Üniversite fetişizmi

Biz yıllardır “özerk demokratik üniversite” diye diye sermayenin projesine karşı üniversite emekçilerinin ve öğrencilerinin mücadelesinin ufuksuz bırakıldığını söyledik. Çünkü bu yaklaşım sermaye egemenliği altındaki bir toplumsal düzende, üniversitelerin sermayenin tanımladığından farklı biçimde özerk-demokratik bir işlev ve işleyişe sahip olabileceği ütopyasını yaydı durdu. Bu, bir tür solcu-demokrat fildişi kule tanımıydı. Üniversitenin fetişleştirilmesiydi. Bu üniversite fetişizminde sınıf mücadelesine yer yoktu. Onun yerine ilericiliğin gericiliğe, çağdaş düşüncenin ortaçağa, demokrasinin YÖK sultasına karşı savaşı vardı. Biz sınıf dedikçe, “özgür emekçiler üniversitesi” dedikçe dogmatik olmakla güncel mücadelenin gereklerini görmezden gelmekle suçlandık. Peki, gerçekten durum böyle mi?

Bir bakalım… 50d’li asistanların mücadelesi önemli bir turnusol işlevi görmüştür. İş güvencesiz asistanlar iş güvencesi talep ederken solcu-demokrat cenahtan sürekli burun kıvırmalar, çatlak sesler duyulmuştur. Üniversite fetişizmine tutulmuş pek çok “solcu-demokrat”, asistanların iş güvencesi talebinde akademik çalışmalar ve bilimsel üretkenlik açısından tehdit görmüştür. Asistanlar her koşulda bir özlük hakkı olarak iş güvencesini savunmuş ama karşısında asistanını işten atan anabilim dalı başkanlığına akademik özerklik gereği karışmayan “solcu-demokrat” hocalar bulmuştur. Yine asistanların haklarını çiğneyen, disiplin cezaları yağdıran, sendikacıları süren rektörler, aynı “solcu-demokrat” görüş tarafından görece demokratik, diyalog kurmaya müsait gibi sıfatlarla savunulabilmiştir.

Alışığız bunlara. YÖK başkanları Kemal Gürüz’ler, Erdoğan Teziç’ler de yine çağdaş kimlikleri ile türban yasağını militanca savunarak fildişi kuleyi ortaçağ gericiliğine karşı savundukları için bazı “solcu-demokrat”lardan destek görmüşlerdi. İkisi de üniversitede sermayenin sözcülüğünü yapmışlardı. Kemal Gürüz, 1994 TÜSİAD raporunun, Erdoğan Teziç ise TÜSİAD’ın 1992 yılında hazırlattığı Anayasa taslağının bizzat yazarlarıydı.

Şimdi, YÖK tarafından üniversitelere gönderilen “Yeni bir yükseköğretim yasasına doğru” başlıklı metin, üniversitelerde sermayenin dolaysız hâkimiyetini sağlayacak yeni bir saldırıyı haber veriyor. Mali özerklik adı altında üniversitelerin kendi yağında kavrulması, fiilen “parayı veren düdüğü çalar” sistemini üniversiteye sokuyor. Taslakta, büyük üniversitelerin kurulacak konseyler tarafından yönetilmesi, bu konseylerde de o ilin en çok vergi veren ya da üniversiteye bağış yapan işadamının bulunması savunuluyor. Asistanların 50d-33a ayrımı olmaksızın proje bazında güvencesiz istihdamı, tüm öğretim üyeleri için ise şirketlerdeki gibi performans kriterleri, en az elemanla en çok çıktıyı sağlayacak norm kadro uygulamaları öngörülüyor.

Sermaye açıkça saldırıyor ama karşısında bir sınıf mücadelesi cephesi yerine yine solcu-demokratik bir sınıf işbirliği hattı kuruluyor. Amerikan tipi piyasacı devlet üniversitesinin iki güzide modeli olan ODTÜ ve Boğaziçi Üniversitesi’nin yeni taslağa karşı çıkışı solcu-demokrat cenahta ayakta alkışlanıyor. Mesela, Evrensel “Boğaziçi, hükümete ve YÖK’e ders verdi” diye başlık atıyor, sonra da aslında Boğaziçi Üniversitesi (B.Ü.) açıklamasının hiçbir yerinde geçmediği halde B.Ü. senatosunun parasız üniversiteyi savunduğunu yazıyor. Birgün haberi aynen paylaşıyor. Oysa B.Ü.’nün dediği sadece ekonomik yoksunluk yaşayanların üniversite öğreniminden dışlanmaması için kaynak ve destek sağlanması. İkisi arasında okyanuslar kadar fark var. Parasız üniversite emekçilerin talebi. Boğaziçi’nin söylediği türden destek ve kaynaklar ise Batı üniversitelerinde de var ve aynı cümlelerin benzerlerini AKP’nin programında bile görmek mümkün. Açın bakın!

Öğrenci Kolektifleri de aynı tuzağa düşenler arasında. Daha önce Beyazıt’ta burası işyeri değil diyerek “bu işyerinde grev vardır” pankartına saldıracak kadar üniversite fetişizmine kapılmış Kolektiflerin, demokrasi ve özerklik aşkının onları tamamen sınıf körü ettiğini görüyorum. Bu körlük onları, sabah “güvencesizlik”, “piyasalaştırma” deyip akşam ABD tipi, iş güvencesinin en fazla ayaklar altına alındığı, radikal 50d’ci, piyasacı bir devlet üniversitesi olan Boğaziçi Üniversitesi’ni savunmaya itiyor.

Bugün, özerklik ve demokrasi adına AKP yaklaşımına karşıt gözüken ODTÜ ve Boğaziçi aslında sermayenin tuttuğu köprübaşlarıdır. Nitekim Cumhurbaşkanı iki üniversitenin de rektörlerini yanına çağırmıştır bile. Şimdi B.Ü. ve ODTÜ’nün tüm akademiye vereceği piyasacılık derslerine hazır olun.

Sınıf mücadelesi sadece Zonguldak’taki madende, Gebze’deki fabrikada, İkitelli’deki atölyede olur zannedenler üniversiteyi fetişleştiriyorlar. Oysa bugün üniversitede gerçek bir sınıf mücadelesi yaşanmaktadır. Taşeron işçilerden asistanlara iş güvencesi ve özlük hakları için her gün mücadele veriliyor. Çoğunluğu proleter ve emekçi ailelerin çocukları olan öğrenciler yemekhane zamlarına, ikinci öğretim harçlarına, yurtların kötü koşullarına karşı ayaktalar. Bu mücadeleler birleşmelidir. Tüm işçi sınıfının dikkati üniversitenin üzerine çekilmeli, sermayeye ve onun üniversitedeki tüm ajanlarına karşı bir sınıf cephesi kurulmalıdır. Özerkliğin yalan olduğunu, solculuğun da demokratlığın da beş para etmediğini yeterince gördük. Herkes sınıfını bilsin, safa gelsin!

 

Bu yazı Gerçek Gazetesi'nin Kasım 2012 tarihli 37. sayısında yayınlanmıştır.