Trump, ikinci döneminde Marco Rubio’yu boş yere Dışişleri Bakanı ve aynı zamanda Dış Politika Başdanışmanı yapmadı. MAGA hareketinin kapitalizmi içine düşmüş olduğu bataklıktan kurtarmak için geliştirdiği ABD’nin dünyanın mutlak hâkimi konumuna getirilmesi stratejisi çerçevesinde, Trump’ın sıçrama tahtası Batı yarımküresi olarak seçilmiş durumda. “ABD’nin 51. eyaleti” olarak anılan Kanada’dan 19. yüzyılın Monroe doktrinini hortlatmaya dönük “Donroe doktrini”ne kadar uzanan bir dizi politikayla ABD emperyalizmi Batı yarımküresine sağlam biçimde yaslanarak dünyayı fethe çıkmaya hazırlanıyor.
Bu tür bir stratejik bakış benimsendiğinde elbette (Kanada istisnasıyla) hedeflenmesi gereken, “Latin Amerika” olarak kodlanmış olan İspanyolca ve Portekizce (biraz da Fransızca) konuşan değişik halkların yaşadığı Orta ve Güney Amerika ile Karaipler’i bütünüyle kontrol altına almak. İspanyolca konuşan (Latino) bir göçmen ailenin ABD’de doğmuş çocuğu olarak, daha önce Florida eyaletinden senatör olan Marco Rubio bu stratejiyi uygulamak için ideal görünen bir seçimdir.
Ama iş burada bitmiyor. Rubio sadece Latino göçmen ailesi çocuğu değil. Bir gusano ailesinin çocuğu. Gusano İspanyolcada meyve kurtçuğu demek. ABD’de Küba’ya en yakın eyalet Miami’ye yerleşerek sosyalist rejimi devirmek amacıyla her türlü yönteme başvuran Küba kaçağı karşı-devrimcilere Kübalı devrimcilerin taktığı ad. Küba, Florida’dan 150 kilometre mesafede potansiyel bir patlayıcı madde. (Okurun bu mesafenin ne kadar kısa olduğunu anlaması için ekleyelim: Fransa’nın sınırları içinde yer alan Korsika adası anakaraya 1.000 kilometre uzaktadır!) ABD, onun işini bitirmek için 70 yıla yakın süredir yapmadığını bırakmadı. Paranoya mı? Kat’iyen değil. Küba’nın özellikle Che Guevara hayattayken Latin Amerika kıtasında oynadığı rol göz önüne alınınca emperyalistlerin kaygısını anlamak çok kolay. Tehlikeyi savmak, Küba’yı eski kumarhane ve fuhuş cenneti durumuna geri döndürmekle olur. Bu işin orkestra şefi olarak ABD emperyalizminin Miami’nin kurtçuklarının çocuğu Rubio’dan daha iyi birini bulması neredeyse imkânsızdı.
Bu yazı gusano’ların, yani Miami’nin ve Florida’nın kurtçuklarının ve sosyalist Küba’nın geleceği hakkında.
Miami-Havana bir iki, haydi kalkıyor…
Bu öyküyü anlatmaya son dönemde Küba devletinin ekonomi politikaları dışında (bunları geçen yazımızda derinlemesine ele almıştık) bir başka alanda geliştirdiği yepyeni bir politikayı ele alarak başlamak gerekiyor. Dünya ve Latin Amerika medyası, ekonomi politikalarındaki değişikliği haklı olarak vurguladı, ama anlaşılan şimdi sözünü edeceğimiz alandaki yeni politikanın önemini kavrayamadı. Ya da en azından Amerikan medyası (ki dört beş gazetesi, birkaç televizyon kanalı ve birkaç haber ajansı ile emperyalist blokun basınını hâkimiyeti altında tuttuğu söylenebilir) bunu fazla vurgulayarak ABD yönetimi ile Küba devletinin dorukları arasında gelişmekte olan bir anlaşmanın apaçık ortaya çıkmasından kaçındı. Biz haberin ipucunu Küba Dışişleri Bakanlığı’nın “yabancı misyonlar” sitesinde yakaladık! Bunun üzerine yaptığımız araştırmada bir tek UPI (United Press International) adlı Amerikan basın ajansında bilgi bulabildik. Başka yoktur demiyoruz, harıl harıl aramaya gerek kalmadı, ama şimdi sözünü edeceğimiz politika 19 Haziran’da oylanan 176 ekonomik önlem gibi öne çıkmadı diyebiliyoruz.
