Lenin’in “Sol” Komünizm’ini nasıl okumalı?

Sol Komünizm

Devrimci İşçi Partisi’nin (DİP) burjuvazinin siyasi yelpazesinin bütün renklerini bir araya toplayan Altılı Masa’nın cumhurbaşkanı adayı olarak seçime giren Kemal Kılıçdaroğlu’na oy vermeyi reddetmesi ve istibdad ile gerçek ve sonuç alıcı mücadelenin işçi sınıfının örgütlenerek büyük emekçi ve ezilen kitlelere önderlik etmesi olduğunu savunması, partimizi Türkiye solunun ezici çoğunluğundan ayrı bir yere koyuyor. DİP bu politikanın gerekçelerini kitlelere hitap eden bir üslupla aylardır hatta bir yıldır anlatıyor.

Biz ise Gerçek gazetesinin son iki sayısında yazdığımız köşe yazılarında, sırasıyla, bu siyasi tavrın nasıl Lenin’in sınıf bağımsızlığı politikasıyla örtüştüğünü, solun yaygın kesimlerinin Kılıçdaroğlu’na ve Altılı Masa’ya verdiği desteğin ise nasıl Ekim devrimi öncesinde Rus partisinin Menşevik kanadının politikası ile ortaklaştığını anlattık.

Bu yazıda ise daha önce yayınladığımız iki yazıda komünistlerin taktik anlayışı bakımından literatürümüzde merkezi bir yer tuttuğuna işaret ettiğimiz Lenin’in “Sol” Komünizm. Bir Çocukluk Hastalığı risalesinin yanlış yorumlanabilecek bazı incelikli yanlarına ışık tutmak istiyoruz.

Geçerken şunu belirtelim: “Sol” Komünizm’in ilk dağıtımı kitapçılarda yapılmadı. 1920 yazında Komünist Enternasyonal 2. Kongresini önce Petrograd’da büyük bir törenle açtı, sonra çalışmalarını Moskova’da tamamladı, ardından da birçok delege Bakû’ye, Şark Halkları Kurultayı’na gitti. “Sol” Komünizm risalesini, yabancı delegeler Petrograd’a geldiğinde, otel odalarında buldular. Trotksiy’in Kautsky ile polemiği Terörizm ve Komünizm risalesi ile birlikte bütün delegelere dağıtıldı. Yani değeri çok yüksektir. Bir bakıma her iki risale de Bolşevik partisinin ve Enternasyonal’in en önde gelen iki önderinin yabancı yoldaşlarına yaptığı birer uyarıdır. Biri Kautsky tipi sağcılığa, öteki sözde “Sol” Komünizme karşı birer aşı.

“Sol” Komünizm neden yazıldı?

Yukarıda sözü edilen köşe yazılarımızdan ilkinde “Sol” Komünizm’i kaynak olarak kullanırken Lenin’in bu risaleyi yazış nedenini de kısaca özetledik: “Ekim devriminden sonra, öteki ülkelerin komünistleri arasında, proletarya iktidarına giden yolda yaratılması gerekli koşulları görmezden gelen, kendi dışındaki bütün sola sırtını dönen, neredeyse iman gücüyle iktidarı almaya soyunan bir akım, daha doğrusu bir ‘haleti ruhiye’ doğdu. Bu akıma ‘Sol komünizm’ adı verildi. Lenin bu akımı eleştirmek için 1920 yılında bir risale yayınladı: Sol’ Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı.”

“Sol” Komünizm okunurken ve Lenin’in dile getirdiği çeşitli fikirler ve verdiği sayısız örnek yorumlanırken risalenin bu amacı ve o amaçtan doğan karakteri hiçbir an akıldan çıkarılmamalıdır. Lenin polemik yapıyor. Kendine Bolşevizme “soldan” eleştiri süsü veren bir akımla mücadele ediyor. Bu Komünist Enternasyonal (Komintern) içinde çok ciddi bir mücadele olarak Lenin’in son yıllarına damgasına vurduğu gibi ta 1930’lu yılların başına kadar devam etmiş bir tartışmadır. Bu konuyu Devrimci Marksizm dergisinde Komintern’i inceleyen bir yazımızın bir bölümünde (bölümün başlığı “Keskin Sirke Küpüne Zarar”dır) ayrıntılı olarak ele almıştık.

