“Şiirin Marksist Saatçisi” John Berger 100 Yaşında! Bıraktığı Miras, Çizdiği Yol 1000 Yaşa Bedel!
“Yapraklara dallara, yeşillere, allara,
nice nice yıllara gülüm, nice nice yıllara.
Yaprak dala, al yeşile yaraşır,
gayrı bundan böyle vermem seni ellere...”
-Nâzım Hikmet Rân-
Tutkulu bir dostu ve “sevdalısı” olduğu Nâzım gibi, dünya işçi sınıfının (tıpkı annesinin ailesinin de İngiltere’de bir parçası olduğu), emekçilerin, yoksul köylülerin, kadınların, yeryüzünün tüm ezilenlerinin, yoksullarının, göçmenlerinin sevgilisi, yoldaşı, yeryüzü şairi, yazarı, ressamı, Marksist Berger 100 yaşında!
Nâzım yukardaki şiiri o dönemki sevdası/sevdalısı Münevver’e yazmış. Lâkin, şayet tanışma şansı (buradaki “şans” kavramı karşılıklı olarak her ikisi için de!) olsa idi doğum günü için pekâlâ Berger’a da yazabilirdi en azından bir benzerini. Hatta mutlaka yazardı! Nereden mi çıkarıyorum? Çünkü zaman olarak yetişemediği Berger onun 100. doğum gününde, Türkçe dilinde 2009 yılında “Kıymetini Bil Her Şeyin” kitabında yer alan “Söylesem Sevdamı Yumuşacık” başlıklı muazzam bir yazı kaleme almıştı. Eminim Nâzım da benzer duyguları taşırdı tanıyabilseydi, okuyabilseydi Berger’i.
Berger, 20. yüzyıla ve 21. yüzyılın ilk 17 yılına damgasını vurmuş nadir türden “Batılı” entelektüellerden biri idi. Ömrünün son nefesine kadar katıksız bir antiemperyalist, antikapitalist ve anti-Siyonist, her koşulda gururla ifade ettiği kimlikle bir Marksist düşünür olarak yaşadı. Marksizmin onun yaşamındaki yerini herhalde en çarpıcı biçimde dostu ve ilk yayıncısı Erhard Frommhold’la “kardeşlik” olarak tanımladığı ilişkisini anlatırken sarf ettiği şu sözler anlatır: “Aramızdaki güven son tahlilde tarihi Marksist açıdan okumaktan doğan varoluşsal bir güvendi.”
Berger ilk çalışmalarından başlayarak bütün çalışmalarında sanat eserinin/ eserlerinin “sıradan insanlar” tarafından anlaşılması için çabalamış, sanat ve sanat eserinde her türlü piyasa ilişkisinden ve sanatın üst sınıflarca yüceltilmesine, yoksulların ve alt sınıfların “kapısından dahi geçemediği” galeriler tarafından kontrol edilmesine dayanan sanat anlayışından ve buna bağlı elitizmin her biçiminden nefret etmiştir.
Başta sanat (bilhassa görsel sanatlar) ve edebiyat üzerine yazdığı derinliği ve enginliği tarifsiz eleştiriler olmak üzere her yapıtına kuvvetli bir lirizmi, yaratıcı ve canlı bir devrimci romantizmi, sonsuz ve sınırsız bir umudu, yine Nâzım’ın çok sevdiği kavramla bitmek tükenmek bilmeyen bir “nikbinliği” ve rengârenk bir şiirselliği egemen kıldı. Hemen hemen bütün eleştirmenlerin kabul ettiği üzere, Berger, Rönesans’tan bu yana tüm Batı sanat geleneğinin eleştirisi üzerine ciddi bir Marksist argüman geliştirmiştir. Çok çok farklı akımların da ortak olduğu yaygın bir yoruma göre sanat tarihi ve sanat eleştirisi Berger’dan sonra bambaşka bir evreye girmiştir.
Onun için “şiirin saati”, tıpkı Trotskiy’in Sergey Yessenin anısına kaleme aldığı yazıda söylediği “Devrim, her insan için yalnız ekmek hakkı değil, şiir hakkı da elde edecektir” sözüne benzer bir biçimde “fırınların saati” idi, yani ekmeğin saati! “Şiirin saatçisi” olarak her yazısında, her kitabında, her konuşmasında, her söyleşisinde “devrim”in peşinde koştu.