Bu yeni politika göç, yurttaşlık, yabancılar hukuku alanlarında daha önce kurulmuş olan düzeni altüst eden değişiklikler getiriyor. Dışişleri Bakanlığı, amacı, “yurtdışında yaşayan Kübalılarla ilişkileri sıkılaştırmak ve insanların iki ülke arasında (ABD-Küba) akışkanlık (mobilite) davranışlarındaki modern eğilimlere uygun düzenlemeler yapmak” olarak tanımlamış. Bu “sosyolojik” ifade tarzının iki anlamı olabilir. Ortada eğilim falan yoktur ve Küba devleti Amerika ile Küba arasındaki nüfus akışkanlığını kendisi bu yöntemlerle arttırmayı hedeflemektedir. Veya gerçekten birtakım “modern” eğilimler vardır ve Küba devleti bunların hızla artmasını amaçlamaktadır. Bu iki arasındaki farkın Küba’nın 21. yüzyıldaki gelişimi açısından ne anlama geldiğini Küba hakkında bir sonraki yazımızda göreceğiz.
Okura bu alanlarda yapılan yasal değişiklikleri bir örnekle anlatalım. Eskiden Küba vatandaşları için yurtdışında 24 aydan fazla bulunmama sınırı varken (yani Küba’dan şu ya da bu şekilde ayrılarak, diyelim Miami’de iki yıl memlekete hiç dönmeden kalan Kübalılar, vatandaşlık haklarını yitirirken), şimdi bu sınır kaldırılıyor. Yılda toplam 180 gün Küba’da kalmış olanlar veya ülke ile “derin aile, iş, ekonomik veya mülkiyet bağları” olanlar (yeniden) yurttaşlık hakkını kazanabiliyor. “Daimî ikamet” statüsü çeşitli şekillerde kazanılabiliyor. Yeni mevzuat belki en önemli olarak bir de “yatırımcılar ve iş hayatı” başlıklı bir ikamet kategorisi getiriyor.
Daha fazla ayrıntıya ihtiyacımız yok. Bu kuşbakışı betimleme bize Küba devletinin gusano’lara ilişkin politikasını toptan değiştirmiş olduğunu gösteriyor. Miami’nin kurtçukları eskiden, Fidel döneminde Küba’nın düşmanı karşı-devrimciler olarak görülüyordu. Şimdi ise memlekete sermaye, know-how (iş yapma bilgisi), Amerikan pazarıyla ilişkiler, teknoloji ve başka ekonomik avantajlar getirecek, gelişkin Amerikan ekonomisiyle yoksul Küba arasında aktarma kayışı rolü oynayabilecek yurtsever unsurlar olarak ele alınıyor. Gusano’lara yurda dövizden çok daha fazlasını getirecek, ekonomiye kan taşıyacak “Alamancı” muamelesi yapılıyor.
Miami ve Hong Kong
Şimdi biraz uzun mesafeli bir yolculuk yapmalıyız ki Haziran’dan çok önce, ta Mart ayında kabul edilen bu göç, yurttaşlık, yabancılar hukuku “reformu”nu (ya da “karşı-reformu”nu) yerli yerine yerleştirelim. Dünya medyası sık sık “Küba yönetimi Çin modelini benimsiyor, piyasa ekonomisine geçmeyi kabul ediyor, ama kontrolün (aynen Çin’deki gibi) Küba Komünist Partisi’nde kalmasında ısrarcı” diyor. Bu tezde en ufak bir orijinalite yok. Özellikle 19 Haziran’daki uğursuz 176 önlemin Küba Komünist Partisi (PCC) hâkimiyetindeki Halk İktidarı Meclisi’nden oybirliğiyle geçtiğini göz önüne alırsak, PCC’nin Çin modelini toptan benimsemiş olduğunu görmemiz daha da kolaylaşır.
Ama Çin modeli diyenlerin ufku ekonomi ile politika arasındaki bu çatallaşma ya da ayrışma ile sınırlı. Mihail Gorbaçov modeli değil Deng Şiao Ping modeli. Oysa biraz önce sözünü ettiğimiz göç/vatandaşlık/yabancılar politikası PCC’nin Çin modelinin esas başka bir yönünden esinlendiğini apaçık ortaya koyuyor ama dünya bunu görmüyor. Ya da kendini yüksek analiz yapıyor sanan burjuva siyaset bilimcileri görmüyor. ABD devletinin emperyalist yöneticileri ise gördüğü, hatta bu meselenin bir parçası, hatta mucidi olduğu halde söylemiyor!
