Dünya kapitalizmi, sınıflar ve devletler arasındaki tüm ilişkileri karmaşıklaştıran, tüm sosyal ekonomik veya siyasi dengeyi bozan ve istikrarın yeniden tesisini şüpheli ve geçici hale getiren çalkantılarla sarsılmaktadır.
Dünya gelişmeleri, mevcut dönemde düzensiz, şiddetli zikzaklarla tanımlanmaktadır.
ABD emperyalizminin Irak’taki çıkmazı ve Irak bataklığından aşamalı olarak geri çekilmeye yönelik Baker–Hamilton raporundaki öneriler Bush ve Cheney’nin saldırgan tırmandırma stratejisiyle birlikte ilave 30.000 birliğin Bağdat’a gönderilmesi şeklinde cevaplanmış, bu tırmandırma amacına ulaşmakta açıkça başarısız olmuştur.
Siyonist İsrail ordusunun 2006 yılında Lübnan’daki yenilgisini, Siyonist rejimin en derin krizi ve rejimin siyasi-manevi çözülüşü takip etmiştir. Ve daha sonra birbirinden kopuk yaşamakta olan sivil Filistin halkına yönelik vahşi saldırılar, apartheid duvarının inşasının hızlandırılması ve Hamas’ı ve Gazze’deki halk direnişini kırmak için Abbas liderliğindeki El Fetih güçlerinin başarısız şekilde seferber edilmesi girişimi aracılığıyla Filistinlilerin ulusal davasını yok etme girişimleri bunu izlemiştir.
Avrupa’da çalkantılı istikrarsızlıklar her şeyden önce kıtanın politik kalbinde, Fransa’da, görülmektedir. 1968 Mayısından sonraki en büyük gençlik hareketi, yani İlk İstihdam Sözleşmesine (CPE) karşı sağcı hükümeti geri adım atmaya zorlayan Şubat-Mart 2006’daki kitlesel seferberliği, “68 Mayısının mirasını sona erdirme” sözü veren sağcı, popülist Sarkozy’nin seçim zaferi izlemiştir.
Bu istikrarsızlık ve sağa ve sola ani dönüşler, tarihi düşüş ve kriz içindeki bir sosyal sistemin, dünya kapitalizminin göstergeleridir. Maddi temelleri, kapitalist sistemin tüm çelişkilerinin birikmesi ve şiddetlenmesi nedeniyle zayıflamaktadır.
Çin ve Rusya’daki kapitalist restorasyon süreciyle bağlantılı olarak finans kapitalin küreselleşmesi, sistemik krizlerden uzak, uzun vadeli bir yolu açmadı, gerçek bir saatli bomba olarak işlev gören ve tüm dünyayı kapsayan bir borç okyanusu yarattı. 1997 Asya çöküşünden sonraki on yılda görülen sayısız balonun bazıları (örn. ABD tarihindeki en büyük konut finansmanı balonu) çoktan patlama sürecindedir. Merkez Bankalarının bankası Uluslararası Ödemeler Bankası yıllık raporunda, “1930’ların Büyük Bunalımına ve 1990’ların Asya krizine yol açan koşulların mevcut çerçevede yansımasını bulduğu” yönünde uyarı yapmaktadır (Daily Telegraph, Londra, 26 Haziran 2007). Hayali sermayenin devasa gelişiminin gösterdiği gibi aşırı birikim, spekülatörler ve burjuva asalaklardan oluşan finansal oligarşisi için bir lütuftan en kötü kâbuslarına dönüşmektedir.
Büyük açıklarla karşı karşıya olan, aşırı borçlu ABD ekonomisiyle küresel sermayenin en önemli birikim merkezi olarak hızla büyüyen Çin’i bağlayan eksen, 2000 yılındaki finansal şoktan sonraki yıllarda iyileşmenin itici gücü olarak çalışırken bugün, Çin borsasında 27 Şubat ve sonrasında 30 Mayıs 2007’de yaşanana benzer çöküşler nedeniyle sarsılmaya başlamıştır.