İşte bu polemik ve mücadele, Lenin’in Bolşevizmin hem Rusya’da hem uluslararası alanda uyguladığı politikaların “sol” veçhelerini değil, uzlaşmaya, taktik manevraya, esnekliğe ilişkin veçhelerini vurgulamasına yol açıyor. Burjuva parlamentosunun “Augeas’ın ahırları” kadar pis koktuğunu söylemiş olan bu önder, bu risalede “parlamentoda bir muhalefet partisinin lideri olmuş olmanın (…) daha sonra bu kişinin devrimdeki rolünü kolaylaştırdığını” (vurgu Lenin’in) söyleyecek kadar “sağ” bir yorum yapıyor. Bu konuda çok ama çok örnek verilebilir. Aslında Lenin’in yorumunun “sağ” olmadığını, üstelik gayet doğru olduğunu biliyoruz. Sadece devrime yürürken her türlü araçtan yararlanılması gerektiğini vurgulamış oluyor. Ama risalede sadece bunları vurguluyor.

“Sol” Komünizm bu unutulmadan okunmalı.

Lenin ve burjuvazi

Düzenin sunduğu bütün olanakların uygun zamanda kullanılması üzerindeki bu vurgu, kimilerinin gözünde Lenin için işçi sınıfının politik bağımsızlığını sağlamanın da konjonktürel, zamanın ve yerin koşullarına bağlı bir mesele olduğu izlenimini doğurabilir. Bu, tartışılan meseleye yaklaşırken ciddi bir yanlış yapmak olur.

Lenin yukarıda anlatılan amaca hizmet edebilecek, bulabildiği her örneği kullanıyor. Bunlar arasında en önemlisi, Lenin’in burjuva liberalizmi ile yapılan anlaşmalara ilişkin söyledikleridir. Risalenin “Uzlaşma yok mu?” başlığını taşıyan 8. Bölümünde Lenin Bolşeviklerin çeşitli güçler ile uzlaşma ve anlaşma taktiklerini anlatır. Bu anlaşmalar içinde bazı burjuva güçlerle birlikte ortak iş yapma örnekleri de verir. Aslında çok fazla bir örnek vermez çünkü isteseydi de veremezdi! Zaten göreceğiz ki Lenin’in örnekleri aslında burjuvazinin gerçek önderlikleri ile değildir. Lenin’in solda burjuva gördüğü birtakım güçlerledir.

Verdiği örnekler iki başlık altında toplanabilir. İlki 1901-1902’de, daha İskra yeni yayınlanmaya başladığında, Bolşevik-Menşevik ayrılığı ortaya çıkmadan (1903) , yani Sosyal Demokrasinin Demokratik Devrimde İki Taktiği (1905) (“İki Taktik” kısa adıyla bilinir) yazılmadan, iki kanadın stratejik farkı belirginleşmeden önce, Marksistler henüz el yordamıyla yürürken, burjuva liberalizminin Rusya’daki önderi olarak andığı Pyotr Struve ile yapılan “formel siyasi ittifak”tır. (Lenin hemen bunun kısa sürdüğünü de ekler) Burjuvazinin güçleriyle hiçbir anlaşma, hiçbir ortak iş yapılamayacağını söyleyenlere karşı bu iyi bir örnektir. Her ne kadar Rus Marksizminin henüz gerçek fizyonomisini kazanmasından öncesine, yani bir bakıma Bolşevizmin tarihine değil ön tarihine ait bir örnek olsa da sırf Lenin vermeye değer bulduğuna göre bu örneği bile ciddiye almak lazımdır. (Ayrıca Struve’nin burjuva sınıfının bir siyasi temsilcisi olmaktan ziyade Marksizmden kopan bir düşünce akımının örgütlenmesini temsil ettiğini unutmamak gerekir. Bunun ayrıntısına burada girmeyeceğiz.)

