Suriye’de kravatlı tekfirciler suç işlemeye devam ediyor! Emperyalizmin himayesi korumuyor silahsızlandırıyor!

Suriye’de kravatlı tekfirciler suç işlemeye devam ediyor! Emperyalizmin himayesi korumuyor silahsızlandırıyor!

Suriye’nin Halep kentinde tekfirci-mehzhepçi HTŞ (Şam Kurtuluş Heyeti) güçlerinin Kürt mahalleleri Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’ye yönelik kuşatmasının 5. gününde ateşkes sağlandı. PYD’nin başını çektiği SDG (Suriye Demokratik Güçleri) Genel Komutanı Mazlum Abdi’nin açıklamasına göre ateşkes uluslararası güçlerin arabuluculuğu ile gerçekleşti. ABD, Fransa ve Ürdün’ün arabuluculuğu ile gerçekleşen ateşkes, mahallelerde mahsur kalan silahlı güçler ve sivillerle birlikte, ölü ve yaralıların güvenli şekilde Kuzeydoğu Suriye’de SDG kontrolündeki bölgelere nakledilmesini öngörüyor.  

HTŞ’nin bu mahallelere saldırısının gerekçesi, HTŞ lideri Ahmet Eşşara ve SDG lideri Mazlum Abdi arasında geçtiğimiz yıl 10 Mart’ta varılan mutabakata uyulmaması idi. Taraflar arasındaki görüşmeler, SDG’ye bağlı silahlı güçlerin kendisine Suriye Arap Ordusu adını veren HTŞ’ye entegrasyonu konusunda tıkanmıştı. SDG özerk yapısını koruyarak tümen ve tugaylar halinde entegrasyonda ısrar ederken HTŞ tam entegrasyonda ısrarcı oldu. Özellikle “tek devlet tek ordu” sloganıyla sürece dahil olan Türkiye’deki iktidar bu tıkanmada belirleyici rol oynadı. 

Suriye halklarını katleden işgalci İsrail’i seyreden kravatlı tekfirciler mi ülkenin birliğini ve toprak bütünlüğünü sağlayacak?

Süreç boyunca Türkiye’den yapılan açıklamalarda Suriye’nin birliği ve toprak bütünlüğü kavramları öne çıkarken bu kavramlarla HTŞ’nin yapısı, ideolojisi ve eylemleri tam bir tezat içinde. Tekfirci ve mezhepçi bir ideolojiye ve pratiğe sahip olan HTŞ, özellikle Alevilere ve ayrıca Dürzilere yönelik gerçekleştirdiği katliamlarla, yargısız infazlarla, insan kaçırma eylemleriyle biliniyor. Bu eylemler HTŞ’nin Şam’da Esad rejimini devirmesinin ardından fiili bir devlet pratiği haline geldi. Dolayısıyla HTŞ Suriye’nin birliğini bozan ve paramparça eden tekfirci ve mezhepçi bir güç. 

HTŞ’nin Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunduğu iddiası da aynı derecede gerçek dışı hatta gülünç. Zira HTŞ yönetimi Esad rejimini İngiltere ve ABD’nin patronajında devirirken İsrail de Suriye toprağı olan Golan tepelerindeki işgalini Şam’a doğru genişletmişti. Suriye’nin yerleşik halklarını katleden ama yabancı ve düşman İsrail’in işgaline karşı bırakın tek kurşun atmayı tek laf dahi etmeyen Eşşara, tam tersine Siyonist terör oluşumu ile normalleşme görüşmeleri başlatmış durumda. Eşşara’nın ülkede illegal ve gayri meşru olarak bulunan Amerikan üslerine yönelik herhangi bir itirazı da bulunmuyor. 

Tekfirci, mezhepçi, emperyalist ve Siyonist işbirlikçisi HTŞ gayri meşrudur! Kürt halkının nefsi müdafaası meşru bir haktır!

HTŞ ve Eşşara, 2024 yılı sonunda Şam’a doğru yürümeye başladığında halen tüm Batılı devletlerin ve ayrıca Türkiye’nin de terör listesindeydi. Eşşara’nın kravat ve takım elbise giymesi haricinde pratiğinde hiçbir değişiklik olmayan sivil katliamı, işkence, yargısız infaz, insan kaçırma vb. eylemlerine devam eden HTŞ, emperyalizmin ve Siyonizmin çıkarlarını koruduğu için terör listesinden çıkartılıp Suriye’nin yasal iktidarı olarak tanındı. Ancak HTŞ’nin kravatlı tekfircileri hiçbir zaman meşru bir iktidar olmadı. Dolayısıyla da Halep’teki Kürt mahalleleri olan Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’ye yönelik HTŞ kuşatması ve saldırısı asla meşru değildi. Etnik temizlik tehdidi altındaki Kürt halkının tüm araçlarla gerçekleştirdiği direniş ise haklı ve meşruydu.

ABD, Fransa emperyalistleri ile işbirlikçi Ürdün’ün patronluğunda sağlanan ateşkes anlaşmasının “SDG’nin barışçıl şekilde çekilmesi ve sivillerin güvenliğinin sağlanması” amacını güttüğü söylense de yaşanan Halep’teki Kürt halkının etnik temizlik tehdidi altında HTŞ’nin elinde rehin kalmasıdır. 