DEYK’in daha önce belirttiği üzere, 11 Eylül saldırıları bahane edilerek Bush yönetimi tarafından önce Afganistan’a, sonra Irak’a karşı başlatılan ve bugün daha fazla ülkeye yayılma tehdidi bulunan ipliği pazara çıkmış “teröre karşı savaş”, Soğuk Savaş sonrasının kaos dünyasında sistemin küresel krizinden bir çıkış yolu bulma ihtiyacından kaynaklanmaktaydı. ABD emperyalizmi her şeyden önce, yeni koşullarda ABD’nin şimdiki veya olası rakiplerine karşı dünya üstünlüğünü kurmak amacıyla petrol üreten Ortadoğu ve Orta Asya’nın siyasi haritasını yeniden şekillendirme ihtiyacı duymaktaydı.Altı yıl sonra bu dünya çapındaki emperyalist savaş kampanyası, acınası bir şekilde başarısızlığa uğramış durumdadır ve hem saldırgan hem de saldırgan olmayan ülkelerde rejim krizlerine yol açarak geri tepmektedir.
{mospagebreak title=2. Teröre karşı emperyalist savaş: büyük bir başarısızlık }
2. Teröre karşı emperyalist savaş: büyük bir başarısızlık
İşgal güçleri tarafından sivil halka yaşatılan büyük acılara, “gönüllü müttefikleri”ne ve paralı özel ordularına rağmen emperyalizm, Bağdat ve Kâbil’deki Yeşil Bölge’nin dışında (hatta içinde) herhangi bir bölgeyi etkili bir şekilde kontrol altında tutamıyor.
Afganistan’da ABD/NATO birliklerinin vahşi faaliyetleri, sadece gerillaların Güneydeki yeni direnişlerini durdurmayı başaramamakla kalmadı, Pakistan’da Müşerref rejimini ve Hint alt kıtasında durumu tamamen istikrarsızlaştırdı.Bu, Vietnam savaşı ve Watergate’ten sonra ABD’de yaşanan en kötü rejim krizidir. 2008 seçimleri ve Demokratların iktidara olası dönüşleri, bu krizi etkisiz hale getiremez çünkü Demokratik Parti’nin uluslararası programı, kılık değiştirmiş bir biçimde (askeri üsler) olsa da Irak’ın işgalinin devam etmesini desteklemekte ve Siyonizm’e desteğini sürdürmektedir. İki emperyalist parti arasında temel bir farklılık bulunmamaktadır. Ortadoğu, Latin Amerika, Avrupa, Rusya ve Çin’deki uluslararası yankıları muazzamdır. Amerika, kapitalist dünya ekonomisinin krizinin merkezi olmakla kalmamakta, siyasi krizinin de merkezi olmaktadır.
{mospagebreak title=3. Bir dönüm noktası olarak Gazze}
3. Bir dönüm noktası olarak Gazze
Alternatif bir kurtuluş programı öne sürmek üzere bir stratejik çizgi belirlemek için, Filistin’de, tüm bölgede ve uluslarası durumda kesin bir dönüşe işaret eden Gazze’deki son çarpıcı gelişmelere tarihsel bir perspektiften bakmak gerekir.
Filistin halkı bugüne kadar sürekli yinelenen bir dizi felaketten (Nakba) geçmiştir. Önce 1948’de Siyonist İsrail Devleti’nin kurulması. Sonra 1967’de 6 Gün Savaşları sonucunda Filistin topraklarının işgali tamamlandı. 1987’de halk İntifadasını durdurmak için yüz kızartıcı Oslo ‘barış süreci’ hayata geçirildi; bu da ezilenlere ‘Filistin Özerk Yönetimi’ liderlerinin suç ortaklığı ve ihanetiyle ezenler tarafından dayatılan düzmece bir “konsensüs” ile birbiriyle bağlantısız Filistin “bantustan”larından oluşan düzmece bir “mini-devlet” empoze etmeye çalışan yavaş çekim bir Nakba idi. Süreç başarısızlığa uğradı ve 2000’de El Aksa İntifadasının patlak vermesiyle sonuçlandı.
Filistin ulusal hareketinin siyasi çelişkileri ve burjuva ulusal sınırları, laik milliyetçi Filistin Özerk Yönetimi önderliğinin yolsuzlukları, Dahlan’ın meşum rolü ve İsrail ve CIA’nın Filistinli ‘güvenlik’ güçlerini yedeğine alması Filistinli kitleleri farklı bir çıkış bulmaya, siyasal İslam ve Hamas’ın ortaya koyduğu, Ocak 2006 seçimlerinde başarı sağlayan alternatife yöneltti. Gazze’deki son olaylar ABD, Avrupa Birliği ve İsrail’in Hamas hükümetini devirmek için işgal altındaki topraklara uyguladığı, tüm halkı açlık, sefalet, her türlü tıbbi ve sosyal hizmetten mahrumiyet ve ölüme mahkûm eden soykırım niteliğindeki ekonomik ambargo ve ablukanın doğrudan sonucudur. Özellikle Gazze umutsuz, işsiz, açlık içinde mülksüz insanlarıyla tam bir açık cezaevine dönüşmüştür.