Çin usulü kapitalist restorasyonun Küba’yı etkileyen yanı devrimin fethetmiş olduğu alan dışında ayakta kalmış olan burjuvazinin (ya da küçük burjuvazinin) kapitalist restorasyonu perdelemek amacıyla işe koşulmasıdır. Önce bu meselenin Çin’de nasıl yaşandığına kısaca değinelim, sonra buradan Küba’nın çıkardığı derse geçelim.
Çin’de 1949 devrimi gerçekleştiğinde Mao yönetimindeki Çin Komünist Partisi’nin ulaşamadığı birtakım tarihî Çin toprakları vardı. Bunların en önemlileri, emperyalistlerin elinde oldukları için devrime dâhil edilemeyen Hong Kong ve Makao ile Çan Kay Şek güçlerinin sığındığı ve “Milliyetçi Çin” adıyla Çin Halk Cumhuriyeti’ne düşman bir sözde devlet kurduğu Tayvan adasıydı. Çin burjuvazisi zaten (Singapur’dan Malezya’ya) Asya’nın çok çeşitli ülkelerinde faal olan uluslararası bir ticaret ağına sahipti ama oralarda hâkim unsur değildi. Bu üç coğrafi alanda ise Tayvan’da ABD’nin askerî desteğiyle, Hong Kong ve Makao’da ise sırasıyla İngiliz ve Portekiz sömürgecilerinin yönetiminde, Çin burjuvazisi varlığını devam ettirecekti. Emperyalizmin hâlâ Tayvan’ın bağımsız bir ülke olduğunu iddia ettiğini herkes biliyor. Oysa Hong Kong’la başlayan (1997) ve Makao ile devam eden (1999) süreçte bu iki bölge Çin Halk Cumhuriyeti ile şöyle ya da böyle bütünleşti. Bu bütünleşme Çin’de sosyalizmin toprağından kapitalizmin fışkırmasında çok büyük bir rol oynadı. Ne yaşandığını Çin’in dünya çapında bir uzmanının kaleminden özlü biçimde dinleyelim. Burak Gürel yoldaşımız Çin’in 1978’de Deng Şiao Ping’in restorasyonist politikalarına teslim olduktan sonra sanayisinin ve kapitalist ilişkilerin coğrafi olarak neden önce belirli bölgelerde geliştiğini şöyle açıklıyor:
“1979 yılının sonunda Guangdong eyaletindeki Şencen (Shenzhen), Şantou (Shantou), Cuhai (Zhuhai) kentleri ile Ekim 1980’de Fucien eyaletindeki Şiamın (Xiamen) kenti özel ekonomik bölge ilan edildi. Şencen Hong Kong’a, Cuhai Makao’ya, Şiamın ise Tayvan’a yakınlığı nedeniyle seçilmişti, Şantou Çin diyasporasının önemli (eski) yurtlarından biriydi. Böylelikle dünyanın en büyük diyaspora sermaye gruplarından biri olan, önemli bir bölümü 1949’daki devrimden sonra ülkeden kaçan Çin burjuvazisi bu kez eski sınıf düşmanı ÇKP tarafından ülkeye davet ediliyordu. 1984’te aralarında Guangcou, Şanghay, Tiencin gibi önemli kentlerin bulunduğu doğu kıyısındaki 14 kent yabancı yatırımlara açıldı. 1988’de güneydeki Haynan adası ülkenin beşinci özel ekonomik bölgesi olarak belirlendi. 1990’da Şanghay’ın Pudong bölgesinde özel sermaye yatırımlarına açık devasa bir sanayi bölgesi kuruldu. 1993’te Yangze Irmağı deltasındaki Vuhan ve Çongçing gibi önemli sanayi kentleri yabancı yatırımcılara açıldı. Bu gelişmeler kapitalist restorasyonun deneme aşamasından derinleşme aşamasına evrildiğini gösteriyordu.” (vurgu bizim)
Bunlar arasında Hong Kong’un rolü olağanüstü önemlidir çünkü “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” Britanya, Batı’da Londra “City” olarak anılan borsası ne ise, zaman içinde Doğu’da da Hong Kong borsasını Asya’da kapitalizmin bir numaralı finans merkezi haline getirmişti. Hong Kong 1997 sonrasında “tek ülke, iki sistem” ilkesiyle özetlenen bir anlaşma ile Britanya tarafından Çin’e devredildikten sonra aynı ülkenin sınırları içinde “iki sistem” olarak nitelenen kapitalizm ile sosyalizm arasında kurulan metabolik ilişkinin hayati merkezi haline geldi.
