Merhaba arkadaşlar, ben Çanakkale Dardanel’de çalışan bir kadın işçiyim. Geçtiğimiz günlerde fabrikadaki yöneticiler sabah ve gece vardiyasındaki balık temizleme bölümü işçileri ile dolum bölümü işçilerini balık temizleme bölümünde toplayıp konuşma yaparak 4 saatlik mesaiyi dayatmaya çalıştılar. Bunun üzerine et hazırlama bölümünde çalışan kadın işçiler olarak iş bıraktık. Bölümün dışarısında görüşmeye gelen fabrika müdürleri bizi ikna etmeye çalıştı fakat sözleri kadınları daha çok öfkelendirdi. İşçilerin çalışma koşullarının hiç göz önünde bulundurulmadığını apaçık bir şekilde gördük. Bazı açıklamaları şöyleydi: "İşiniz var diye şükredin", "Fabrika için fedakârlık yapmalısınız", "İstanbul'da fabrikalar kapatılıyor, işsiz de kalabilirsiniz" diye göz korkutmaya yönelik sözler söylediler. Bu konuşmaların ardından geri adım atmadık. Bir buçuk saat boyunca çalışma alanına dönmeyen işçiler, gece vardiyasındaki işçilerle birlikte iş yerini terk edip servislere dağıldılar. Yönetim, işçilerin kararlılığını ve geri adım atmadığını görüp dört saatlik mesai dayatmasından vazgeçti; hâlihazırda devam eden iki saatlik mesai uygulamasına devam edildi. İşçilerin birlik olduğunda hiçbir engeli tanımadığını bir kere daha görmüş olduk.
İşçilerin isyanına sebep olan tek şey mesai dayatması değil. Özellikle ambalaj ve balık temizleme bölümlerinde formen ve işçi başları tarafından işçilere yönelik değersizleştirme ve uygulanan mobbing hakarete ve işçinin üzerine yürünecek boyutta. Bundan dolayı işçiler hiçbir problemlerini dile getiremiyorlar. Bu problemlerden ilki, işçilerin riskli çalışma ortamlarında iş güvenliği olmadan çalıştırılmasıdır. Ağır iş gerektiren yerlerde tüm sorumluluk işçilere bırakılıyor ve bu sorunun çözülmesi için bir iyileştirme yapılmıyor. Et hazırlama bölümünde balık temizleme başına verilen primlerden ve kilo sınırlarından dolayı kadınlar olarak mola ve insani ihtiyaçlarımızı yerine getiremiyoruz. Bu durum, 10 saatlik çalışma koşulları içerisinde kadınların yemek dışında neredeyse kesintisiz çalışmasına neden oluyor. Performans dayatmasının mola süresini azaltması yetmiyormuş gibi, bazı mola alanlarında işçiler oturmasın diye oturak konulmuyor. Saatlerce ayakta çalışmamıza rağmen beş dakika dizlerimizi dinlendirmemize bile müsaade edilmiyor. Hem ağır çalışma koşulları hem de sürekli dayatılan mesailer işçilerin yaşam koşullarını ciddi bir şekilde etkiliyor.
Bir diğer yakıcı sorun ise fabrikada balığın bitmesi veya fabrikanın tatile girmesi gibi durumlarda işçilerin ücretli izne çıkarılmasına rağmen bu sürelerin işçilerin yıllık izninden düşürülmesidir. Fabrikada yıllık izni -15 ile -25 gün arasında değişen çok sayıda işçi var. Bir işçi işini bırakmak istese dahi fabrikadan borçlu bir şekilde ayrılmaya zorlanıyor. Özellikle balık temizleme bölümü dışında çalışan kadın işçiler kendi bölümlerinde iş olmadığı zamanlarda kendilerine sorulmadan farklı bölümlere yollanıyor; kendi bölümlerine iş geldiğinde ise apar topar getirilip çalıştırılmaya devam ettiriliyorlar. Fabrikada yıllık izin hakkının patron tarafından gasp edilmesinin yanı sıra, işe gelmediğin bir gün için iki günlük kesinti yapılması söz konusu. Söz gelimi işe gelmediğimiz iki gün, dört günlük kesintiye tekabül ediyor. İşçinin emeğinin yok sayılması yetmezmiş gibi kırk beş dakikalık mola süresini birkaç dakika geçirme gibi bir durumda primlerin kesilmesi söz konusu. Bunların yanı sıra rapor aldığın gün ücretinin verilmemesi ve maaşın belli bir kısmının vergi kesintisine uğraması gibi pek çok uygulama, işçinin hâlihazırda açlık sınırında olan maaşının bunun da altına düşmesine sebep oluyor.
Geçtiğimiz senelerde sipariş olmaması gerekçe gösterilerek çok sayıda işçi işten atıldı. Şimdi ise siparişler var diye yeterli sayıda olmayan işçiye fazladan iş dayatması var. Fabrikada işçiyi güvence altına alacak ve söz sahibi yapacak bir sendikanın olmaması işçilerin durumunu her gün daha da kötüleştiriyor. Hiçbir hak kendiliğinden kazanılmamıştır; haklar bir mücadele sonucunda elde edilmiştir ve işçilerin kurtuluşu da ancak işçilerin birlikte mücadelesinden geçmektedir.
Bu yazı Gerçek gazetesinin Eylül 2026 tarihli 204. sayısında yayınlanmıştır.