2006’daki İkinci Lübnan Savaşı dahi bizzat seçimle başa geçmiş Hamas Filistin hükümetini devirmek için yürütülen bir ABD-Siyonizm kampanyasının sonucu olarak başlamıştır; Lübnan Hizbullahı saldırı altındaki Gazze’yi savunmak üzere aktif müdahalede bulunan tek Arap gücü olduğundan, İsrailli generaller İran ve Suriye’ye karşı daha geniş çaplı bir saldırının provası olarak, zaten ellerinde hazır bulunan Hizbullah’ı yok etme planlarını hayata geçirdiler.
Lübnan Savaşı Siyonizm için küçük düşürücü bir askeri-siyasi yenilgiye doğru gidince, iç çözülme krizini de hızlandırdı. Suudilerin bir Hamas-El Fetih ulusal birlik hükümeti oluşturma inisiyatifi en başta İsrail’in inadı yüzünden çöktü. Bush ve Olmert hükümetleri Muhammed Dahlan’ın ABD, Siyonist ve Mısır rejimlerince silahlandırılan ve finanse edilen birliklerini kontra olarak kullanıp Hamas’ı askeri yönden bitirmeye kalkıştılar. Dahlan emperyalist-Siyonist planlı darbeyi hayata geçirmek üzere Mısır’da son hazırlıklarını yaparken, Hamas özsavunma amacıyla bir önleyici karşı saldırı gerçekleştirdi. El Fetih güçleri Hamas milislerince yenildi ve acımasızca Gazze’den sürüldü.
Bir Hamas darbesi yaşandığı, emperyalist, Siyonist ve gerici Arap medyasının yaydığı bir yalandan ibarettir; aslında ABD, İsrail, Mısır, Ürdün ve Abbas’ın eseri darbe yenilmiş ve emperyalizm yara almıştır.
Yaşanan vahşet ve Gazze’nin Abbas’ın kontrolündeki Batı Şeria’dan kanlı bir şekilde ayrılması ABD’li, Siyonist ve AB’li emperyalistlerin yerli işbirlikçileriyle birlikte yürüttükleri korkunç siyasetin yanürünüdür. Alaycı ‘Hamasistan – Fetihistan’ söylemi Filistin ulusunun kendi kaderini tayin hakkını ulusun adacık parçacıklarına dağılması şekline sokan emperyalist stratejiyi gizlemek içindir.
Bu strateji bugün Hamas-El Fetih çekişmesini hedeflerine ulaşmak için kullanmaya çalışmaktadır. Bush yönetimi, Olmert hükümeti ve AB, Abbas’a ve sahte ‘acil durum hükümetine’ hemen ve tam siyasi, mali ve askeri destek sunarken, diğer yanda kuşatma altındaki Gazze de ya açlıktan ya da yeni bir askeri saldırıyla ölme tehdidi altında. Siyonist bir saldırı karşısında, kuşatma altındaki Gazze’yi savunmak tüm anti-emperyalist ve işçi sınıfı güçlerinin enternasyonal ölçekte birinci önceliğidir.
