bir borsa dolandırıcılığıyla bizim hayal edemeyeceğimiz oranlarda paraları ceplerine indirirken, daha geçen günlerde Ankara’da bir emekli memur intihar etti. İki çocuk babası, emekli polis memuru geçinemiyordu. Emeklilerin seyyanen zam talebiyle yaptığı eyleme katılmıştı, milyonlarca geçinemeyen emekli için, çok sayıda emekli örgütünün çağrısıyla… İntihar etmeden önce gelininin de damadının da işsiz olduğunu, kendisinin geçinemediğini anlatmış çevresindekilere. İntihar ederken elinde “Para için değil, onurumuz için!” yazılı bir döviz vardı.
Emekçi halkın işsizliğin yoksulluğun pençesinde böyle acı çektiği, işçilerin, emekçilerin, gençlerin, emeklilerin geçinemediği bu ülkede, yoksul olmak istemeyenler mi suçlu? Biz eve götürdüğümüz ekmekle ailemiz geçinebilsin diye mücadele ediyoruz, başkaları gibi yüz binlerce insanı kandırıp yatlar katlar almak için değil.
Şunu da iyi biliyoruz, sadece kendi koşullarımız, kendi ücretlerimizi için mücadele etmek yetmez. Ben bugüne kadar sendikalı bir işyerinde çalıştığım için, örgütlü işçilerin bir parçası olduğum için şanslı hissettim hep. Ancak yalnızca şanslı değilim, değiliz. Aynı zamanda sorumluyuz. Örgütlü olduğumuz için, örgütsüz işçilere göre daha güçlü ve daha bilinçli olduğumuz için sorumluyuz. Sorumluluğumuz ne patronlara ne hükümete, sorumluluğumuz açlık ücretlerinin altında ezilen milyonlara, işçilere, emekçi kadınlara ve intihara bile sürüklenen emeklilere… Sendikalı olmak, örgütlü olmak yalnızca maddi koşullarımızı iyileştirmekle alakalı değil. Mücadelemiz yalnızca kendi ücretlerimizi arttırmak için hiç değil. Evet biz evimize götürdüğümüz ekmeği büyütmek için tabii ki mücadele ediyoruz, edeceğiz. Ama aynı zamanda işçi sınıfının, emekçi halkın onuru ve hürriyeti için de mücadele ediyoruz. Yaşasın iş aş hürriyet mücadelemiz!
Tuzla Chen Solar’dan bir işçi
Yaşasın örgütlü mücadelemiz
Merhaba yoldaşlar. Ben Esitaş fabrikasında çalışan bir kadın işçiyim. Yakın bir zamanda babam işten çıkarıldı ve ben de onun sesi olmak istedim. Ben sendikalı bir fabrikada çalışıyorum fakat babam sendikalı bir yerde çalışmıyordu. Aradaki farkları az çok biliyorsunuzdur. Dağlar kadar fark vardı. Sunulan imkânlar, birlikteliğimiz ve gücümüz onlarda yoktu. Kocaman 22 yıllık bir iş hayatı, patronların daha fazla para vermemek uğruna “biz küçülmeye gidiyoruz” deyip aldığı asgari ücreti bile fazla gördüğü bir anlayışla heba edilmişti. Kazandıkları milyonların yanında üç beş kuruşu fazla gören, yediklerini içtiklerini fazla sayan bir patron. Bayramlarda verilen çikolatayı bile çok gören bir patron. Gönül hatırıdır o çikolata yoksa amaç bir çikolata değildir. Neticede onlar için sadaka parası demek olurdu herhalde, dalga geçer gibi!
Ben de isterdim babamların fabrikasında bir çığ gibi duran, patronun burnundan getiren bir işçi sınıfı ve sendika olsun. Fakat kendi iş yerimde sendika gelmeden önce 40-50 yaşlarındaki insanların sendika hakkındaki bilgi yetersizliği vardı. Sanki sendika kötü bir şeymiş gibi lanse ediliyordu. Bunun hakkında insanları bilgilendirmek çok önemli bir şey, bana göre. Birliktelik için sendika üzerinden güven kazanmak gerekiyor. İşçi haklarını ve yasanın bize sunduğu güvenceleri bilmemiz gerekiyor. Bilmeyenlere de anlatarak, bildiklerimizi paylaşarak birbirimize aktarmamız gerekiyor. Ben de bir işçinin çocuğuyum ve her zaman babamla gurur duymuşumdur. Belki babama olanları değiştiremem fakat onun duygularını tercüme ederek hepimizin tek yürek olmasını sağlayabilirim. Bu sorunu sadece babam değil örgütsüz olan her işçi yaşıyor.