Kafa karıştırabilecek ikinci örnek Lenin’in Bolşevizmin “burjuvaziyi Çarlığa karşı desteklemeyi asla reddetmediğini” söylediği pasajdır. Biz ise “Sol” Komünizm üzerine yazımızda şöyle demiştik: “Bu taktiklerin arasında ‘liberal burjuvazi’nin ya da ‘demokrat’ olduğu varsayılan burjuva siyasi güçlerin desteklenmesi asla olmadı. Bu, Rusya’daki sosyalistlerin sağ kanadı Menşeviklerin stratejisi idi: Çarlığa karşı burjuvaziyi destekleyerek demokrasi elde edilecek, bir kez bu gerçekleşince işçi sınıfı sosyalizm mücadelesine girişecekti.”

Buradaki iki “asla” çelişiyor gibi görünüyor elbette. Dolayısıyla, bizim yargımız yanlış gibi görülebilir. Lenin destekten “asla” kaçınmadıklarını söylüyor. Biz ise “asla” desteklemediler diyoruz.

Bu iki örnek, Bolşevizmin siyasi anlayışını izleyen Marksistlerin, Kılıçdaroğlu’nun desteklenmesinin uygun bir taktik olduğu, buna ağır bir hata denemeyeceği sonucuna ulaşabileceğini düşündürüyor. Tabii Lenin’e bir önem verseler!

Taktik ve strateji, destek ve kuyrukçuluk

Bu, söz konusu örneklerin yanlış okunması anlamına gelir. Yakından bakıldığında bunu anlamak mümkün olacaktır. İlk örnekte Lenin Struve ile bir “formel bir ittifak”tan söz ediyor. Ama hemen ardından “burjuva liberalizmine ve onun işçi sınıfı hareketi içinde görülen en hafif etkilerine karşı aralıksız ve acımasız bir ideolojik ve politik mücadele” güttüklerini ekliyor. İkinci örnekte de aynı mücadeleyi aynı vurguyla tekrarlıyor. Bazılarına bu, “canım tamam, biz de zaman zaman Kılıçdaroğlu’nu eleştiririz” dedirtebilir. Bir kere, biz Kılıçdaroğlu’na oy verecek olan sosyalist partilerin ne ona ne de Altılı Masa’ya pek eleştiri yaptığını görmedik, duymadık. Bazıları bazı fırsatlarda “biz farklıyız, bundan sonra halkın mücadelesini başlatacağız”” dedi doğru, ama buna eleştiri demek mümkün değil. Bu Menşeviklerin “burjuvazi demokrasiyi sağlar sağlamaz biz de yüzümüzü sınıf mücadelesine döneceğiz” yaklaşımının aynısıdır. Hele “aralıksız ve acımasız bir ideolojik ve politik mücadele”den söz etmek kelimenin gerçek anlamıyla gülünç olur.

Ama Lenin’in burada (ve hemen hemen bu yolda verdiği bütün başka örneklerde de) “eleştiri”den değil “aralıksız mücadele”den söz etmesi, aslında “biz farklıyız, bundan sonra…” edebiyatını dışlamak anlamına geliyor. Şimdi bunu görelim.

Doğrudur, Lenin taktiklerin, hatta stratejinin (o dönemde ikisi birbirinden ayrılarak konuşulmuyordu) yer ve zamana göre değişebileceğini, hatta değişmesi gerektiğini en çok vurgulayan Marksistlerden biridir. Ama bu, her çağda Marksistlerin sadece o anın sunduğu tabloyu göz önüne alarak rastgele taktikler uygulayacağı anlamına gelmez. Lenin, Marx ile Engels’in en sadık öğrencisi olarak Avrupa kıtası çapında yaşanan 1848 devrimlerinden sonra yeni bir çağın açılmış olduğunu onlardan öğrenmiştir. 1848 devrimci dalgasının ana dersi, burjuvazinin devrimci barutunun tükenmiş olduğunu göstermiş olmasıdır. Artık İngiliz, Fransız veya Amerikan devrimlerinde olduğu gibi, burjuvazinin radikal kanadının (Jakobenlerin) eski rejime karşı uzlaşmaz bir tavır alması beklenmemelidir. Tabii bu bir eğilim olarak ele alınmalıdır. Bazı ülkelerde ve bazı koşullar altında burjuvazi hâlâ devrimci davranabilir. Kural olarak şu söylenebilir: Proletarya nerede burjuva devriminden önce ileri düzeyde bir gelişme gösterdiyse, hele hele nerede siyasi alanda sınıf bağımsızlığını kazandıysa, orada burjuvazi proletaryanın devrimi kendi hâkimiyetini sağlamak için kullanabileceği korkusuyla devrimcilikten uzaklaşır.