Yürütülen emperyalist strateji aslında Bush’un ‘yol haritasının’ ve Sharon’un ‘kantonlaştırma planının’ devamıdır. İsrail Başbakanı Olmert tarafından ABD Kongresi’ne Mayıs 2006’da, Lübnan’ın işgalinden hemen önce sunulmuştur. Kurmayı hedeflediği şey ise “üçü Batı Şeria ve Gazze’de dört bağlantısız kantondan oluşan budanmış bir Filistin ‘devletidir’. Duvarla sınırlı ana yerleşim bloklarını genişleterek İsrail ülkenin %85’ine yayılacak, Filistinlileri geri kalan %15’lik toprakta yoksul adacıklara hapsedecektir. Böyle bir ‘iki devletli çözümde’ İsrail sınırların, Filistinlilerin içeride ve dışarıda dolaşımının, ‘Kudüs metropoliten bölgesi’nin, tüm su kaynaklarının, hava sahasının, iletişim sahasının ve hatta Filistin devletinin dış politikasının denetimini elinde tutacaktır.” (Jeff Halper, “İstikamet Apartheid” Media Monitors Network 25/06/2007)
Hamas alternatif bir çözüm sunamaz. Dini milliyetçilik hem umutsuzluğun hem de burjuva laik milliyetçilikteki çözülmenin ifadesidir. Hamas’ı yok etmeye yönelik emperyalist-Siyonist kampanyaya kararlılıkla karşı çıkarken, başlangıçta FKÖ’nün laik milliyetçiliğine karşı Suudi monarşi ve hatta Mossad tarafından desteklenen Filistin usulü bir sağ kanat Müslüman Kardeşlik’in ulusal ve toplumsal kurtuluşa giden yolu açacağı iddialarını da reddediyoruz. Britanya’daki SWP/IS eğiliminin takındığı tavır, bu eğilimin müslüman burjuvazisine ve Müslüman Kardeşler’in hakim olduğu Britanya Müslümanlar Birliği’nde yer alan seçim müttefiklerine verdikleri oportünist tavizlerin kaba bir dışavurumudur.
Filistin’deki tüm sahte ‘çözümler’ Filistin davası için ölümcül bir çıkmaz sokağı temsil etmekte. Tek çıkışı, DEYK’in stratejik yönelimi ve programı sunmaktadır. ‘İki devlet’ safsatasının çökme momenti potansiyel olarak, parçalanmadan yeni bir devrimci yükselişe geçiş momentidir aynı zamanda.
Ölüm mangalarının Filistin halkını bölmesine ve terörize etmesine izin verilmemelidir; Filistin halkı toparlanmalı, sekter bölünmelere ve parçalanmalara son vermeli, 1987 İntifadasındaki gibi halk komiteleri idaresinde silahlanmalıdır. Duvarı ve tüm apartheid ‘düzenlemelerini’ yıkalım! İsrail birlikleri işgal altındaki topraklardan hemen geri çekilsin ve yerleşim birimleri dağıtılsın ! Filistinlilere ezen ve mülksüzleştiren, İsrailli Yahudileri ise yoksulluğa ve sonu gelmez askeri maceralara mahkûm kılan ortak düşmana karşı Filistin ulusal hareketiyle Yahudi işçi ve yoksullarının ortak mücadelesi için ileri! Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı, tüm Filistinli mültecilerin evlerine dönme hakkı için ileri!Siyonizmin emperyalizmin bölgedeki kalesi, Filistinliler için imha kampı, Yahudiler için ise ölüm tuzağı, ırkçılığın ve anti-Semitizmin etkili ve zehirli itici gücü olduğu artık iyice belli olmuştur. Etnik temizlik ve savaş aygıtı olan Siyonist devlet yıkılmalı ve yerine – Ortadoğu’nun özgür bir birliktelik içindeki bütün halklarının sosyalist federasyonunu kurma yolunda önemli bir adım olmak üzere - tüm tarihi Filistin bölgesinde demokratik laik ve sosyalist bir cumhuriyet kurulmalıdır.
{mospagebreak title=4. Yeni bir "Soğuk Savaş" mı? }
4. Yeni bir “Soğuk Savaş” mı?
Ortadoğu ve Orta Asya’daki savaş, hep devasa petrol ve gaz rezervlerinin, boru hatlarının ve dağıtım ağının kontrolü, bunun yanı sıra kapitalist restorasyon sürecinde eski Sovyetler bölgesinin, Rusya ve Çin’in kontrolü için stratejik emperyalist düşüncelerle bağlantılı olmuştur. Öyle ki emperyalizmin Irak’ta, Afganistan’da ve Lübnan’da başarısız olması, bu savaşlarda İslamcı İran’ın kaçınılmaz bir güç simsarı olarak ortaya çıkması ve bölgesel hegemonik güç haline gelmesi, Putin liderliğinde Rusya’nın rolünün yeniden canlanması ve devlet aygıtının restorasyonu, Rusya ve Amerika arasındaki gerginliklerin ve yeni bir rekabetin tırmanmasıyla sonuçlanmıştır. Bu ise bazı yorumcuların yeni bir “Soğuk Savaştan” bahsetmesine yol açmıştır.