Alevi katliamını aklayan uğursuz 10 Mart mutabakatı Kürtlere yönelik etnik temizlik girişimine zemin oldu

Tüm bu yaşananlarla birlikte sürekli referans verilen 10 Mart mutabakatının gerçek anlamda bir mutabakat olmadığı bir kez daha ortaya çıkmıştır. Geçtiğimiz yıl 10 Mart’a giden süreçte HTŞ’nin gerçekleştirdiği Alevi katliamları Şam’da devletleşmeye çalışan tekfirci mezhepçi güçlerin meşruiyetini tamamen ortadan kaldırmıştı. Rusya ve Çin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni toplantıya çağırmıştı. ABD’den Suriye’de işlerin kontrolden çıkabileceği ve yeniden iç savaşın alevlenebileceği endişeleri dile getiriliyordu. Suriye içinde HTŞ’nin iktidarını tanıyan kendisi dışında yerli bir siyasi güç olmadan Şam’da bir devlet olduğu iddiasının altı doldurulamayacak durumdaydı. Tam bu aşamada apar topar, helikopterle SDG lideri Mazlum Abdi Şam’a getirilmiş ve Eşşara ile 10 Mart mutabakatı imzalattırılmıştır. Bu mutabakat takım ve kravat giydirilmiş tekfirci mezhepçi katillerin kanlı elbisesine bir kuru temizleme operasyonu olmuştur. 

10 Mart mutabakatı genellikle SDG güçlerinin merkezi orduya entegrasyonu bağlamında tartışılsa da söz konusu anlaşmanın esas önemi SDG’nin HTŞ’nin sözde iktidarına siyasi meşruiyet sağlamasıdır. Anlaşmanın 8. Maddesi şöyledir: “Suriye devleti, Esad rejiminin kalıntılarıyla ve ülkenin güvenliği ile birliğini tehdit eden unsurlarla mücadelede desteklenecektir.” Tekfirci mezhepçi HTŞ çetelerini Suriye devleti olarak adlandıran ve Alevi katliamını “Esad rejiminin kalıntılarıyla ve ülkenin güvenliği ile birliğini tehdit eden unsurlarla mücadele” adı altında meşrulaştıran, bununla da kalmayı destekleyen madde bugün Halep’te yaşananlara giden yolun taşlarını döşemiştir.

Emperyalizmin himayesi hiçbir halkı korumadı ve bundan sonra da korumayacak! 

ABD’nin himayesinde ve onun zorlamasıyla imza attığı anlaşma ile SDG liderliği sadece Aleviler başta olmak üzere Suriye Arap halkına değil Kürtlere de ihanet etmiştir. Zira bir kez tekfirci mezhepçi çetelere devlet sıfatı takıldığında, bir kez sivil katliamına siyasi meşruiyet atfedildiğinde bu işin ucunun Kürtlere dokunacağını öngörmemek mümkün değildir. ABD ve İngiltere başta olmak üzere Batılı emperyalistlerin ve İsrail Siyonizminin Kürt halkının (ve herhangi başka bir halkın da!) güvenliği ve esenliğine herhangi bir güvence getirebileceğini düşünmek ise ya saflıktır ya ihanet. 

Gelinen yerde halen ABD ve İsrail’in güvencesi ile hareket eden SDG liderliği Kürtlerin Fırat’ın doğusunda bu güçlerin himayesinde güvenlik ve esenliğe kavuşacağına inanmış gözükmektedir. Oysa tam tersine SDG’nin ABD’nin vekilleştirdiği bir güç olarak hareket etmesi başlı başına Kürt halkının güvenliği aleyhinedir. Bugün ABD’nin vekaletiyle Arap bölgelerini ve enerji havzalarını kontrol eden SDG’nin bu alanlardaki pozisyonu son derece kırılgandır. Türkiye’de iktidar bu bölgelerde SDG çatısı altında hareket eden Arap aşiretlerini harekete geçirerek bu kırılgan zemini kurcalamaktadır. Bu yöneliş sadece çıkarına bakan emperyalist işbirlikçisi Körfez Arap rejimlerinden gelecek icazet ile bir anda SDG’nin üzerinde durduğu zemini paramparça edebilir. Bu takdirde Kürt halkının öz savunma kapasitesi de stratejik bir zaafa uğrayacaktır. Kürt halkına ABD ve İsrail’le işbirliğini kaçınılmaz ve tek gerçekçi alternatif olarak sunanlar Kürt halkını korkunç bir çemberin içine hapsetmiştir.

Emperyalizme, Siyonizme, sömürgeciliğe, tekfirci mezhepçi çetelere karşı işçilerin birliği halkların kardeşliği!

Bu çember ancak mevcut emperyalist ve sömürgeci dayatmayı aşacak devrimci bir çıkışla kırılabilir. Türk, Arap ve İranlı emekçi halklarda karşılık bulabilmesi için işçilerin birliği ve halkların kardeşliği temelinde izlenecek politika elzemdir. Anti-emperyalizm adı altında sosyal şovenizm yapmak sadece sömürgeciliğin değirmenine su taşır. Enternasyonalizmi, emperyalizmle ve Siyonizmle işbirliğini mazur gören bir kozmopolitizmle sulandırmak, halklar arasındaki düşmanlığı arttırmaktan ve halkları siyaseten silahsızlandırmaktan başka bir sonuç doğurmaz.  Emperyalist, Siyonist ve sömürgeci kuşatmayı kırmak için Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını tanıyan, emperyalizmin, Siyonizmin sömürgeciliğin mezhepsel boğazlaşma ve etnik temizlik politikalarına karşı çıkan, Batı Asya’yı emperyalizmden ve Siyonizmden arındırmayı, sömürgeci işbirlikçi siyasi iktidarları karşısına alan bir işçi sınıfı politikasının yükseltilmesi şarttır.