“Hiçbir zaman burjuva kültürüne ve toplumuna muhalefetimden taviz vermeyeceğim” diyerek, bıkmadan, usanmadan işçilerin, köylülerin, kent yoksullarının, ulusal ve uluslararası düzlemdeki göçmenlerin, en alttakilerin yaşamlarına, çalışma, yaşama ve barınma koşullarına dikkat çekmeye çalıştı. Doğanın emperyalistler, kapitalistler tarafından talanına, yağmasına karşı durdu. Sanat alanındaki piyasalaşmaya, sermayenin tekeline, kapitalistlerin sanatı metalaştırmasına savaş açtı. İçeriği zaten bütün bu temalarla ince ince örülmüş olan birçok sergisinin, kitabının gelirini yine bizzat işçilere, göçmenlere, yoksullara adadı. Örneğin kitaplarının bazılarının (birkaçının Kürtçe çevirisi için böyle yapmış olduğunu bizzat biliyoruz) telif ücretini dahi hiç almadı.
“Ödüllendirilmek bir yargıcın mülkü olmaktır” diyerek kapitalist sanat piyasasının hiçbir ödülünü kabul etmedi. Bir kitabının (göçmenleri anlattığı “Yedinci Adam” kitabı) İstanbul’da bir gecekonduda, işçi evinde rafta görünce şöyle ifade edecekti duygularını: “Yedinci Adam’ı o kitap rafında görmek köşe yazarlarının, edebiyat eleştirmenlerinin övgülerinden çok daha değerliydi benim için.”
Benzersiz doğa tasvirleri ile ömrünün çoğunu Alplerin bir köyünde geçirmiş biri olarak “Alplerin Yaşar Kemal’i” olarak tanımlayabileceğimiz Berger’in Türkiye ve Kürdistan coğrafyası ile de özel bir bağı vardı. Yaşar Kemal’den Cevat Çapan’a, şair Can Yücel ve yönetmen/oyuncu Mehmet Ulusoy’dan Ruhi Su’ya kadar nice sosyalist aydın ile dostluk kurmuş, Kürt halkına her zaman destek ve dayanışma göstermiş bir insandır.
Son olarak, Berger’in henüz gençlik yıllarından başlayarak son derece derinlikli, tutarlı, cesur ve istikrarlı bir anti-Stalinist olduğunu vurgulamak gerekir. Örnek olarak: Hoşbeş kitabında belli parçalarda, Stalinizmin Gulag politikalarından ve yine köylülüğe uygulanan şiddetten söz eder.Buluştuğumuz Yer Burası’nda ise yine bazı pasajlarda, Stalinist parti yapısının işçi hareketini ve bütün bir toplumu nasıl tarumar ettiğinden, işçi demokrasisini ayaklar altına aldığından dem vurur. Bento’nun Eskiz Defteri’nde Rus (Sovyet) yazar (aynı zamanda demiryolu işçisi, gazete muhabiri) Andrey Platonov ve onun karakterleri üzerinden Stalinizmin yanlış politikalarını, birçoğu gerçek komünist olan insanlara çektirdiği acıları, ölümleri, işkenceleri, sürgünleri aktarır. Bir Fotoğrafı Anlamak kitabının belli sayfalarında Stalinizmin Hitler ve faşizmin yükselişindeki rolünü teşhir eder. G. romanının bazı bölümlerinde, Stalinizmin nasıl korkunç bir politika ile adım adım revizyonizme kaydığını, partilerin “sosyal demokrat” partilere dönüştüğünü, devrimden, işçi sınıfından uzaklaşarak parlamenter burjuva topluluklara evrildiğini anlatır. Tam da bu çizgisi nedeniyle de, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Stalinist ekolün hâkim olduğu sanat alanından (aslında kendileri alternatif olduğunu iddia etse de, başka bir tür “piyasa”dan) kendini çekmiştir.
Biz devrimci Marksistler onun sözlerine kulak verip, kendimizce öncelikle de onun, eserlerinin ve dünya görüşünün, onun deyişiyle “kıymetini bilmeye” çalıştık, çalışıyoruz. Bir gün mutlaka dünya ve “büyük insanlık” da Berger’in kıymetini daha da fazla bilecektir.
Berger yoldaşımızın 100. yaşını, 1983 yılında yazdığı kendisi için yazmış olduğu “Doğum Tarihi 5.11.1926” isimli sınıf kinini çok keskin bir biçimde ortaya koyduğu dizeleri ile kutlayalım:
“(…)
Söyle bana kanayan ne
Sen, gözleri karanlıkta da gören.
Kâr uğruna
Kolu bacağı kesilen dünya Kanıyor
Kan deryası sokaklarda.”
Not. Yazarın John Berger hakkında çok daha kapsamlı bir yazısı için şuraya bakılabilir: “Her şeyin kıymetini bilen” Marksist şair, enternasyonalist “telkâri” ustası: John Berger”, Devrimci Marksizm, sayı 30-31, Bahar-Yaz 2017, https://www.devrimcimarksizm.net/siar-risvanoglu-her-seyin-kiymetini-bilen-marksist-sair-enternasyonalist-telkari-ustasi-john-berger.