İran’dan sonra Küba

Sungur Savran 12 dk okuma
Küba

 

ABD ve İsrail’in İran’a karşı 28 Şubat’ta başlattığı saldırı, yaklaşık bir ay savaşla, iki ay “ne savaş ne barış”la geçti. Son bir aydır ise tam bir ârâf hali yaşanıyor. Amerikan halkının yoksul katmanlarının dışında herkes biliyor ki, İran bu savaşı politik anlamda kazandı. Amerika ve İsrail kaybetti. İsrail denen katil makinesi bunun acısını Lübnan halkından çıkarmak için elinden geleni yapıyor. Ama İsrail’in dış istihbarat örgütü Mossad üç yıl içinde, daha ilkinin hesabını vermeden, ikinci defa (ilki elbette Filistinlilerce El Aksa Tûfanı olarak adlandırılan 7 Ekim 2023 operasyonu esnasındaki gafletiydi) skandal düzeyinde bir hatayla devasa bir öngörü hatası yaptığı için, ABD-İsrail ittifakı İran’dan kuyruğunu bacağının arasına kıstırarak dönüyor. Mossad’a göre savaş başlayınca halk isyan edecek ve İslam Cumhuriyeti çökecekti. Oysa İslam Cumhuriyeti, çok sayıda önderi (en başta eski Büyük Rehber Hameney) katledilmesine rağmen ayakta kaldı, üstelik bizim daha önce de Haziran 2025’teki 12 Gün Savaşı sırasında belirttiğimiz gibi muhalif güçler rejime karşı ayaklanacağına bir vatan savunması cephesinin oluşumuna katkıda bulundu.

Ama Batı Asya’da İran tehlikeyi savuştururken gözler bu sefer Batı yarımküresine, Karayip denizinde ABD’nin Florida eyaletinden sadece 150 kilometre uzakta bulunan ve dünya halklarının esin kaynağı olan Küba işçi devletine dönüyor. ABD’nin Küba’yı nasıl çökertmeye girişeceği belli değil, hâlâ birden fazla değişik yöntem olasılık olarak duruyor. Küba bürokrasisinin ABD tehdidine karşı ne tavizler vereceği de çok tartışılacak bir nokta. Son ekonomik önlemleri, bu konuda yazacağımız bir sonraki yazımızda ele alacağız. Ama ABD’nin adaya saldıracağı ve işçi devletini savaşla ya da içinden sinsi yöntemlerle yıkmaya çalışacağı kesin görünüyor.

“Geri dönerken Küba’da bir mola verecekler”

Haziran başında Trump, ABD askerinin İran’dan dönerken Küba’da “kısa bir mola” vereceğini ileri sürdü. Zaten rejim “bir tür çökmüş durumda” idi. İşini kolayca bitireceklerdi.

Trump ve adamları Küba’nın kolay yem olmadığını bal gibi biliyor. Bu yüzdendir ki ABD, Venezuela başkanı Nicolas Maduro’yu kaçırdıklarından ve yardımcısı Delcy Rodriguez’in işbirlikçi çizgisi sayesinde ülke üzerinde hâkimiyet sağladıktan hemen sonra Küba’ya on yıllardır uyguladığı ambargoyu görülmemiş bir abluka düzeyine yükseltme yoluyla Küba’nın petrol ithalatına bütünüyle son vererek doğan enerji krizi aracılığıyla hayatın akışını durdurmakla yetinmedi. Ayrıca ülke yönetimini çok çeşitli görüşmelerle teslim almaya çalışıyor o zamandan beri.

Önce Fidel Castro’nun kardeşi olan, kendisi de devrimin komutanlarından olan ve Fidel’in 2013’teki ölümünden sonra ülkenin başkanlığını devralmış olan Raúl Castro’nun, “Raulito” takma adıyla tanınan torunu ile görüşmeler yürüttü Trump yönetimi. Ancak anlaşıldığı kadarıyla bu amaca ulaşmaları için yeterli olmadı ki ardından Başbakan Yardımcısı ve Ticaret ve Yabancı Sermaye Bakanı Oscar Pérez-Oliva ile görüşmelere girişti. Bu görüşmelerin amacı, iddialara göre, Küba yönetiminin “reformlar yoluyla piyasa ekonomisi”ne açılması ve Küba Komünist Partisi’nin siyasi alandaki tekeline son verilmesiydi.

