Kısaca “çerçeve yasa” olarak takdim edilen, resmen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” adıyla TBMM’ye sunulan, özünde bir “petrol açılımı” düzenlemesi olan kanun teklifi 467 kabul, 87 ret, 7 çekimser oy ile kabul edildi. Bu büyük mutabakat tablosunun arka planında halkın barış ve çözüm beklentisi yer almıyor. Tam tersine sömürgeci burjuvazinin, kendi yayılmacı çıkarlarını “barış ve çözüm” kisvesine sokup dayatan hegemonyasını görüyoruz. Zira görüntüdeki tüm tartışmalar ne kadar sert biçimler alırsa alsın, eninde sonunda mevcut sürecin gerçek amacını ve sınıfsal karakterini gizlemektedir. Her şey hayali bir barış ve çözüm sürecinin eksikleri ve tutarsızlıkları başlığı altına sıkıştırılmaktadır. Devrimci İşçi Partisi sürecin en başından itibaren bu yaklaşımı reddetmiş ve süreci sömürgeci burjuvazinin sömürgeci ve yayılmacı çıkarlarına dayanan, İkinci Cumhuriyetçi projenin güncel bir sürümünü içeren, emperyalizmin ve Siyonizmin bölgesel planlarıyla uyumlu bir petrol açılımı olarak tanımlamıştır.
“Terör”, “barış”, “çözüm” vb. kavramların havada uçuştuğu bir ortamda açılımı tanımlamak için adından hiç bahsedilmeyen “petrol” sözcüğünü kullanıyoruz. Çünkü süreci başlatan ve yürüten esas aktörler açıkça istibdadın unsurlarıdır. Bu aktörlerin geçmiş politikalarına ve pratiklerine baktığımızda, bilhassa da sürecin öne çıkan figürü Bahçeli açısından ele aldığımızda “Kürt sorununun çözümü” ve “barış” gibi bir motivasyon aramak, sadece politik gerçekliğe değil hayatın olağan akışına da aykırıdır. Ancak ilk defa “açılım” yapılmıyor. Daha önce de devletin savaş politikalarının önde gelen savunucuları ve yürütücüleri birden fazla defa bu tür girişimlerde bulunmuştu. Bu açılımların “çözüm” kisvesi adı altında Kerkük ve Musul’un enerji kaynaklarına ulaşmaya yönelik yayılmacı bir planı içerdiği çoğu zaman gizlenmedi. Turgut Özal 1991’de anneannesinin de Kürt olduğunu söyleyip, federasyon dahil farklı modellerin tartışılabileceğini söylerken aynı zamanda, ABD’nin Irak’a yönelik emperyalist savaşına ortak olarak Kürtlerin hamisi sıfatıyla Musul ve Kerkük’e ulaşmanın peşindeydi. Sloganı meşhur “bir koyup üç alacağız” idi! 2000’li yıllarda eli kanlı kontrgerilla şefi Mehmet Ağar, “dağda gezeceklerine düz ovada siyaset yapsınlar” dediğinde de bir barış elçisine dönüşmemişti elbette. Mehmet Ağar, milliyetçi çevrelerden gelen eleştirilere şöyle cevap veriyordu: “Ben Diyarbakır’ı vermeye değil Musul’u almaya çalışıyorum…” Dönem 10 yıl sonra yine ABD’nin Irak’a saldırdığı dönemdir. Bu sefer ABD Irak’ı işgal etmiş, Kuzey Irak’ta özerk bir Kürdistan kurulmuş, Kürtleri himaye ederek Musul’u alma planları yine depreşmiştir.
Ve şimdi yine dönem, ABD’nin saldırdığı bir dönemdir. ABD ve İsrail’in yıllara yayılan saldırıları, işbirlikçi rejimlerin mezhepçi kışkırtmaları altında bölge, Suriye’den İran sınırına kadar hallaç pamuğu gibi atılırken, bir kez daha yayılmacı planlar depreşmiştir. Bu sefer parola Türk-Kürt-Arap ittifakıdır. Erdoğan bu ittifakın tarihte “kılıç şakırtıları ile” barış getirdiğini söylerken, Bahçeli ise “81 Düzce 82 Kerkük 83 Musul” sloganını dilinden düşürmemektedir. Tüm bunlara, bu sürecin Kürt tarafında yer alan Öcalan’ın da uzun yıllardır “Türkiye’yi Ortadoğu’da büyük güç yapma” perspektifiyle Türk-Kürt ittifakını savunması (zaman zaman Yavuz Sultan Selim’e referans yapacak kadar ileriye giderek!) da eklendiğinde, tablo netleşmektedir.