Bizler, örgütlü işçiler olarak dünyanın dört bir köşesinde ayağa kalkan insanlara davalarımızın bir olduğunu göstermeli, onları sınıf mücadelesinde birleştirmeliyiz.
Dilovası Esitaş’tan bir işçi kadın
Vergide adalet mücadelemizi büyütelim!
Merhaba, ben Ford Otosan’da çalışan bir işçiyim. Ben işe girdiğimden beri sadece bir tane toplu iş sözleşmesi gördüm. Maaşım zaten bu yüzden düşük kalıyor. Üstüne yıl içerisinde vergi dilimlerine girdikçe elimize geçen para daha da azalıyor. Yılın sonuna doğru geldikçe geçinmek daha zor bir hale geliyor. Aldığımız maaş aynı kalmıyor gibi hissediyoruz çünkü kesintiler arttıkça cebimize giren para azalıyor.
Dahası yıl sonu demek kış demek masrafların daha da arttığı dönem demek. Kira, faturalar, market alışverişi derken maaş daha elimize geçmeden nereye gideceği belli oluyor. İnsan çalıştıkça biraz olsun rahatlamak istiyor ama yılın sonuna doğru tam tersi oluyor. Biz de emeğimizin karşılığını alıp biraz daha rahat nefes almak istiyoruz.
Geçtiğimiz yıl Ford Otosan patronu 39 milyar liralık kârı üzerinden 5 milyar lira vergi ödemiş. Bu rakam %13’e denk geliyor. Yani bir işçiye uygulanan en düşük vergi dilimi olan %15’in bile altında bir oranda vergi ödemiş Ford patronu. Yani olması gerekenin tam tersi. Zenginlerin yüksek oranda vergi ödemesi gerekirken dar gelirli olan bizlerin gırtlağına çökülüyor. Bunun politik bir tercih olduğu açık. Adil olmayan politik tercihlerle de ancak mücadele edilir. Nefes almak için, ay sonunu nasıl getireceğimizi kara kara düşünmemek için tüm işçiler bir araya gelelim ve vergide adalet mücadelemizi büyütelim!
Başiskele Yeniköy Ford Otosan’dan bir işçi
Fon krizi: sermaye kazanırken bedeli neden emekçi ödüyor?
Fonlarda yaşanan kriz, sadece borsacıların ve büyük yatırımcıların meselesi değil. Arkasında çok daha büyük bir gerçek var: İşçiler çalışıyor, üretiyor; sermaye ise bu üretimden elde edilen parayı büyütmeye çalışıyor. Kazanç katlanırken emekçinin payı aynı kalıyor; kriz çıktığında ise krizin faturasını işçiler emekçiler ödüyor.
Bir fabrikada yüzlerce işçi çalışıyor. İşçiler makinelerin başında üretim yapıyor, siparişleri hazırlıyor, malları paketliyor ve fabrikadan ürün çıkıyor. Bu ürünler satılıyor ve şirket para kazanıyor. İşçi ise ay sonunda maaşını alıyor. Ancak şirketin kazandığı paranın tamamı işçiye gitmiyor. Maaşlar ödendikten ve diğer giderler çıktıktan sonra kalan para şirketin kârına dönüşüyor. Şirket sahibi bu kârı yeni bir fabrika açmak için kullanabilir, yeni makine alabilir, başka bir şirkete yatırım yapabilir, hisse senedi alabilir ya da fona para koyabilir. Yani işçinin çalışarak yarattığı değer, sermayenin elinde yeniden büyütülüyor.
İşçinin derdi ay sonu çıkarabilmek. Sermayenin derdi daha fazla kâr! İşçi için maaş ne kadar? Kira ne kadar? Market masrafı ne kadar? Elektrik, su, doğalgaz faturaları ne kadar? Çocuğun okul masrafı ne kadar?