Mayıs ayında görüşmeler başka bir düzeye yükseldi: CIA’nın başkanı John Ratcliffe 14 Mayıs’ta başkent Havana’ya gitti. Haber kaynakları Ratcliffe’in yanında Venezuela Başkanı Maduro’yu kaçıran ekipten gayri nizami harp uzmanı bir elemanın da bulunduğunu duyurdu. Bunun Küba’ya aba altından sopa göstermek anlamına geldiği açıktı. Yine aynı dönemde Küba’nın 300 adet saldırı dronu satın almış olduğuna dair bir söylenti çıkarıldı. İddiaya göre Küba, bu dronlarla Küba adasının bir bölümünde olan ABD üssü Guantánamo’ya, Florida’daki Key West tesislerine ve Florida’nın tamamına saldırmayı planlıyordu. Ayrıca Havana’da İranlı askerî danışmanlar bulunduğu ileri sürüldü. Nihayet, Rusya ve Çin’in Küba’da ABD’yi dinlemek için sinyal istihbaratı “signal intelligence” (kısaltmasıyla Sigint, Türkçesiyle “sinyal istihbaratı”) tesisleri kurarak ABD’den hassas istihbarat toplamakta olduğu iddia edildi.

Nihayet 20 Mayıs’ta ülkenin eski başkanı, ama 95 yaşında hâlâ ülkede iktidarın manivelaları üzerinde nüfuz sahibi Raúl Castro hakkında, bir ABD savcısı tarafından, çok uzun yıllar önce (1995’te) henüz Savunma Bakanı iken, Küba üzerinde uçakla sürekli uyarılara rağmen casusluk işlevi görebilecek şekilde dolaşan iki kişinin vurulması için emir verdiği suçlamasıyla iddianame düzenlendi. Bu tür bir hukuki adımın halen New York’ta sıradan bir mahkemede yargılanmakta olan Maduro’nun durumu ile benzerliği elbette çarpıcıdır.

Raúl Castro’nun böyle bir iddianame ile sıkıştırılmasında ilk akla gelecek olan, ABD’nin onu, aynen Venezuela başkanı Maduro’ya yaptığı gibi, kaçırmayı ve adi suçlu gibi kendi mahkemelerinde yargılamayı planlamakta olduğu türü bir olasılıktır. Ama başka bir açıdan bakıldığında, ABD başta torunu vasıtasıyla muhatap olduğu Raúl Castro’yu kişisel olarak da sıkıştırarak taviz vermeye razı etme taktiğini de güdüyor olabilir.

Susma, sustukça sıra sana gelecek!

ABD’nin Küba’ya karşı uyguladığı bu boğma operasyonu karşısında dünya devletler sisteminin verdiği tepki, “demokrat” hükümetler ya da “çok kutupluluk” türü gevezeliklerle oyalananlara nice teorik argümandan daha keskin bir uyan borusu olmuştur. Dünya sistemi ABD’nin Küba’ya karşı izlediği ve büyük devletin küçüğe, güçlü devletin göreli olarak zayıf olana karşı izlediği zalim politikalar galerisinde utanmazlık yarışına girebilecek tıynette olan politikasına karşı bütünüyle suskun kalmıştır.