Yayılmacı politikalar kişilerin ya da partilerin münferit projelerinden kaynaklanmıyor. Türkiye tekelci ve sömürgeci burjuvazisinin çıkarlarının, mevcut sınırları aşmasının bir ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Anayasa tartışmaları da bu sınırları genişletmenin bir gereği olarak bir türlü gündemden düşmüyor. İster İkinci Cumhuriyet isterse sivil Anayasa adıyla paketlensin “eyalet sistemi, federasyon, özerklik, yerel yönetim reformu vb.” Kürt sorununun çözümünün değil, Musul ve Kerkük’ü Türkiye’ye katmanın modeli olarak tartışmalara giriyor. Kürt kimliğinin anayasal olarak tanınması ise Türk-Kürt eşitliğinin değil Kürtleri himaye edebilmenin bir gereği olarak gündeme dahil oluyor. Türkiye’nin sınırlarını belirleyen Lozan antlaşmasıyla 100 yıllık hesaplaşma siyasal İslamcıların yaydığı “gizli maddelerin süresinin dolması” dedikodusu yüzünden değil, sömürgeci burjuvazinin sınırlara sığmayan çıkarları dolayısıyla ısıtılıp masaya getiriliyor.
Dolayısıyla “Petrol açılımı” kavramı bizim bir yakıştırmamız değildir. Burjuvazinin dünden bugüne büyük bir ideolojik sis bulutu altında gizleyerek yürüttüğü projenin gerçek yüzünü teşhir eden bir tanımlamadır. Bu bağlamda ne dün ne de bugün süreci eksik ya da yetersiz görmüyoruz, petrol açılımına dün de bugün de sınıfsal bir perspektifle, enternasyonalist ve anti-emperyalist bir işçi sınıfı siyaseti güderek karşı çıkıyoruz.
“Yetmez ama evet” politikası yine gerici bir rol oynuyor
Sadece 467 kabul oyu değil, 87 ret oyu da bu hegemonyanın bir parçası. Firesiz hayır oyu veren İyi Parti petrol açılımının meclis içindeki resmi muhalefeti rolünü oynamaktadır. İyi Parti’nin şovenist itirazı sömürgeci burjuvazinin yönelişinin bir parçasıdır. “Barış ve çözüm” ambalajı ile çelişki içinde, ama petrol açılımının politik içeriği ve dayandığı sınıfsal çıkarlar ile tam bir uyum içindedir. Özgür Özel’in, Yeni Parti adına resmen yasaya destek açıklayıp, milletvekillerini temsil ettikleri seçim bölgesindeki halkın tepkilerini gözetmeye çağırması; bu şekilde meclis grubunu serbest bırakma politikası da öyledir. Yeni Parti’den gelen ret oylarının çokluğu “petrol açılımı” yasasını zayıflatmıyor, tam tersine daha da güçlü hale getiriyor. Bu yasaya dair “olumsuz görüşler ne kadar çok olursa olsun, bu girişimin karşısında durulamaz” fikri perçinleniyor. Özgür Özel “bu yasaya ‘hayır’ deme hakkına en çok biz sahibiz ama bu hakkı milletin barış hakkının önüne koymayan da bizleriz” sözleriyle petrol açılımına giydirilen barış projesi ambalajını tamamlamış, kurdeleyle bağlayıp üzerine de bir fiyonk atmıştır. Ne yazık ki meclisteki sosyalist vekiller de yaptıkları tüm eleştirilerin ardından firesiz “evet” oyu vererek bu ambalajın kenar süsleri olmuşlardır.
Tutarsızlık eleştirisinin tutarsızlığı: Petrol açılımının demokrasi gerektirdiği de nereden çıkıyor?