Lenin tam da üzerinde konuşmakta olduğumuz örnekleri ele aldığı pasajın orta yerinde birden Bolşeviklerin “1905’ten itibaren liberal burjuvazi ile Çarlığa karşı işçi sınıfı ile köylülüğün bir ittifakını sistematik olarak savunduğunu” söylüyor. İşte bu, Bolşevizmin ön tarihinden asıl tarihine geçiş noktasıdır (“İki Taktik”te anlatılan da budur). Şimdi, herkes kendine sormalı: neden? Menşevikler demokratik devrimde önderlik görevinin işin doğası gereği burjuvaziye düştüğünde, proletaryanın bir kez demokratik devrim başarıya kavuştuktan sonra kendi iktidarı için savaşmasının zamanı geleceğinde ısrar ederken, Lenin neden demokratik devrimi dahi işçi sınıfı ve köylülüğün, yani emekçi sınıfların yöneteceği doğrultusunu (yukarıda alıntıladığımız pasajda söylediği gibi) “sistematik olarak” savunmuştur? İstihareye mi yatmıştır? İçine mi doğmuştur? Elbette değil. 1848’in dersini Marx ve Engels’ten öğrenmiştir de ondan! Rusya’nın işçi sınıfı çok gelişkin olduğu için burjuvazinin devrimci karakterine güvenilemez! Bu sadece Lenin’in demokratik devrim stratejisinin değil, Trotskiy’in sürekli devrim stratejisinin de temelidir.

İşte böyle bir çağda Bolşevik strateji burjuvaziye “peşine takılmak” ya da “kuyruğuna takılmak” anlamında asla destek vermeme ilkesi üzerine yerleşmiştir! Durumlar farklıdır: Orada bir devrim aşaması tartışılmaktadır, burada demokratik bir geçiş. Ama sorun aynıdır: Bu tür bir geçişin önderliği burjuvaziye teslim edilebilir mi? Bizim “asla”mız budur. Yazımız açıkça reddedilenin kuyrukçuluk olduğunu, burjuvaziye desteğin bu anlamda söz konusu olmayacağını söylüyor. Oysa yukarıdaki örneklerde Lenin Struve’nin burjuva liberalizmi ile “formel ittifak”ta da “burjuvaziyi Çarlığa karşı desteklemeyi asla reddetmediğini” söylediğinde de burjuvazinin peşine takılmak söz konusu değildir.

İlkinde beraber iş yapmak vardır ama burjuva liberalizmini iktidara aday göstermek, Çarlığa karşı mücadelenin önderliğini ona havale etmek yoktur. İkincisinde ise “burjuvaziyi Çarlığa karşı desteklemek” konusunda Lenin’in verdiği örneklere dikkat edilmelidir. Ya seçimlerin ikinci turunda ya da ikinci seçmenler arasında karşılıklı anlaşmalar yoluyla Çarlık yanlısı partilere karşı en güçlü biçimde parlamentoya girmek söz konusudur. (“İkinci seçmen” deyimi genç okurun kafasını karıştırabilir. Bu sistem eskiden bizde de vardı (ikinci seçmene “müntehib-i sâni” denirdi). Seçmen ikinci seçmenlere oy kullanır, sonra ”mebusları” bunlar seçerdi. Bugün dünyanın çoğu ülkesinde seçimler doğrudan oyla yapılır. Amerika’da ise hâlâ ikinci seçmen sistemi kullanılmaktadır.)

