İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden bir işçi: Taleplerimizle örgütleneceğiz! Genel-İş’te olacağız!
Ben İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde çalışan bir işçiyim. Bir toplu sözleşme sürecinin başında 4000 işçinin Genel-İş üyesi olmasının ardından toplu sözleşme yetki belgesinin alındığı günlere geldiğimizde üye sayımızın 500 sayısına kadar düştüğünü öğrendik. Önceki toplu sözleşmeyi yapan Hak-İş konfederasyonuna bağlı Hizmet-İş sendikası yeni toplu sözleşmeyi de yapmaya hak kazandı. Biz bu yola çıkarken taleplerimizin çevresinde örgütlenmeliyiz ve bu şekilde bir süreç yürütmeliyiz diye defalarca kez söyledik. Bunu işçi öncüsü arkadaşlarımız ve sendika yönetimiyle yaptığımız görüşmelerde de dile getirdik. Taleplerimizi toplantılarda sıraladık. Hatta bu süreçte herhangi bir şekilde toplu sözleşme sürecinde dahi olmamamıza rağmen bazı birimlerde üye çokluğumuz ve örgütlülüğümüz sayesinde kazanımlar bile elde etmeye başlamıştık. Fakat bu taleplerimizin görüşülmesi, sendika yönetimiyle yaptığımız toplantıda sebebini anlayamadığımız “bunun zamanının şimdi olmadığı” gibi bir açıklamayla reddedildi. Kendi içimizde bu konuyu tartışmaya ve taleplerimizi yükseltmeye başladığımız bir zamanda, İBB’ye yapılan operasyon sonrasında, “sendika yönetiminin gücünü operasyona karşı dayanışmaya aktarmasıyla” birlikte örgütlenme faaliyetimiz tamamen bitme noktasına geldi. Bir belediyede 16 bin civarında işçinin örgütlenmesinden bahsediyoruz ve bu işçiler İstanbul’un bir çok noktasına dağılmış ve mesai saatlerinden dolayı da birbirlerini görmeleri neredeyse imkansız olan işçilerdir.
Örgütlenme faaliyetimizi farklı birimlerdeki arkadaşlarımızın büyük emekleriyle gerçekleştiriyorduk. Talepler çevresinde örgütlenmeyeceksek eğer sadece DİSK ve DİSK’li olduğumuz için mi örgütlenecektik, evet öyleymiş. Sendikada yukarıdan işçilere dikte edilen düşünceye göre bizim DİSK’li olmamız örgütlenmemiz için yeterliymiş. Süreç bize gösterdi ki yeterli değilmiş. Zaten yeterli olmayacağını üye sayımız artmaya başladıkça insanların yükselen umudunu gördükçe biz fark ediyorduk. Sendika bürokrasisinin fark etmemesi ise imkansızdı.
Genel-İş olarak toplu sözleşmeye yaklaştığımız bir süreç, haklarımızı almak için alana çıkacağımız bir süreç Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla sekteye uğradı. Halbuki bu konuda işçi öncüsü olan arkadaşlarımızla da konuştuğumuzda İstanbul’un en çok işçisinin çalıştığı İBB’de işçilerin anti-demokratik bir olaya tepki vermesinin yegâne yolunun sendikalı olmak ve örgütlenmek olduğunda da hem fikirdik. Bunu örgütlenmemizin omurgası haline çevirmeye de başlamıştık. İşçilerin örgütlü ve bilinçli tepkiler verdiği bir kurumda ya da bir fabrikada anti-demokratik, hukuksuz bir durum yaşansa dahi bunun işçi sınıfının dayanışmasıyla bertaraf edilebileceğini anlattığımızda ve yaşanan güncel grevlerle de gösterdiğimizde sendikamıza uzak duran işçilerin gelip üye olduğunu gördük. Fakat bunu sendika yönetimine anlatamadık.
Aslında bu tepkimizin örgütlü hale gelmesi ve örgütlülüğümüzün bir üst aşamaya çıkması operasyon sonrası sürecin hatalı yönetilmesi dolayısıyla imkânsız hale geldi. Ağustos ayında Hizmet-İş sendikası yetki belgesini aldı. Şimdi azınlıkta ve az bir üye sayısına rağmen umutla örgütlenmeye ve bu süreçte var olmaya çalışıyoruz. Peki ne yapacağız? Öncelikle geçmişteki hatalarımızdan ders almalıyız. Taleplerimiz çevresinde işçileri birleştirmeli, evimiz olan DİSK’te örgütlenmeliyiz. Hali hazırda görüşmeleri başlamış olan Hizmet-İş’in toplu sözleşme taslağının içerisinde neler olduğunu bilmek istiyoruz. Bu sürece işçiler olarak katılabilmeliyiz. İşçilerin örgütlülüğünün ve her konfederasyonda haklı taleplerinin savunulması gerektiğinin farkındayız. Ben ve öncü arkadaşlarım da bunun farkında olarak hareket ediyoruz. Toplu sözleşme içerisine dayanışma aidatıyla katılıyor olmamız taleplerimizi keseceğimiz ve mücadeleyi ayrıca yürüteceğimiz anlamı taşımıyor. Önceden taleplerimiz neyse halen daha da aynı taleplerin geçerli olduğunu belirtiyorum.
Taleplerimizin başında iş tanımlarının yapılması geliyor, iş tanımının kapsadığı bir kişi dahi olsa iş tanımının toplu sözleşmede yer almasını istiyoruz. Başka bir dizi talebimiz daha var. Özlük haklarının korunması, önceden sağlık iş kolunda olup sonrasında iş kolu değişikliğiyle genel hizmet iş koluna geçirildiğinde izin sürelerinde oluşan hak kaybının giderilmesi, mobbinge karşı mücadele ve etkin müdahale için sendika yönetiminin kurduğu kurulun bulunması; disiplin sürecinde üye hangi sendika üyesi olursa olsun kurulda, üyesi olduğu sendika temsilcisinin ve ayrıca toplu sözleşmeye yetkili sendika temsilcisinin bulunması; kadın işçilerin çalıştığı uzak birimlerdeki servis saatlerinin düzenlenmesi; doğum ve süt izninin işçinin evine göre etkin olarak uygulanması; kreşlerden işçilerin yararlanmasındaki şartların daha makul hale gelmesi ve kreşteki çocuklarının çıkışının işçinin çıkışına göre ayarlanması; geçici iş yeri değişikliği yapılan işçilerin belirli bir süresinin olması ve o işçilerin servis, ulaşım sorununun toplu sözleşmeye dahil edilmesi; ücret skalasının toplu sözleşmede bulunması, zamların hesaplanırken ikramiye ve ücret olarak iki farklı dönemde hesaplanması yerine hepsinin de enflasyon açıklandığında ücrete de yansıyacak şekilde aylık bazda olması; ek protokolle bunları alacağız gibi asılsız ve mesnetsiz bir söylemden vazgeçilerek hepsinin de toplu sözleşme metninde yer alması; işçilere ayda bir kez sendikal eğitim saati olarak eğitimin yapılması ve bunun muhakkak takip edilmesi; aylık olarak yaşanan sorunlar ve sendika yönetimine ulaşanlar hakkında açıklama yapılması taleplerimizin başında gelmektedir. Bu taleplerimiz bizim örgütlenmeye başladığımızda oluşturduğumuz taleplerdi ve sendika yönetimi bu taleplerimizi yukarıda anlattığımız gibi dinlemedi bile. Biz artık biliyoruz ki sendikal örgütlenmeyi biz işçiler yapacağız ve taleplerimizi kendimiz oluşturarak sayımızı artıracağız.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden bir işçi