Bu süreçte bir dizi eleştiri sıralayıp daha sonra Kürt sorununun çözümü namına yetmez ama evet tutumu alma, “demokrasi” doğrultusunda eleştiriler sıralayıp sürecin bu açıdan tutarsızlığına vurgu yapma ve bu doğrultuda sürece demokratikleşme doğrultusunda müdahale etme yaklaşımı son derece yaygın. Bu yaklaşımların gerçeklikle bağı yoktur. Süreç hiçbir aşamada Kürt sorununun çözümüne bağlanmamıştır. Sadece istibdad cephesinin “terörsüz Türkiye” tanımından bahsetmiyoruz. Öcalan da sürecin en başında Kürt sorununun çözülmüş olduğunu ilan ederek kurucusu olduğu hareketin tasfiyesini savunmuştur. Hal böyle iken mevcut süreçte, Kürt sorununun çözümüne dair maddeler aramak, bulamayınca eleştirmek manasızdır. Sömürgeci burjuvazinin yayılmacı çıkarlarının ve devletin Kürt hareketine yönelik silahlı örgütlenmeyi de aşan, daha geniş bir tasfiye dayatmasının, “demokrasi” ve “demokratikleşme” gerektireceğini varsaymak da mantıksızdır. Devrimci İşçi Partisi olarak sürecin başında 25 Haziran 2025 tarihli “Açılımın gerçek yüzü ve sınıfsal karakteri: Neye karşıyız? Neden karşıyız?” başlıklı Merkez Komitesi açıklamamızda, “istibdadın koyulaşması Bahçeli’nin başlattığı açılımla çelişki içinde değildir, aksine bu açılımın bir gereğidir. Bu sürecin devamında da aynen sürdürülecektir.” tespitini yapmıştık.
Gelişmeler ortadadır. Bilhassa açılım süreciyle CHP’ye yönelik baskıların ve hukuksuzlukların çelişkili olduğunun iddia edilmesinin kendisi çelişkidir. Zira yine aynı bildiride belirttiğimiz ve öngördüğümüz şekilde: “CHP ve liderleri sürece karşı oldukları için değil, sürecin yürütülmesinde, istibdad cephesinin yerine Kürt hareketinin alternatif partnerleri olma potansiyeli gösterdiği için hedeftedir. Dolayısıyla CHP, Erdoğan’ın onlara hitaben ‘normalleşmeleri şart’ dediği çizgiye çekilmediği sürece istibdadın baskıcı ve keyfî yönetim uygulamaları, yargının, polisin ve askerin bu doğrultuda bir sopa olarak kullanılması devam edecektir. Bir kez daha görüyoruz ki istibdadın baskısı sürece aykırı değildir, sürecin bir parçasıdır.”
Bir muamma olarak silahların susması: Çerçeve yasa barış olasılığını değil savaş riskini artırıyor
Hal böyle iken çerçeve yasada son derece kısıtlı ve koşullu infaz düzenlemelerinden hareketle, ülkede istibdadın siyasi rehinesi konumundaki tüm politik tutsakların durumunu gündeme getirmenin, iler tutar bir yanı yoktur. Kaldı ki spesifik olarak PKK’ye silah bıraktırma sürecine yönelik tasarlanmış bir projenin başka siyasi davalara doğru genişletilmesini savunmak sadece mantıksız değil, aynı zamanda bilhassa devrimci, sosyalist politik tutsaklar açısından utanç verici olur! Nitekim münferit bazı yorumlar dışında Türkiye sosyalist hareketinden böyle bir tutum çıkmamıştır ve çıkmayacaktır da. Her şey “petrol açılımı”nın sınıfsal içeriğine ve mantığına tabidir. O kadar ki petrol açılımına en baştan angaje olan Öcalan’ın ve daha sonradan sürece açık destek açıklayan Demirtaş’ın pozisyonları dahi sürecin ilerletilmesinin bir gereği değil sonucu olarak tanımlanmaktadır. PKK’nin silah bırakması sürecinin MİT ve MGK tarafından teyidinin ardından bu isimlerin durumu ancak yeni düzenlemelerle gündeme gelebilecek durumdadır. Silah bırakacak olan PKK tarafından gelen açıklamalar, sürecin başından itibaren Öcalan’a süreci yürütmek üzere özel bir statü sağlanmasını şart koştuğu, Bahçeli dahi bu doğrultuda bir “barış süreci ve siyasallaşma koordinatörlüğü” adıyla açık bir öneri yaptığı halde, somut bir adım atılmamıştır. Bunun anlamını doğru kavramak gerekir. Sonuçta silahları bırakacak olan PKK’nin bugüne kadar “ancak bu koşulda olur” dediği şart yerine getirilmeden süreç ilerlemektedir. Üstelik 6 aylık bir zaman tahdidi konmuştur. Dolayısıyla gelecek, ciddi sürtüşmelere gebedir ve süreç ilerledikçe gizli diplomaside müzakere yerine dayatmanın öne çıkacağı bir dönem önümüzdedir. Silahlı bir örgüte ancak silahla ve zor aygıtlarıyla dayatma yapılabileceğine göre, bizi bekleyen yakın geleceğin de barışçıl ve özgürlükçü bir ortam vaat etmediği herhalde açık olmalıdır.