Ayrıca, Lenin’in ikinci örnekte has burjuva liberalizminden (Kadet’lerden) değil, kendisinin “burjuva-devrimci köylü partisi” olarak nitelediği Sosyalist Devrimciler’den (bizde sık sık kullanılan kısaltma ile EsEr’lerden) söz ettiğine dikkat emek gerekir.

Özetleyelim: Bir seçimde partiler arasında anlaşma yapılıp ikinci seçmenler arasında oy alışverişi yapmak başka şeydir, halka burjuva demokrat olarak sunulan bir burjuva önderliğini ülkeyi yönetmek için kurtuluş yolu olarak göstermek başka bir şeydir. Burjuvazinin siyasi güçlerinin peşine takılmak başka bir şeydir, onların bir parlamento (Rusya’da Duma) adayını desteklemek başka bir şey.

Bu konuyu yukarıda “asla” dediğimiz alıntının altındaki paragrafla kapatalım:

“Lenin ve Bolşevikler ise ‘liberal burjuvazi’nin peşine takılmayı daima reddettiler. ‘Kadet Partisi’ olarak anılan, Çar’ın mutlakiyetçiliğine karşı meşrutiyet rejimini savunan burjuva güçlerin demokrasiye geçişi sağlayamayacağını ileri sürerek demokrasiyi işçi sınıfının köylülükle ittifakının kurulmasına bağladılar. Lenin Çocukluk Hastalığı risalesinde bu stratejik yaklaşımı katiyen sorgulamaz. Bu stratejinin sınırları çerçevesinde kalmak üzere taktik inceliklerin önemini anlatır.”

Burjuvazinin işçi sınıfı içindeki ajanlarına karşı tutum

Bu ince ayrımlar göz önüne alınmaz, “Sol” Komünizm Lenin’in hayat boyu pratiğinden koparılarak yorumlanırsa bu risalenin mücadele ettiği siyasi tutum yerine Lenin’in kendisinin mücadelesi sorgulanmaya başlanır.

Bunun son bir örneğine daha değinmek gereklidir. Lenin’in “Büyük Britanya’da ‘Sol’ Komünizm” başlığını taşıyan 9. Bölümde Britanya’nın (İngiltere’nin) İşçi Partisi’ne ilişkin söyledikleri de bu ülke solunun tarihî gelişmesini ayrıntısıyla bilmeyenler ya da Lenin’in işçi sınıfı partileriyle ilgili yaklaşımının inceliklerini tanımayanlar açısından yanıltıcı olabilir. İşçi Partisi’nin (“Labour” olarak da anılır) düzenle bütünleşmiş bir parti olduğu genellikle bilinen bir şeydir. Daha az bilinen, Lenin’in bu tip partileri siyasi bir tespit olarak “burjuva işçi partileri” olarak andığıdır. Kapitalist toplumun iki ana sınıfının tek bir solukta bir partiyi nitelemek için kullanılması kafa karıştırıcı olabilir. Lenin’in söylediği aslında basittir, zira bu bir işçi partisidir, bir sınıf partisidir. Ama burjuva düzenine bağlanmış, onun sınırları içinde kalmaya kararlı bir işçi partisi. Buna paralel olarak Lenin bu tür partilerin ve bunun yanı sıra düzene teslim olmuş sendika önderlerinin “burjuvazinin işçi sınıfı içindeki ajanları” olduğunu da söyler.

“Sol” Komünizm’de Lenin, “Henderson’ların, Cleynes’ların, McDonalds’ların, Snowden’ların “iflah olmazcasına gerici olduğunu” ve “eski burjuva tarzında ‘yönetmek’ istediklerini” (ayrıca “burjuvazi ile bir koalisyonu tercih edeceklerini”) belirtir. Ama buradan “bunları desteklemenin devrime ihanet anlamına geleceği” çıkarılamaz Lenin’e göre. Buradaki “burjuva tarzında yönetmek” gibi terimler, bir de Türkçe bazı edisyonlardaki çeviri yanlışlarıyla birleşince Lenin sanki burada burjuvazinin bir kanadını desteklemeyi savunuyormuş gibi algılanabilmektedir.