Sermaye açısından ise hesap tamamen farklıdır: Yatırılan para ne kadar büyüdü? Kâr oranı ne kadar arttı? Hisse senetleri ne kadar yükseldi? İşte sermaye ile emek arasındaki uçurum burada başlar. İşçi geçinmek için çalışır; sermaye ise parasını büyütmek için çalıştırır. Sermayenin elindeki para ne kadar büyükse, onu farklı alanlarda işletip o kadar çok kazanma imkânı doğar. Peki, işçinin durumu böyle mi? Hayır. İşçinin birikimi sınırlıdır. Hatta bugün milyonlarca işçi ay sonunu getirmekte zorlanırken, sermayenin parası sürekli yeni kazanç kapıları arar. Bu nedenle, finans piyasalarının büyümesiyle işçinin hayat standartlarının aynı yönde ilerlediğini söylemek imkansızdır. Sermaye kazandığında kazanç sadece sermayenin oluyor. Ama kriz çıktığında, sonuçları toplumun tamamına yansıyor. Bir şirket zarar ettiğinde ilk harcanan işçi oluyor, işten çıkarmalar başlıyor. Üretim yavaşladığında işçinin mesaisi, dolayısıyla geliri düşüyor.
Her gün milyonlarca işçi ve emekçi yollara düşüyor. Fabrikalarda üretim yapıyor, inşaatlarda bina dikiyor, kamyonlarla mal taşıyor, market raflarını diziyor, hastanelerde ve okullarda hizmet veriyor. Kısacası, toplumun ihtiyaç duyduğu her şeyi emekçiler üretiyor. Fakat ortaya çıkan bu devasa zenginlik işçinin elinde kalmıyor. İşçi kısıtlı ücretiyle yaşam mücadelesi verirken; sermaye, üretimden elde edilen kârı biriktiriyor. Sonra bu para yeni yatırımlara, hisselere ve fonlara akıtılarak işçinin emeği yine sermayenin büyümesine hizmet ediyor. Bir tarafta ay sonunu getiremeyen milyonlarca işçi emekçi, diğer tarafta sermayenin elinde dönen milyarlar... Kriz kapıyı çaldığında soru hep aynı kalıyor: Bedeli kim ödüyor?
Bursa OYAK Renault’dan bir işçi
Kapitalizmin oyununda piyon olmayalım!
Merhaba arkadaşlar ben Weidmann fabrikasında bir işçiyim, bu yazıda sizlere biraz hikaye ama aslında hikaye gibi görünen gerçekleri anlatacağım. Bir kutu oyunu düşünün bugünkü dünyayı anlatan Monopoly'nin ironik hikâyesi evet yanlış duymadınız bir kutu oyununun hikayesi. Hemen hemen herkes evinde, arkadaş masalarında en az bir kez Monopoly oynamıştır. Rakiplerimizi iflas ettirmeye çalışırken attığımız her zar, aldığımız her tapu ve kurduğumuz her otel bize masum bir eğlence gibi görünür. Ancak bugün milyarlarca dolarlık bir pazara dönüşen bu oyunun arkasında, kapitalizmin çirkin yüzünü ve işçi sınıfının sömürülmesini ifşa etmek isteyen bir kadının unutulan hikâyesi yatıyor. Oyunun kurucusundan kısa bahsedeceğim, sonra bize açık açık oyun aracılığıyla anlatılmak istenenleri anlatacağım. 1866 yılında Illinois'de doğan Elizabeth "Lizzie" Magie, kölelik karşıtı gazeteci bir babanın kızı ve fikirleriyle toplumsal adaleti savunan bir aktivistti. Ekonomist Henry George'un "İlerleme ve Yoksulluk" (Progress and Poverty) eserinden derinden etkilenen Magie, üretmeden sadece mülk sahibi olduğu için zenginleşen sermaye sahiplerini ve bu adaletsizliğin faturasını ödeyen emekçileri anlatmak istedi. Magie’nin amacı insanlara bu acı gerçeği sadece anlatmak değil, oynatarak hissettirmekti. İki kural seti vardı:
Tekelci Kural Seti: Mülkleri toplayıp rakiplerden kira alarak herkesi batırmak ve serveti tek elde toplamak.
Refah Kural Seti: Servet arttıkça bundan tüm oyuncuların faydalandığı, emeğin ve ortak değerin korunduğu adil bir düzen.