“Silahların susmasına nasıl karşı çıkılabilir” safdilliği ile destek verilen sürecin, tam tersine, halihazırda silahların suskun olduğu bir ortamı ateşe verebileceğini dahi öngöremeyen bir körlük söz konusudur. Emin olabiliriz ki istibdad cephesinde böyle bir körlük söz konusu değil. Erdoğan NATO zirvesinde tüm emperyalist liderlere vermek için hangi hediyeyi seçti: Bir çiçek buketi mi? Zeytin dalları mı? Yoksa Magnum .357 mühimmatı kullanan işlemeli bir tabanca mı? Bahçeli’nin de daha önce Sırrı Süreyya Önder'e kabzesine altın kakma ile "SS" harfleri yazdırılmış Belçika üretimi Browning marka bir tabancayı hediye ettiği ortaya çıkmıştı. Bu bölgede her türlü siyasette her türlü pazarlıkta, silahlar susmak şöyle dursun masanın üzerindedir… Başka türlü olsa MHP’den adını vermek istemeyen yetkili isimler ANKA haber ajansına konuşup: “Orta Doğu’nun derinliklerine indiğiniz zaman silah bırakmanın tam ve eksiksiz bir şekilde olmasını beklemek de çok realist bir bakış açısı değil” der miydi? Sürecin ana aktörlerinden Devlet Bahçeli mevcut çerçeve yasanın tamamen dışladığı isimleri gündeme getirerek “Demirtaş evine, Ahmetler göreve, Öcalan umuda” sloganını yinelemesinin, mevcut risklere dair devlet içinde farklı eğilimler olduğunun bir dışa vurumu olduğu açık değil midir?
Yarı-askerî rejimin içindeki taktik çelişkilere bel bağlanamaz: İyi polis kötü polis oyununa dikkat!
Bahçeli’nin bu tutumu hiçbir zaman barış, çözüm, demokrasi doğrultusunda bir politik eğilimin değil, yarı-askerî rejim içindeki bir kanadın askeri/istihbari bir gerçekçiliğin ifadesinden ibaret olduğu unutulmamalıdır. Bu anlamda “Demirtaş evine” diyen Bahçeli, “Can Atalay Silivri’ye” tutumundan vazgeçmiş değildir. Bahçeli’nin sloganı bir hukuk çağrısı değildir, yarı-askerî rejim içindeki fiili kilit konumunun bir yeniden ilanıdır. Sürece dair olası tıkanmalarda çözüm adresi olarak hukuki ve yasal süreçleri değil, yarı-askerî rejimin gayriresmi mekanizmalarını işaret etmektedir. “MHP/Bahçeli ve yarı-askerî rejimin bir kanadı, nüfuzu altına aldığı Yargıtay eliyle Anayasa Mahkemesi’ni pasifize etmiş durumdadır. Anayasa Mahkemesi’nin Can Atalay’la ilgili hak ihlali kararı yarı-askerî rejim koşullarında ‘fiilen’ uygulatılmamaktadır. Bu şekilde Bahçeli, yarı-askerî rejime dayanarak, Öcalan’ın umut hakkından faydalanmasını içeren sürecin yürütülmesinin tek gerçekçi alternatifi olarak kendini sunmaktadır.” (DİP Merkez Komitesi Bildirisi: Açılımın gerçek yüzü ve sınıfsal karakteri: Neye karşıyız? Neden karşıyız?, 25 Haziran 2025)
Yarı-askerî rejim içindeki taktik farklılıklardan demokrasi için fırsatlar aramak ölümcül bir halüsinasyon görmekle eşdeğerdir. İyi polis kötü polis oyununun artık filmlere konu olmuş işlevi bellidir. Bu oyunun tutuklunun iradesini esas kırdığı yer, kötü polisin davranışları değil, iyi polisin bu baskı ortamında tutuklunun güvenini kazanması ve kritik anda bizzat baskı uygulamaya başlaması ya da baskının en yoğunlaştığı anda ortadan kaybolmasıdır. Sürecin başından itibaren Bahçeli’ye düzülen övgüler, her konuşmaya başlarken edilen teşekkürler, onun devlet adamlığına yapılan güzellemeler düzen muhalefeti ve Kürt hareketi saflarında sıradan hale gelmiştir. Bahçeli’nin yarı-askerî rejim içinde temsil ettiği gerçekçilik en fazla “taktik” bir ayrıma işaret eder. Stratejik içerik “petrol açılımıdır” ve bu açılımın gereği olarak karşı tarafın iradesini kırmak gerektiğinde “iyi polis” kürsülere yağlı urganlar fırlatmaktan imtina etmeyecektir.