Bu bütünüyle yanlıştır. “Sol” Komünizm risalesinin yüzde 90’ında olduğu gibi burada da Lenin’in tartışması komünistlerin öteki işçi sınıfı partileriyle, diğer sol partilerle nasıl bir ilişkiye girmesi gerektiğine ilişkin bir tartışmadır. Lenin için İşçi Partisi bir “burjuva işçi partisi” olabilir, önderleri burjuvazinin “ajanları” gibi davranabilir, ama parti hâlâ bir sınıf partisidir, bir işçi partisidir. Yani burada burjuvaziye destekten eser yoktur.

Lenin’i çarpıtarak Labour (işçi Partisi) liderlerine desteği burjuvaziye verilecek desteğe kanıt olarak sunmak ya cehalettir ya da yalancılık!

Devrimci İşçi Partisi ne diyor?

Yukarıda şöyle dedik: “Durumlar farklıdır: Orada bir devrim aşaması tartışılmaktadır, burada demokratik bir geçiş. Ama sorun aynıdır: Bu tür bir geçişin önderliği burjuvaziye teslim edilebilir mi?”

Devrimci İşçi Partisi’nin cumhurbaşkanı seçimindeki tutumu “biz burjuva partilerine destek vermeyiz” gibi yoksullaştırılmış, somut dünyadan uzak, gerekçesiz, ezbere bir argüman üzerine yükselmiyor. Kılıçdaroğlu’na oy vermeme kararı çok somut argümanlara yaslanıyor. Mekanik görünme riskini de göze alarak anlamayanlara anlatabilmek için şöyle sıralayalım:

1) Sosyalist hareketin ezici çoğunluğu açısından bu, stratejik bir tercihin ürünüdür. Bunu Gerçek gazetesinin Mayıs sayısındaki köşe yazımızda anlattık. Kılıçdaroğlu’na destek en az on yıldır devam ediyor. Bugünkü oy verme çizgisi işçi sınıfının bağımsız bir sınıf politikasına kavuşabilmesi için gerekli olan örgütlenme faaliyetlerinin yerini almış durumdadır. Gelecekte bu destek çeşitli gerekçelerle devam edecektir. Dolayısıyla, bugün Kılıçdaroğlu’na oy basit bit taktik adım değil, işçi sınıfını burjuvaziye mecbur bırakan bir tutum olarak belirmektedir.

2) DİP seçim politikasını yaklaşık bir yıldır sosyalistlerin bir Bağımsız Sosyalist Odak oluşturarak hep birlikte bir cumhurbaşkanı adayıyla halkın karşısına çıkmaları temeline dayandırmıştır. Bu, işçi sınıfının, emekçilerin ve ezilenlerin istibdada ve kapitalizme karşı mücadelede siyasi bağımsızlığını kazanması ve var olan burjuva güçlerin dışında bir mücadele cephesini kurması yolunda çok önemli bir adım olacak bir yol olarak önerilmiştir. Ne var ki, böyle bir ortak cumhurbaşkanı adayı yerine sosyalist solun ezici çoğunluğu Kılıçdaroğlu’nu destekleyerek bu fırsatın kaçırılmasının sorumluluğunu üstlenmişlerdir.

3) Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığını kazanması istibdada son verilmesi anlamını taşımayacaktır. CHP’nin ve burjuvazinin onun ardında yer alan kanadının (TÜSİAD burjuvazisi) 2014’ten itibaren izlediği politika bütünüyle AKP ve hatta Erdoğan ile uzlaşma aradığını göstermiştir. Koç’un 17-25 Aralık’tan sonra tutumu, Yılmaz Özdil’in 2014’te cumhurbaşkanı seçiminin hemen ardından keşfederek açıkladığı ve Hürriyet gazetesindeki işinden olmasına yol açan CHP’nin Erdoğan ile ortak yürütülecek “geçiş dönemi” planı, CHP’nin 7 Haziran ile 1 Aralık 2015 arasındaki politikası, özel olarak AKP ile koalisyon araması, Kılıçdaroğlu’nun 15 Temmuz 2016 başarısız darbesi ardından Yenikapı ittifakını desteklemesi, 10 Ekim’den sonra bile Davutoğlu’na yakın durması, HDP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına onay vermesi, daha fazla saymaya gerek var mı? Tam tamına Rus burjuvazisinin Çarlığı yıkmaktan kaçınacağı gibi TÜSİAD burjuvazisi ve Kılıçdaroğlu da istibdada dokunmuyor, dokunamıyor.