Tabii ki çok geçmeden kapitalist düzen oyunu ele geçirerek bizlere anlatılmak isteneni unutturarak aç gözlü tekelciliği bizlere şahlandırarak piyasaya sürdüler. Bugün Monopoly tahtasında yaşanan hırs ve acımasızlık, fabrikalarda, şantiyelerde, ofislerde ve tarlalarda her gün canlı canlı yaşanıyor. Kapitalist sistemde rantçılar, büyük sermayedarlar ve toprak sahipleri sadece ellerindeki sermayeye dayanarak hiçbir artı değer üretmeden zenginleşirken; alın teri döken, değer üreten işçi sınıfı giderek yoksullaşıyor. Üretmeyenlerin sadece sahip oldukları için kazandığı bir düzende bedeli her zaman gerçek emeği ortaya koyan çalışanlar ödüyor. İşçiler, kapitalist çarkların dönmesini sağlayan asıl güç olmalarına rağmen, sisteme karşı sürekli borçlanan, kirasını ödemekte zorlanan ve bir sonraki ayı getirebilmek için daha fazla çalışmak zorunda bırakılan birer "piyon" haline getiriliyor. Oyunda zarlar şansa bağlıyken, gerçek hayatta sistemin zarları çoktan işçi sınıfının aleyhine hileli olarak atılmış durumda. Sermayeyi elinde tutan tekelci anlayış, işçinin emeğini sömürerek kendi kârını katlarken, emeğiyle geçinen milyonları "iflasın" eşiğinde yaşamaya mahkûm ediyor. Emeğin sömürüldüğü, tekelleşmenin meşrulaştırıldığı bu kurmaca düzene karşı refahın ve adaletin paylaşıldığı gerçek bir düzeni birlikte ilmek ilmek oluşturmalıyız. Oyunun tahtası üzerinde kazanan tek bir kişi olabilir; ancak kapitalist sistemin acımasız çarkları durmadıkça, gerçek hayatta kaybeden her zaman üreten ve alın teri döken işçi sınıfı olmaya devam edecektir. İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!
Gebze Weidmann’dan bir işçi
Fail ya da mağdur, yoksulluk çocukların hayatlarıyla oynuyor!
Merhaba arkadaşlar, ben Oppo fabrikasında çalışan kadın bir işçiyim. Okul baskınları ya da çocukların işlediği suçlar iş yerinde sıkça konuştuğumuz konulardan. Birçok işçi ablamızın, abimizin çocukları olunca haklı olarak tedirginlik duyuyorlar. İster istemez suçu çocuğun karakterinde, yaşadığı çevrede hatta bazen ırkında bulmak gibi yanıltıcı sonuçlara varabiliyorlar. Aynı şeyi sık sık kadın cinayetlerinde de görüyoruz. Özellikle medyada cinayetin sebebi olarak fail erkeğin ‘psikopatlığı, anlık cinneti’ gösterilerek devletin sorumluluğu yok sayılıyor hatta bazen kadını suçlu çıkardıkları bile oluyor.
Aynı durum suça sürüklenen çocuklar konusunda da karşımıza çıkıyor. Çocuklarımız yoksulluğun pençesinde hayatta kalmaya çalışıyor. Hayatta kalmak diyorum çünkü fazlasına güçleri yetmiyor. Bir çocuğun geçim kaygısı yaşamaması gereken yaşlarda yoksullukla tanışıyorlar. Okul çıkışlarında, yaz tatillerinde çok düşük ücretlere çalışıyorlar. Hatta okulda bile MESEM gibi programlara kayıt olarak ayda sadece 8400 liraya bir işçi gibi sabahtan akşama kadar çalışıyorlar. Bu çocuklar okul baskınlarında, akran kavgalarında ölmese bile MESEM stajlarında can veriyor.
Yaşadıkları yoksul mahallelerde uyuşturucu kol geziyor. Kendilerine bir gelecek göremeyen bu çocuklar mahallelerindeki mafyatik unsurların kolay hedefi haline geliyor. Kendilerine ancak bu şekilde bir gelecek kurabileceği inancına kapılıyorlar.
Her gün televizyonlarda savaş çığırtkanlığının yapıldığı, İsrail’in Filistinlilere soykırım uyguladığı, Trump’ın BM kürsüsünde İran için ‘bir ulus olarak onları yok edebilirim’ dediği bir ortamda şiddet nasıl meşrulaşmayacak ki? Ülkemizde hukuk o kadar işlevsizleşti ki, insanlar adaleti mafya liderlerinden bekliyor artık. Sonra da çocuklarımızın bu ortamdan etkilenmemesini bekliyorlar.