Gizli diplomasi sürecin eksiği değil, esası! Meclis sürecin aktörü değil, figüranı!
Bahçeli’nin inisiyatifiyle başlayan ve istibdadın bir devlet politikası olarak yürütmekte olduğu açılıma dair, sömürgeci burjuvazinin yayılmacı çıkarlarını teşhir etmeden getirilen hiçbir eleştirinin kıymeti yoktur. Bu tür eleştirilerin somut gerçeklikte bir karşılığı yoktur. Sürecin gerçek niteliğine değil, ideolojik sunuluş biçimine yönelik eleştiriler gerici petrol açılımını bir çözüm ve barış projesi olarak pazarlamanın birer aracı olarak kullanılmaktadır. Sürecin katılımcılık ve şeffaflık yönünden eleştirilmesi tam da böyledir. Bu eleştiriler sürecin asli unsurunun en başından itibaren “gizli diplomasi” olduğunu gizlemeye yaramaktadır. Süreç gizli başlatıldı, gizli yürütüldü, kanun teklifi gizli hazırlandı ve o kanun teklifinin kendisinde istihbarat örgütüne ve Milli Güvenlik Kurulu’na verilen merkezi rol, sürecin gizli devam ettirileceğini apaçık şekilde ilan ediyor. Bu yönüyle şeffaf olmayan, yani saklanan bir şey yok! Halen katılımcılık ve şeffaflık eleştirisi yapmanın anlamı nedir? Bugüne kadar tamamen gizli yürütülmüş olan süreci eleştirmenize rağmen baştan sona her aşamada destek verdiniz. Hatta komisyonun ikinci toplantısında MİT, İçişleri Bakanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı tarafından sunumların yapılacağı oturumun gizli oturum şeklinde yapılmasına ve tutanaklarının 10 yıl boyunca gizli tutulmasına evet oyu verdiniz. Demek ki bunu asli bir sorun olarak görmüyorsunuz ve yarın da destek vereceksiniz. Bu durumda aktörler neden gizli diplomasiden vazgeçsin?
Bu süreçte TBMM’nin bir çözüm mercii olarak öne çıkmasını savunarak geliştirilen eleştiriler daha gülünçtür! Sürecin hazırlık aşamasında meclise verilen rolün ne olduğu yeterince açıklığa kavuşmadı mı? Meclis komisyonunun raporundaki maddelerine dair hiçbir şeyin dikkate alınmaması bir eksiklik mi? Meclis komisyonuna biçilen rol en başından itibaren figüranlıktı. TBMM’ye biçilen rol ise noterlikten ibaretti. Roller oynandı. Komisyon figüranlığını yaptı TBMM de noterliğini… Böyle de devam edecek. Cumhur İttifakı’ndan kimse hiçbir aşamada aksini söylemedi. Başka türlü bir vaatte bulunmadı. Referanslar her zaman “devlet aklı”na yapıldı. Hiçbir zaman TBMM’ye belirleyici bir rol verilmedi. Sadece böyle bir hava estirildi. Şimdi de bu havaya ihtiyaç var. O sebeple mecliste bir izleme komisyonu kuruldu. Bu komisyonun yine bir yetkisi yok. Yine en ufak bir belirleyiciliği yok. Ama “devlet aklı” ve “gizli diplomasi” işlerken, halkı sanki bir çözüm süreci varmış gibi oyalama işini üstlenecek bir resmi kurum gerekiyordu ve kuruldu. Göreceğiz ki tüm “eleştirel destekçiler” yine “izlemek” üzere orada olacaklar. Sonra yine “eleştirecekler” ama baştan süreci bir petrol açılımı olarak değil “barış ve çözüm” süreci olarak tanımladıkları için barış ve çözüme karşı çıkmamak namına yine istibdadın adımlarını takip edecekler.