Bu yüzeysel nitelendirme, İkinci Dünya Savaşından sonraki sınıf güçlerinin kendine has uluslararası ilişkileri içinde emperyalizm ve Sovyetler Birliği arasındaki karşıtlığı ve dağılmayı ve Stalinizmin çöküşünü, yani Soğuk Savaş sisteminin tarihsel doğasını göz ardı etmektedir. Putin’in Bonapartizmi, Sovyetler Birliği zamanlarına bir dönüşü ve Sovyetler Birliğinin yeniden doğuşunu temsil etmemektedir; sosyalizme geçişin çarpık bir biçimine dönüş değildir, aksine 1998 Ağustosunda Rusya’nın borçlarını ödeyememesi sırasında Yeltsin’in şok terapisi altında kapitalist restorasyonun ilk aşamasının başarısızlığını ve çöküşünü takiben kapitalizme doğru, dünya piyasalarıyla bütünleşmenin bir başka yoludur. Putin’in rejimi, başta enerji sektörü olmak üzere ekonominin stratejik sektörlerini kısmi olarak yeniden millileştirmek ve bazı endüstrileri yeniden canlandırmak zorundaydı; petrol fiyatlarının 2000-2006 döneminde astronomik ölçüde artmasından faydalanarak ülkenin dış borçlarını geri ödemek, gecikmiş emekli aylıklarını ödemek ve gelecekteki finansal şoklar için hazırlık amacıyla İstikrar Fonu oluşturdu. Eski KGB, şimdiki FSB denetiminde devletin muazzam büyümesi, uluslararası finans kapitalin dış baskısının ve sosyo-ekonomik yaşamın çökmesinden kaynaklanan iç baskıların ürünüdür. Ancak Sovyet Stalinist yönetim biçimlerinin başka amaçlar için kullanılmasına rağmen, bazı oligarklara vurulan darbeyle birlikte ekonominin stratejik sektörlerinin yarı devletleştirilmesi 1991 öncesindeki Sovyet dönemine bir dönüş anlamına gelmemektedir. Bu amaçlar ekonomiyi istikrara kavuşturmak ve kapitalist bir çizgide işlemesini sağlamaktır. İstikrar Fonunun önemli hiçbir bölümü, ne altyapının ne de halka yönelik sosyal hizmetlerin yenilenmesi için kullanılmadı. Asıl amaç dünya bankerlerine ödeme yapmak ve küresel finans kapital çevreyle işbirliği yapmaktı. Bir petrol çıkarma ve hammadde ekonomisini güçlü bağlarla uluslararası finans kapitale bağlamak sosyalizme, hatta Putin’in sözde yaptığı gibi ulusal egemenliğe doğru bir yol değildir. Bölgeler arasındaki eşitsizlikler artmaktadır, sadece Federasyonun Moskova çevresindeki Merkez Bölgesi’ndekiler başta olmak üzere elitler ekonomik düzelmeden faydalanmaktadır. Putin’in otoriter rejimi, kitlelerin savaşması ve yenilgiye uğratması gerektiği bir halk düşmanı olmaya devam etmektedir. Bu savaşın, oligarkların veya Kasparov, Yavlinsky vs. etrafındaki kapitalist liberallerin amaçlarıyla ve komplolarıyla ortak hiçbir yanı yoktur. Ayrım çizgisi Putin yandaşları ve karşıtları arasında değildir, kapitalist restorasyon yanlısı veya karşıtı sınıf çizgisidir. İşçilerin ve halk kitlelerinin kapitalist restorasyonun tahribatından ve ülkenin yarı sömürge, Batının hammadde kaynağı ve uluslararası finans kapitalin hizmetkarı haline dönüşmesinden kurtulması, gerçek bir sosyalist program ve uluslararası bir perspektif temelinde devrimci araçlarla restorasyon yanlısı güçleri yenme yolunda işçi sınıfının, gençlerin ve tüm ezilenlerin örgütlenmesine ve seferberliğine bağlıdır. Rusya’nın ve bütün eski Sovyet Bloğu ülkelerinin (Çin de dahil) geleceğine uluslararası arenadaki mücadelede karar verilecektir.Emperyalizmin, özellikle ABD emperyalizminin Putin liderliğinde güçlenen ve dünya politikasında, Ortadoğu’da, Avrupa’da ve Balkanlar’daki rolü yeniden kabul gören Rusya’nın bu gidişine karşı savaş açtığı doğrudur; her şeyden önce Rusya’nın dünya kapitalist pazarının yeniden içine çekilmesinin önündeki belirsizlikler için savaşmaktadır. Emperyalizm Putin’in değil, Rus halkının düşmanıdır. ABD emperyalizminin Avrupa’da, Çek Cumhuriyeti ve Polonya’ya yerleştirmek istediği yeni balistik füze sisteminin gerçek hedefi onlardır. Amaç Londra’ya, New York veya Washington’a yönelik bir İran füze saldırısını önlemek değildir, eski Sovyet bölgesinin yeniden sömürgeleştirilmesi ve dünya hegemonyasıdır. Avrupa’daki ve dünyadaki işçi hareketleri ve savaş karşıtı hareketler, yeni balistik füze sisteminin yerleştirilmesine karşı, insanlığı bir kez daha nükleer soykırımla tehdit eden NATO’nun ve tüm askeri üslerinin, tesislerinin kapatılması için mücadele etmek zorundadır.