Önce, Rusya ve Çin’in kapitalist devletler olarak Küba işçi devletinin yıkılmasına yönelik bu önlemleri sessizce izlemekte olduğunu vurgulamak gerekir. Evet, Rusya Mart ayında, yani petrol ablukasının başlamasından iki ay sonra bir tanker petrol sevk etmiştir Küba’ya. Ama o zamandan bu yana üç ay geçmiş olduğu halde bir daha parmağını kıpırdatmamıştır. Çin ise en ufak bir girişimde bulunmamıştır. Küba’da halkı işçi devletine karşı infiale sürükleyecek bir durumun ABD tarafından bilinçli olarak adım adım yaratılmasına bu iki güçlü devlet seyircidir. Bunun karşılığında Trump’ın politikası, liberallerin çenesini çok yoran bir politikadır. Ukrayna’da Rusya’nın elini ABD Demokrat Partisi’nin ve Avrupa liberallerinin bıraktığından çok daha serbest bırakmak. Çin’in ağzına Tayvan konusunda bir parmak bal çalmak. Özellikle Çin’in hâlâ sosyalizmi inşa etmekte olduğunu hayal ederek onun ardında sıralanan sosyalist odakların gelecekte bu yaklaşımlarından çok pişman olmaları ihtimalini, bu örnekten hareketle yeniden düşünmeleri tavsiye edilir.

Sosyalist hareket içinde, Rusya ve Çin temelli bir “çok kutupluluk”tan, bunun Rusya’da ve bizdeki ana biçimi olan “Avrasyacılık”tan, daha geniş ölçekte BRICS’ten vb. medet umanların yanı sıra bir de sosyal demokrasinin “demokrat” kanadına tutunmaya çalışanlar vardır. Bunlar, emperyalist kamp içinde dönem dönem kendilerine uygun birtakım önderler bulur ve sabah akşam onların adlarını sayıklarlar. Bu, kendilerinin sosyalistler olarak işçi sınıfının bağımsız politikası konusunda hiçbir adım atmamalarının mazeretlerinden biri haline gelir. Bu sosyal demokrat kahraman, Finlandiya’nın artık adı bile hatırlanmayan, üç başka kadın parti lideriyle el ele bir hükümet kurduğu için göklere çıkarılan eski kadın başbakanı olabilir; Kanada’nın emperyalist madencilik yağmasını hükümetinin yarısını kadınlardan seçerek perdelemeye çalışan eski başbakan Justin Trudeau olabilir; Yeni Zelanda’nın diğer Anglo-Sakson ülkeler hükümetlerinden (ABD, Britanya, Kanada, Avustralya) az daha insani bir yüze sahip eski başbakanı Jacinda Ardern olabilir; nihayet günümüzde ABD’nin İran politikasına karşı aktif bir muhalefet yürüten İspanya başbakanı Pedro Sánchez olabilir. (Bu erkeklerin hepsinin yakışıklı, kadınların hepsinin alımlı olmasına da dikkat çekmek gerekir. Bunlar iyi paketlenmiş reklam yüzleridir aynı zamanda.) Bugün bu tür sosyal demokratlar bir-iki açıklama ve toplantı dışında Küba konusunda ABD’nin boğma planına karşı herhangi bir muhalefette bulunmamıştır.

İşçi sınıfı bağımsızlığı temelinde gerçek bir sosyalizmi inşa etme çabasından uzak duran sosyalistlerin son sığınağı da “Üçüncü Dünya” ya da “Küresel Güney” olarak anılan emperyalizmin hâkimiyeti altındaki ülkelerde, “ilerici” hükümetlere umut bağlamaktır. Bugün Latin Amerika’da Trump’ın taklidi politikacılar (Arjantin’de Milei, Salvador’da Bukele, Şili’de Kast, şimdi Kolombiya’da Espriella vb.) mantar gibi çoğalıyorken sayıca pek az kalan bu “ilericiler” de Trump’ın Küba politikası karşısında bir-iki homurtu dışında hiçbir ses çıkarmamaktadır. Bu, özellikle Latin Amerika tarihinin en sahte kahramanı Brezilya başkanı Lula ile Meksika’nın sözde solcu başkanı Scheinbaum için geçerlidir. Sözü edilen iki ülke Latin Amerika’nın iki devidir. ABD’nin Latin Amerika’da (örneğin Haiti’de) kurduğu gerici düzeni askerî birlikler aracılığıyla korumak gerektiğinde “barış gücü” kurdurttuğunda Brezilya’yı bunun başına getirmesi, bu ülkenin Latinler arasındaki gücünün nişanesidir. Ama iş ilerici davalara gelince Brezilya (Lula dönemi de dâhil) sus pus olmaktadır. Küba meselesi de böyle olmuştur. Bir tek Kolombiya’nın eski gerilla başkanı Gustavo Petro gerçek protesto sesleri çıkarmıştır, ama kendi ülkesinde bile solun durumu zayıf olduğundan daha ileri giden bir şey yapmaktan imtina etmiştir.