Halkların barışı ve Kürt sorununun çözümü için petrol açılımına hayır!
Oysa tüm gerçekler bize “karşı çıkılamaz” değil “karşı çıkılması zorunlu” bir projenin karşısında olduğumuzu göstermektedir. Kürt sorununun çözümü için, Kürt sorununun çözüldüğü yanlış ve temelsiz varsayımına dayanan, dolayısıyla Kürt sorununun inkârını yeni bir boyuta taşıyan bu sürece karşı çıkılmalıdır. Kürt yoksul ve emekçi halkı eşitlik taleplerinden vazgeçmedi. Kürt halkının baskıyla ve umutsuzluğa sürüklenerek ehvenişere razı edilmeye çalışılması, asırlardır ulusların ve dillerin tam eşitliğini bayrağına yazmış olan enternasyonalist sosyalistleri asla bağlamaz. Tam tersine Türk sosyalistlerinin Kürt halkının haklarını savunma görevini artırır. Bugün “silahların susması” bir propaganda sloganından ibarettir. Üçüncü Dünya Savaşı’nın, bir nükleer barbarlık olasılığını da içerecek biçimde kapıda olduğu bir dünyada ve savaşın en sıcak yaşandığı bölgedeyiz. Kaldı ki bugün halihazırda Türkiye’nin Kürt illeri, Batı Asya çapında silahların patlamadığı istisnai bir bölgedir. “Silahlar susacaksa” diye başlayan ajitasyon cümleleriyle “petrol açılımı”na destek ilan etmenin, halkı kandırmaktan başka anlamı yoktur.
Bugün istibdad cephesi, Türk-Kürt-Arap ittifakı sloganının altını “kınından çıkmış kılıçlar” metaforlarıyla doldururken, mezhepçi retoriği elden bırakmazken ve itina ile İran halkını kardeşlik ve ittifak perspektifinin dışında tutarken bir “barış” sürecinden bahsetmek safdilliktir. Silahların susturulması kisvesi altında silahların sömürgeci burjuvazinin yayılmacı çıkarları, emperyalizmin ve Siyonizmin bölgesel planları çerçevesinde kardeş halklara çevrilmesine kesin olarak karşıyız. Bizim referansımız ne Türk-Kürt köylülerinin can verdiği Osmanlı’nın fetihleridir ne Türk ve Kürt toprak ağalarına yaslanarak Ermenilere karşı kurulan Hamidiye alayları… Bizim referansımız, halkların, emperyalizme, Siyonizme, sömürgeciliğe karşı mücadeleleridir. Neden bir ittifak önermek için yüzyıllar geriye gidiyoruz da Batı Asya’nın yakın tarihine damga vuran mücadelelere referans veren bir Filistin-Kürt eksenini tartışmıyoruz?
Emperyalizmin ve Siyonizmin, Kürtleri İran’a yönelik haksız bir savaşın parçası yapmaya yönelik stratejisi ortadan kalkmış değildir. Türkiye’deki iktidarın bu stratejiye yönelik çekinceleri olması, hatta Trump’ı bu stratejiyi uygulamamaya ikna ettiğine dair haberler, tehlikeyi ortadan kaldırmaz. “Petrol açılımı” ile hedeflenen ve sömürgeci ve işbirlikçi karakter taşıyan Türk-Kürt ittifakı hayata geçirilirse, sözü geçen çekincelerin ortadan kalkması, İran’a karşı emperyalist ve Siyonist cepheyle aynı eksende buluşma ihtimalinin de kuvvetleneceği açıktır. İstibdadın Türk-Kürt ittifakı daha yeni Trump’ın alkış ve tezahüratları eşliğinde İran’a karşı kurulan Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan ittifakının bir parçası olarak kurgulanmaktadır. Bir barış değil, savaş açılımı ile yüz yüzeyiz. Karşıyız ve karşı çıkmaya devam edeceğiz.
Barış ve çözüm için petrol açılımına hayır!
Emperyalizme, Siyonizme, sömürgeciliğe karşı Türk-Kürt-Arap-İran halklarının ittifakı!
Kürtlerle barış! ABD’ye ve İsrail’e karşı savaş!
Emperyalist üslerden ve Siyonist İsrail’den arındırılmış, ulusların ve dillerin tam eşit olduğu Batı Asya Sosyalist Federasyonu için ileri!