Elbette burada ana rolü, özellikle Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olduğu 2001 yılından sonra ülkeye patlamalı biçimde akan emperyalist sermayenin borsa faaliyetlerinin önemli bir bölümünün Hong Kong’dan geçmesi oynamıştır. Ama özel olarak borsa, genel olarak finansal işlemler âlemi, aynı zamanda paranın kaynağının izinin kaybolmasını sağlayacak bin bir mekanizmanın işlediği bir ortamdır. İşte ürünlerin türevlere dönüştürüldüğü, her şeye, ama her şeye farklı yöntemlerle yatırım yapılabildiği 21. yüzyılın karma karışık finansal ilişkiler ağı içerisinde, Çin’in bürokrasisi de gerek kendisinin, gerek kamu işletmelerinin tedarikçisi, taşeronu, hizmet vereni olarak palazlandırdığı akrabalarının birikimlerini yeni, bütünüyle özel kapitalist karakterde yatırımlara dönüştürmenin bin çeşit yolunu bulmuş oldu. Hong Kong ve Makao, Tayvan ve Şantu, bürokrasinin maskesini fırlatarak burjuvazi olarak yeniden doğduğu bereketli topraklara dönüştü.
Karaip korsanları
Küba bürokrasisinin bugün, bütün farklılıklar saklı kalmak kaydıyla, ağabeyinden kapmaya, taklit etmeye, ayak izinden yürümeye heveslendiği mekanizmalar dizisi budur. Gusano toplumunun merkezî üssü Miami, bugün Hong Kong’un Çin’de kapitalizmin restorasyonunda oynadığı rolü Küba’da oynamaya hazırlanıyor. Bu rol, Küba’nın “saygıdeğer sosyalist bürokratları”nın sosyalist ekonominin hücrelerinde yarattığı özel mülkiyete dayalı ekonominin aklanmasıdır.
Benzerliğin ötesinde burada var olan hafif mizahî karşıtlığa da işaret etmeden geçmeyelim. Çin vak’asında anakarada bulunan devasa bir ülkenin kapitalistleşmesi, Hong Kong diye anılan coğrafi bölge sadece bir adadan oluşmasa da merkezi Hong Kong Adası’nda olduğuna göre bir adanın aracılığının katkısıyla olmuştur. Küba’da iş tersine dönüyor. Bu sefer kapitalistleşmesi söz konusu olan ülke, nüfusu 11 milyon civarında olan bir Karaip adasıdır. Buna karşılık, onu kapitalizme taşıyacağı beklenen ülke, Çin gibi nüfusu bakımından dünyanın en büyük ülkelerinden biri olmasa da kendi başına bütün bir kıtaya yayıldığı bile söylenebilecek bir devdir. Miami elbette onun 50 eyaletinden sadece biridir ama arkasında Amerika Birleşik Devletleri’nin her alandaki gücünü taşımaktadır. Karaiplerin korsanı ABD’nin korkunç açgözlü finans âlemidir. Bu seferki sürecin çok daha hızlı yaşanacağını öngörmek yanlış olmazdı. Ama mesele şudur ki Küba işçi sınıfı ve emekçilerinin tepkisinin ne olacağını bilmiyoruz.
Okur, “peki Miami’de bu işi görebilecek bir finans piyasası var mı, bir borsa var mı?” diye soracak olursa, cevabımız “evet var” olacaktır. Miami International Securities Exchange, ya da kısa adıyla MIAX.
Sadece “var” demekle de yetinmeyeceğiz. Okur sormasa bile söyleyeceğiz: İlk borsanın 1790’da (Philadelphia), bugün dünyanın en yüksek hacme sahip olan borsası New York Wall Street’in ise 1792’de kurulduğu, bugünlerde kuruluşunun ilanının 250. yılını kutlayan, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kapitalizmin anavatanı haline gelmiş olan bu ülkede Miami borsası MIAX kaç yılında kurulmuş dersiniz? 2012.
Bu geç kuruluş tarihinin konumuz açısından önemini de Küba’da kapitalizmin restorasyonunun tarihçesini anlatacağımız bir sonraki yazımıza bırakalım.