4) CHP ve TÜSİAD böyle ama Kılıçdaroğlu’nun bir de siyasi komiserleri var. Altılı Masa tam bir yamalı bohça. Kimin ne zaman koparak öteki kampa geçeceği konusunda kimse garanti veremez. Meral Akşener’in üç günlük kopuşu da Altılı Masa’ya güvenenlere ders olmadıysa bizim yapabileceğimiz bir şey yok. 7 Haziran 2015’te AKP seçimi kaybetti. Ama o güne kadar Erdoğan’a demediğini bırakmayan Bahçeli aniden onun arkasına geçti. Aynı şeye yarın üç Millî Görüş, bir “ülkücü”, bir de Menderes geleneğinden gelen partinin bir ya da birkaçının başvurmayacağını kim garanti edebilir?

5) Her şey bir yana, Kılıçdaroğlu ve Altılı Masa istibdada şimdiden teslim olmuş durumda. Hem Erdoğan’ın üçüncü kez aday olmasının, hem seçim propagandası sırasında yapılan bütün kanunsuzlukların sineye çekilmesi, seçim gecesi de AKP’nin atı alıp Üsküdar’ı geçmesine bir kez daha yol verilebileceğini gösteriyor. İstibdad rejimine bir yandan faşist deyip bir yandan da onu seçimle yenilgiye uğratmayı heyecanla savunanların çelişkisi tarihte az görülen türdendir.

Bütün bunların ışığında, Devrimci İşçi Partisi’nin cumhurbaşkanı seçimine ilişkin tutumunun somut durumun somut tahliline yaslandığını yadsımak mümkün değildir. Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adaylığını desteklemek hem bir hayal peşinde koşmaktır hem de işçi-emekçi kitlelerini örgütlenmekten uzak tutacak bir strateji.

Sonuç

Lenin burjuvaziyi ve onun siyasi güçlerini hiçbir koşulda desteklemeye açık değil midir? Elbette açıktır. Sömürge ya da yarı-sömürge ülkelerde, emperyalizmin hâkimiyetine son vermek üzere mücadele eden burjuva siyasi güçleri desteklemek sadece Lenin’in tutumu değildir, onun önerisiyle Komintern’in ilkeleri arasına girmiştir. Ama Stalinizmin yükselişiyle birlikte Menşevizmin görüşlerinin dünya komünist hareketi içinde hâkim olmasından sonra bu “hangi burjuva partisi olursa olsun, demokrasi ve bağımsızlık istesin yeter” derekesine indirilmiştir.

Asla! Lenin ve Komintern emperyalizme karşı ve demokrasi uğruna ancak “ulusal devrimci hareketler”i destekleme ilkesini benimsemiştir. Yani burjuva ya da değil, 1920’den itibaren komünizmin desteğine layık görülecek her hareketin devrimci olması gerekir. Bu hareket gerçekten devrimci ise demek ki dünyanın birçok ülkesinden farklı olarak bu hareketin arkasındaki burjuvazi “devrimci barutunu” yitirmemiş demektir. Yani 1848’in derslerine istisnai olarak ters düşen bir durum ile karşı karşıyayız demektir. Bu koşul altında burjuvazinin partisine devrimin, emperyalizme karşı mücadelenin, demokrasiye geçişin önderliği verilebilir.

Kılıçdaroğlu’nu bu kategoriye koymaya cesaret edecek kadar şaşkın herhangi bir sosyalist var mıdır dersiniz?