Diğer yandan bu çocuklar okullarda şiddet eğilimi gösterdiğinde bunu tespit edecek, rehabilite edecek bir yöntem devreye sokulamıyor. Çocukların eğitiminin toplumsal bir mesele değil de bireysel bir gelişim meselesi olarak görülmesi çocuklarımızı suça ve istismara açık hale getiriyor. Çocuklarımız yaşadıkları problemleri danışabileceği kurumlara ulaşamıyor. Bugün terapi almak bile ancak parası olanın erişebildiği bir hizmet. Gelecek kaygısı, ırkçı-mezhepçi gerici politikalar çocuklarımızı şiddet yöntemlerine itiyor.
Çözüm okullara polis dikmek değil. İşçi, öğrenci, emekli, kadın eylemlerinde hakkını arayan insanlara şiddet uygulayan polis mi çözüm sağlayacak? Öğretmenler, psikologlar, okul ve aile iş birliği içinde olmalı ve çözüm için gerekli tüm ihtiyaçlar devlet tarafından karşılanmalıdır. Ama en önemlisi çocuklarımızın şiddetin bu denli meşrulaşmadığı, halkların birbirine silah doğrultmadığı, kadınların öldürülmediği, çocukların iş cinayetlerinde can vermediği bir dünyayı yaratmaktır. Bu da ancak tüm bu şiddet sarmalında ezilenlerle beraber örgütlü bir mücadele yürütmekten ve bu şiddetin faillerini tarihe gömmekten geçiyor.
Tuzla Oppo’dan bir işçi kadın
Dilovası katliamını unutma, unutturma!
Ben, Dilovası’nda Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu Dostel Makina fabrikasında çalışan bir metal işçisiyim. Dediğim gibi, fabrikamız Dilovası’nda örgütlü bir fabrika; ancak Dilovası’nda bir fabrika daha vardı: Ravive Kozmetik. Burada da bizler gibi işçiler çalışıyordu. Hepsinin ayrı ayrı hayalleri, hikâyeleri, aileleri vardı. Ama şu an ne o işçiler ne de hikâyeleri kaldı.
Çünkü patronun kâr hırsı ve alması gereken hiçbir önlemi almaması, kamunun da görevini yerine getirmemesi nedeniyle patron ve kamu el ele vererek Ravive Kozmetik’te 3’ü çocuk, 7 işçiyi yakarak katletti. Katledilen işçilerin tamamı sigortasızdı; Çalışma Bakanlığı buna göz yumdu. Ravive Kozmetik’in bulunduğu bina kaçaktı ve hakkında yıkım kararı vardı; Kocaeli Büyükşehir Belediyesi ise yanından bile geçmedi. Yangının çıktığı adreste Ravive Kozmetik’in ne ruhsatı ne de izinleri vardı; buna rağmen Dilovası Belediyesi’nin umurunda bile olmadı.
İşçiler hayattayken CİMER’e defalarca şikâyette bulunmuştu; ancak Ravive Kozmetik’in hemen yanı başında bulunan İŞKUR, burada ne oluyor diye bakma gereği bile duymadı. İşçiler hayattayken yıkılması gereken binayı yıkmayan belediye, işçiler katledildikten hemen sonra doğru düzgün deliller toplanmadan binayı yıktı. Patron ise para dolu çantalarla kaçmaya çalışırken yakalandı. Davayı halktan uzak tutmak için, bu katliamda kimin ne suçu olduğu ve kimin göz yumduğu bilinmesin diye mahkeme Gebze 7. Ağır Ceza Mahkemesinde olmasına rağmen dosyayı ulaşımın zor olduğu Kandıra Ceza İnfaz Kurumu Yerleşkesine kaçırdılar. Dilovası katliamında hayatlarını kaybeden işçilerin aileleri, Kandıra’daki cezaevi kampüsüne ulaşımın zor olması ve duruşmanın cezaevi ortamından çıkarılıp Gebze Adliyesi’nde kamuya daha açık bir ortamda yapılması için her hafta sonu Gebze Meydanı’nda nöbete başlamışlardı. Ancak ailelerin bu talebi reddedildi.