{mospagebreak title=5. Fransa seçimlerinden sonra Avrupa}
5. Fransa seçimlerinden sonra Avrupa
Avrupa ve onun yaşlanmış, gerilemekte olan kapitalizmi, dünya kapitalist krizinden ve ABD ile rekabetinden doğan basınçların ve ABD ve Sovyet sonrası restorasyonist Rusya arasında yaşanan yeni çatışmanın odağı haline geldi, Ortadoğu’da yaşanan patlamaların doğrudan etkisi altında kaldı ve yeni kitlesel sınıf kalkışmalarının arenasına dönüştü. 2005 yılında Fransa ve Hollanda’da AB anayasasının referandumlarda reddedilmesi, Fransa ve Yunanistan’da 2006-2007’de yükselen kitlesel gençlik hareketleri fırtınadan önce çakan şimşeklere benzemektedir.
AB’nin krizi Fransa’da açık bir şekilde görülmektedir. Burjuvazi, seçimi sağın tam bir zaferine dönüştürmek için, tüm Avrupa’da neoliberal politikalara karşı oluşan toplumsal direnci bitirmeye yönelik bir çağrı ile birlikte Fransa işçi sınıfı ve gençliğine yönelik sınıf savaşı programı temelinde aşırı sağ Le Pen’in seçmen tabanını da işin içine çekerek merkez sağ Sarkozy’yi destekledi.
Sarkozy, Fransa’da ve tüm Avrupa’da işçi haklarına yönelik kapitalist taarruz açısından belirleyici bir dönüm noktasına işaret eden yeni Thatcher olarak kendisini konumlandırıyor. Kitlelerin toplumsal direnişini yenilgiye uğratmak için ilk 6 ay içinde sınıf düşmanı reformlar dizisini hızlandırarak amaçlarına ulaşmayı hedefliyor. Bir taşla iki kuş vurmak istiyor. Eğer başarısız olursa sonuç Fransa ve Avrupa burjuvazisi için bir felaket olacaktır. Seçim dönemi de dahil olmak üzere Sarkozy’nin küstah ve kibirli tavrı tepkileri de beraberinde getirdi. İki parlamento seçimi arasında KDV’nin %19’dan 25%’e yükseleceğinin duyurulması, Sarkozy’nin sağ kanat iktidar partisine, bir önceki sağcı başbakan Raffarin’e göre, “parlamentoda 60 sandalye kaybettirmiş”, ezici bir seçim zaferini engellemiştir. Her koşulda, Sarkozy’nin iktidara yükselişi yalnızca Fransa’da değil, bütün Avrupa kıtasında sınıfların karşı karşıya gelişinin artacağı bir evreye işaret ediyor.
Yeni bir Thatcher olabilmek için Sarkozy’nin işçi sınıfı ve gençlikle çatışması ve onları yenilgiye uğratması, ayrıca dünya ekonomisinin ana merkezlerinde gelişmekte olan finansal ve ekonomik krizi alt etmesi gerekir. Sarkozy yeni bir Thatcher olamaz. Thatcherizm sermayenin uluslararası neoliberal saldırısının başlangıç noktasıydı, 20. yüzyılın sonunda sendikaları ve işçi sınıfının gücünü yenilgiye uğratmak, Bretton Woods antlaşmasının çöküşünü izleyen dünya çapındaki devrimci dalgayı durdurmak için geliştirilen finans küreselleşmesinin ilk evresiydi. Sarkozy, Thatcher ve Reagan tarafından başlatılan o ilk saldırı döneminin soluğunu yitirmesinden sonra sahneye çıkıyor. Bu soluk tükenmesi ifadesini, bir dizi finansal şokta, neoliberal politikaların sistemin krizine çözüm bulmaktaki başarısızlığında, günümüz dünya ekonomisinin genelleşmiş istikrarsızlığında olduğu gibi politik krizde, kitlesel isyanlarda ve savaşlarda buluyor.