Her kim, Küba’nın kaderini değiştirmek için uluslararası devletler sisteminden ve Birleşmiş Milletler’den medet umuyorsa, ondan ne Küba’ya ne de kendine hayır gelecektir.

Bütün ülkelerin sosyalistleri, Küba için birleşin!

Dünyada bürokratik bir yozlaşmaya maruz kalmış da olsa “işçi devleti” olarak anılabilecek iki ülke kaldı: Kuzey Kore ve Küba. “Tek ülkede sosyalizm”i, “tek hanedanda sosyalizm” haline çeviren, ayrıca dünyanın geri kalan coğrafyaları için bir muamma görünümü taşıyan Kuzey Kore başka bir tartışmanın konusu. Küba ise, bugün dünyanın her yerinde sosyalizm için mücadele etmekte olan proletarya güçlerine ve büyük ezilen kitlelere 20. yüzyıl sosyalizminin milyarlarca insana vermiş olduğu umuttan son kalan kırıntıları sunuyor. Küba’da da ayrıcalıklı bir bürokrasinin kapitalizmin restorasyonu yolunda uzun yıllardır çaba gösterdiği, son dönemde ABD’nin yarattığı felaket ortamında bu yolda yeni adımlar attığı açık. Ama henüz süreç tamamlanmadı. Küba’da işçi devletinin korunmasının son şansını kullanmak gerekiyor.

Şu ya da bu karakterdeki burjuva rejimlerini veya hükümetlerini Küba’nın yardımına koşmaya teşvik etmekle yetinmek bu son şansın da harcanması anlamına gelecek. Yapılabilecek tek şey, dünya çapında birbirinden her konuda ayrılsa bile bir işçi devletini savunmada birleşebilecek bütün ülkelerden bütün sosyalistlerin bu konuda bir araya gelerek Küba’yı Trump saldırısından korumak üzere örgütlenmesidir. Bunun son tahlilde bu yıl 90. yıldönümünü yaşamakta olduğumuz İspanya iç savaşında olduğu gibi “Uluslararası Tugaylar”ın kurulmasıyla taçlanması kaçınılmaz görünmektedir. O yüzden bu konuda daha ilk yazımızdan işin bu yanına değindik, “Uluslararası Che Guevara Tugayları” için çağrı yaptık. Ama başlangıç noktası o değildir. Dünya çapında Küba işçi devletini korumak için devasa bir kampanya başlatmaktır.

Filistin davası etrafında birleşmek ezilen uluslara sahip çıkmanın güncel simgesidir. Küba’ya sahip çıkmak proleter davasına, sosyalizme, komünizme sahip çıkmanın simgesidir. Devrimci İşçi Partisi’nin sözcüleri Filistin’in bir “parola” olduğunu söylerler hep. Küba da 21. yüzyılın ikinci çeyreğinin başında sosyalizmin “parola”sı olmalıdır.

Bu iki halkın emperyalizme (ve Filistin vak’asında Siyonizme) karşı zaferi, dünya işçi sınıfının ve ezilen halklarının yeniden ayağa kalkmasının yolunu döşeyecektir.

ABD ABD emperyalizmi ABD İran savaşı işçi devleti Emperyalist abluka Donald Trump sosyalizm küba israil