Sömürgeci burjuvazinin çıkarlarına kılıf ve gizli diplomasiye paravan komisyonu
İktidarın “Terörsüz Türkiye” sloganıyla başlattığı sürecin Meclis ayağını oluşturan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” 18 Şubat’ta çalışmalarını bir rapor yayınlayarak neticelendirdi. 21 toplantının 137 kurum temsilcisi ve kişinin dinlendiği görüşmelerin ardından komisyondan Kürt sorununun çözümü için ne çıktı diye soracak olursanız, cevap sıfıra sıfır elde var sıfır. Rapor “Kürt sorunu” kavramını dahi zikretmiyor. Komisyon raporuna hayır oyu veren TİP ve EMEP haklı olarak sorunun adını dahi koymayan bir metni nasıl kabul edelim dediler. Ama esas sorun başka yerde. Bu komisyonun herhangi bir aşamada Kürt sorununun çözümü için kurulduğu söylendi mi? Başta DEM Parti olmak üzere çözüm niyetiyle bu komisyona katılanlar olmuşsa da komisyonu bağlayan böyle bir tanımlama kayda geçti mi? Eğer cevap hayır ise esas sorun komisyona böyle bir misyon atfetmenin kendisinde değil mi?
Aslında en baştan itibaren durum tam tersiydi. MHP de AKP de bu meselenin Kürt sorununun çözümü ile ilgisi olmadığını, esas konunun silah bıraktırma ve “terörsüz Türkiye” hedefi olduğunu söylüyor. Ama çok daha önemlisi sürecin diğer ana aktörü olan ve kendisine Kürt hareketi nezdinde temsiliyet gücü atfedilen Öcalan da en baştan açıkça “Kürt sorunu artık çözülmüştür” saptamasıyla işe girişiyor. O halde bu sürecin devamı olan komisyondan Kürt sorununun çözümü namına herhangi bir şey beklemenin iler tutar bir yanı olabilir mi? Elbette ki yoktur. İyi niyetle bu sürece Kürt sorununun çözümü doğrultusunda müdahale edilmek istenmişse de niyetle eylem birbirini tutmuyor. Komisyona katılmaktan başlayarak, komisyon çalışmalarının tamamı (muhalefet şerhleri, itirazlar ve en son rapora hayır oyu vermek dahil!); Bahçeli’nin inisiyatifi ile başlayan ve adım adım istibdadın bir siyaseti haline gelen sömürgeci burjuvazinin yayılmacı politikalarını meşrulaştırmaya ve bu politikaları hayata geçirmek üzere yürütülen gizli diplomasiye paravan olmaya yaramıştır.
Gizli diplomasiye paravan olma işlevi çok açıktır. Komisyon raporunda çözüme dair dilek ve temenniler haricinde hiçbir şeyin olmaması bundandır. Sürece dair her önemli gelişmeyi, atılan ya da atılması planlanan her adımı Bahçeli’nin grup toplantılarında ya da basın açıklamalarında duyuyoruz. Aklına esip söylemiyor tabii ki. Gizli diplomasi sürecinin sözcüsüdür kendisi. Ya kapalı kapılar ardında pişirilenleri açıklamakta ya da bir şeyi kamuoyunda tartışarak pişirmek gerekiyorsa onu söylemektedir. Komisyon gizli diplomaside en ufak bir gedik açmamıştır. Tam tersine bu işlerin tanım gereği “gizli” olması gereken yanları olduğunu gizli toplantılar yaparak halka kabul ettirmekte işlev görmüştür. Komisyonda, Genelkurmay ve MİT’in gelip brifing verdiği toplantılara katılıp gizli hiçbir yanı olmayan sadece gizliliği meşrulaştırmak için yapıldığı belli olan bir tiyatroya figüranlık yapanlar, gizli diplomasiyi meşrulaştırmaktan başka bir şey yapmamıştır.
Çok önemli bir şey daha ekleyelim. Rapora dikkatli bakarsanız yasal denetimden tamamen azade kılınmış bir gizli diplomasiyi mutlak yöntem olarak ilan ettiğini görürsünüz. Bakacağınız yer AİHM ve AYM kararları ile ilgili kısımdır. Öcalan’ın “umut hakkı” çok gündeme gelmiş ve tartışılmışsa da Selahattin Demirtaş ve Can Atalay hakkındaki AİHM ve AYM kararlarının uygulanmasına dair somut bir ifade geçmediği gibi ilgili bölümde tam tersine bu konuda bir sorun olmadığı, Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulama oranında Avrupa Konseyi ortalamasının üstünde olduğu ifade edilmektedir. Ama Bahçeli değil miydi ki “Öcalan umuda, Demirtaş evine” diyen? Demesine dedi ama AİHM ve AYM kararlarının direkt uygulanmasına dair bir tutum almadan bunu yaptı. Yani aslında umuda ve eve giden yolun gizli diplomaside olduğunun altını çizdi.
Sömürgeci burjuvazinin yayılmacı çıkarlarını görmek isteyen, Bahçeli ve Erdoğan’ın açıklamalarından bunu rahatlıkla çıkarabilirdi. Sünni İslamcılık temelinde bir Türk-Kürt-Arap ittifakı tanımlanıyor, “Türkiye yüzyılı”, “bölgesel güç”, “küresel güç” gibi kavramlarla süsleniyor, Kürt sorunu zinhar ağza alınmamakla birlikte her söz mutlaka enerji koridorlarına ve ticaret yollarına getiriliyordu. AKP ve MHP’nin komisyona sunduğu raporlarda da bu unsurların hepsi var. Üstelik bu yöneliş gizli diplomasinin diğer aktörü Öcalan’ın geçmişten bugüne yaptığı açıklamalarda da bir tema olarak hep vardı.
Karşımızda bir tutarsızlık yok, bir program var. Bu programın istikametinde barış değil savaş var. Bu, Kürt sorununun çözümünün programı değil. Sömürgeci burjuvazinin yayılmacı çıkarlarının bir yansıması. Sıklıkla Özal dönemine referans yapılıyor. Doğrudur, ama Kürt sorununun çözümü çabası anlamında değil; Özal’ın Körfez Savaşı’nı fırsat bilip emperyalizmin himayesinde “bir koyup üç alacağız” işbirlikçiliği ve yayılmacılığı anlamında. Ve komisyonla halkın oyalandığı bir buçuk yılın sonunda Kürt sorununun çözümü yönünde tek bir adım atılmadığı halde sömürgeci burjuvazi, İngiliz ve Amerikan emperyalizminin himayesinde ve Suriye’den başlayarak “almaya” başladı bile. Türkiye’nin sömürgeci burjuvazisi emperyalizmin kanatları altına girerek gözünü Irak’a ve İran’a dikmiş durumda. Türk ve Kürt ittifakı ile ABD’nin yanında yağma hayali kuranların karşısındayız. Biz halkların emperyalizme, Siyonizme ve sömürgeciliğe karşı ittifakından yanayız. “Kürtlerle barış, ABD ile savaş” demeye devam edeceğiz.
Bu yazı Gerçek gazetesinin Mart 2026 tarihli 198. sayısında yayınlanmıştır.