DEYK bütün sınıf mücadeleci örgütlerine ve Sol’un emperyalizme, Merkez Sol’a ve sınıf işbirliğine teslimiyetini reddeden bütün militanlarına, ulusalararası durumdaki değişimin ortaya çıkardığı zorlu sorunları tartışma ve günümüzün devrimci görevlerini saptayacak bir Avrupa Konferansı’nı DEYK ile birlikte çalışarak hazırlama çağrısını yapar.
{mospagebreak title=6.Latin Amerika: Bir öndevrimci durum }
6. Latin Amerika: Bir öndevrimci durum
Dünyanın bütün dikkati Ortadoğu’yu ve Orta Asya’yı temellerinden sarsan krizlere ve felâketlere dönmüş durumda iken, Yanki emperyalizminin arka bahçesinde, dünyanın her köşesinde işçi sınıfı ve halk saflarındaki militanların müthiş ilgisini çeken devrimci boyutlarda gelişmeler ortaya çıkıyor. Bir bütün olarak Latin Amerika bir öndevrimci dönemden geçmektedir. Bu gelişmelerin derinleşmesi ABD’nin kendisinde siyasi krizin ve yeni bir halk uyanışının hızlanmasına yol açabilecek bir nitelik taşıyor.
90’lı yıllarda Latin Amerika İMF’nin öncülüğünde uluslararası finans kapitalin gözde deneme tahtası olduğundan, buradan çıkan sonuç uluslararası bir önem taşır: kapitalist kriz isyanlara, ayaklanmalara ve devrimci durumlara yol açmaktadır. SSCB’nin çözülmesinden hemen hemen yirmi yıl sonra dünya çapında siyasi krizin ardındaki ana motor hâlâ kapitalist toplum örgütlenmesinin geri döndürülemez tarihsel gerilemesidir.
Yalnızca Latin Amerika devriminin derinleşmesi Küba’nın içinde bulunduğu sosyal çıkmazdan kurtulmasını sağlayabilir. Küba Devrimi’nin bütün deneyimi, şeker şirketlerinin tasfiyesinden aşırı zorlanmış hasatlara, Rusya bürokrasisine mekanik ve ekonomik boyun eğmeden doların yasallaştırılmasına kadar yönetici bürokrasinin başarısız denemelerinin bir toplamıdır. Küba’da sosyal farklılaşma bir azınlık (bürokrasi içerisinde) kendi sosyal problemlerini çözerken büyük bir çoğunluğun devasa yoksunluk çekmesinden ötürü artışta. Bu sosyal farklılıklar restorasyonist girişimlere destek veriyor. Kirchner yada Lula’nın verdiği destekle emperyalizme ya da restorasyona karşı koruma sağlanamaz. Ne de pratik olarak petrol fiyatlarını ucuzlatmaktan başka hiçbir somutluğu olmayan ALBA sağlayabilir bunu. Venezüella’nın MERCOSUR ile yaptığı uzlaşma büyük iş anlaşmalarının (Arjantin’in borcunun satın alınması) artmasına ancak ulusal bağımsızlığın kaybedilmesine yol açtı ve bugün tam bir krize doğru gidiyor. Küba’nın emperyalizme karşı korunması ve devrimci sosyalizm girişimleri Latin Amerika’nın işçi ve köylüleri ile yapılacak ittifaka bağlıdır.
{mospagebreak title=7.Sonuç }
7. Sonuç
Venezüella’dan Latin Amerika, Filistin ve Ortadoğu’ya, Fransa ve Avrupa’dan Orta Asya, Rusya ve Çin’e kadar günümüz dünyasındaki kargaşa, Stalinizmin ve Sovyetler Birliğinin çöküşünün doğrudan etkilerinin hüküm sürdüğü önceki dönemden, 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın ilk yıllarında dünyada sosyal ve ulusal mücadelelerin yükselmesi yoluyla, sosyal güçlerin tüm dünyada ciddi tarihi çatışmalara doğru yükselecek kutuplaşmasına yönelik bir dönüşüme işaret etmektedir.
DEYK Uluslararası Sekretaryası – İstanbul, 18-25 Haziran 2007