Son gelişmelerle birlikte Dilovası Belediyesi’nden 7 kamu görevlisi için iddianame hazırlanmıştı; fakat bu hâlâ yetersizdir. Çünkü Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı ve Dilovası Belediye Başkanı bu iddianamede yer almamaktadır. İŞKUR’un yanı başında, 15 yaşındaki çocukların bile katledildiği, sigortasız işçilerin çalıştırıldığı bir atölyede İŞKUR ve SGK yöneticilerinin sorumluluğu görmezden gelinmiş ve bir yönetici bile davaya dahil edilmemiştir. Çalışma Bakanlığı’ndan bir yöneticinin bile davaya dahil edilmemesi, bu davanın suçluları ve sorumluları tam anlamıyla ortaya çıkarmaktan uzak olduğunu bize göstermektedir.
8 Eylül’de Dilovası Katliamının 4. duruşması gerçekleşti. Duruşmaya Dilovası Belediyesi’nin beyaz yaka çalışanları ve belediye yöneticileri Kandıra kampüsüne getirildi. Duruşma öncesinde adalet arayan ailelere “Şov yapmayın” diyecek kadar alçaldılar. Bu alçalmanın sebebi, davanın bir yıla yakındır doğru düzgün yürütülmemesidir.
23 Eylül’de ise mahkeme heyeti Dilovası Belediyesi’nde keşif yaptı. Keşif sonrası, Dilovası ailelerinin avukatları açıklama yaptığı sırada belediye yetkililerinin avukatı sataşarak şu ifadeleri kullandı: “Burası kamu kuruluşu; burada ‘katliam’ diyerek insanları zan altında bırakamazsınız… Terbiyesizler! Müvekkillerinize sorun, 15 yaşındaki çocuğu cehenneme niye göndermiş?”
Bu söylemler yalnızca ailelere değil, tüm işçi sınıfına söylenmiştir. O yüzden işçi sınıfı bu davanın arkasında olmalı; bu söylemleri yapanların ve bu katliamı yaratanların yakasına yapışarak hesabını sormalıyız. Bu olup bitenlere, bu söylenenlere sessiz kalamayız. Ailelerin Gebze Meydanı’ndaki nöbetlerine elimden geldiğince katılmaya çalışmıştım; ancak bu bence yetersizdi. Başta da söylediğim gibi, örgütlü bir fabrikada çalışıyorum. Sendikalı işçi olmak sadece sözleşme dönemlerinde daha yüksek ücret almak için örgütlenmek demek değildir. Örgütlü işçi olmak, yalnızca kendi fabrikamızdaki örgütlülükle sınırlı kalmamalıdır. Dostel işçileri olarak, Dostel’i “kurtarılmış bir fabrika” ya da iş güvenliğinin ve iş güvencesinin iyi olduğu bir fabrika olarak görmemek gerekir. Örgütlülüğü tüm fabrikalara yaymak, işçi sınıfının tüm dertlerini kendi derdimiz; tüm acılarını kendi acımız olarak görüp ona göre hareket etmemiz gerekir.
Ailelerin nöbetine yalnızca sendikalardan yöneticilerin ve birkaç fabrikadan temsilcilerin görev gibi görerek katılması, nöbet çadırında kısa süre durup gitmesi yeterli değildir. Bizler, örgütlü olan tüm fabrikaların işçileri olarak Gebze Meydanı’nı tıklım tıklım doldurmalı; canlarımızı yakanların, canlarımızı katledenlerin hesabını hep bir ağızdan sormalıydık. Örgütlü mücadele tek bir fabrikadan ibaret değildir; işçi sınıfı olarak dertlerimiz de acılarımız da ortaktır. Bu nedenle gerçek anlamda örgütlü hareket etmemiz gerekir.
Bu olay sadece bir iş cinayeti değil; işçi sınıfının örgütsüz bırakılmasının, kamu kurumlarının görevlerini yerine getirmemesinin ve patronların kâr hırsının yarattığı bir katliamdır. İşçi sınıfı olarak bu katliamı görmezden gelirsek ne o üst düzey bürokratlar yargılanır ne de bu katliamlar son bulur. İşçi sınıfı olarak, Dilovası ailelerinin talepleri karşılanana ve bu katliamda dahli olan tüm kamu görevlileri yargılanana kadar bu davanın peşini bırakmamak hepimizin boynunun borcudur.
Dilovası Dostel Makina’dan bir metal işçisi
Bu yazı Gerçek gazetesinin Ekim 2026 tarihli 205. sayısında yayınlanmıştır.