Filistin direnişinin yok oluşa yanıtı: El Aksa Tûfanı

Gerçek 18 dk okuma
el aksa

7 Ekim 2023, Batı Asya tarihinde çok önemli bir dönüm noktası olarak şimdiden emekçi halkımızın hafızasında yerini aldı. O sabah erken saatlerde gözünü açıp, haberlerde ve sosyal medyada gördükleri karşısında büyük bir şok yaşamayan, sanırız yoktur. 7 Ekim sabahı, daha Netanyahu meşhur “Filistinsiz” dünya haritasını BM kürsüsünde sallayalı bir ay kadar olmuşken, Gazze ablukası dayanılmaz bir hal almış ve Batı Şeria’daki Siyonist yerleşimlerin genişlemesi son derece hızlanmışken, Netanyahu ve Erdoğan ABD’de görüşmüş ve aralarında yeni bir normalleşmenin sinyalleri verilmişken ve Suudî Arabistan’ın da İsrail ile normalleşme yoluna gireceği haberleri iyiden iyiye duyulmaktayken, Filistin direniş örgütleri askerî olarak çok iyi planlanmış bir operasyon ile düşmanı (ve sözde dostlarını) gafil avlıyor ve Filistinli tutsaklarla takas etmek üzere çok sayıda yerleşimciyi esir ederek Gazze’ye geri dönüyordu. Filistinli direniş örgütlerinin bu haklı ve meşru eylemi, İsrail tarafından yürütülen, en kanlı aşaması iki yıl devam eden ve sayıları muhtemelen yüz binden fazla Filistinlinin katledilmesi ile sonuçlanan bir soykırım ile karşılandı.

Devrimci İşçi Partisi olarak El Aksa Tûfanı’nın, Filistin halkının ülkemizdeki istibdad rejimi dâhil sözde müttefiklerinin eylemlerinin de yardımıyla yok oluşa sürüklenmekte oluşu karşısında Filistin direniş örgütlerinin hem kaçınılmaz hem de iyi örgütlenmiş bir yanıtı olduğunu defalarca belirttik. Filistin direnişinin sonrasını iyi hesaplamadan böyle bir işe giriştiğini ve dolaylı da olsa Siyonist soykırımın başlamasında rolü olduğunu iddia edenlerin ıskaladığı husus bu kaçınılmazlıktır.

Burada iki şeyi özel olarak vurgulamak gereklidir. İlki, bu operasyonun başarısının iki güç arasındaki silah gücü asimetrisi veri iken sadece askerî olarak ölçülmesinin hata olacağıdır. Filistin direnişi, sadece Direniş Ekseni güçleriyle sınırlı kalmayan bir bölgesel tepkinin, zamanla diğerlerini de çekerek İsrail’in olası yanıtı üzerinde bir baskı oluşturacağını düşünmüştür. Rüzgâr böylece terse dönebilir ve Filistin üzerindeki baskı hafifleyebilirdi. Açıkçası, Direniş Ekseni bu savaşta olabildiğince Filistin’e destek olmuştur. Onun dışındaki, istibdad rejimini de içeren unsurların özellikle ilk aşamada verdikleri cılız tepkiler ise bırakın frenlemeyi, İsrail’i daha da cesaretlendirmiştir.

İkincisi ise, Filistin halkı ile Filistin direniş örgütleri arasındaki ilişkiye dairdir. Unutmayalım ki, Filistin halkı bir avuç haini bir kenara bırakırsak uzun süredir neredeyse topyekûn bir savaşın içindedir. Bir intifada yoğunluğunda olmasa da Gazze’de, Batı Şeria’da, 48 topraklarında, direniş örgütlerini destekleyerek, ya da doğrudan yeri geldiğinde silah bulan silahla, bıçak bulan bıçakla, aracı olan aracını yerleşimcilerin ve askerlerin üzerine sürerek savaşmaktadır. Yüz binden fazla sivilin yanında on binlerce Filistinli direnişçi de İsrail tarafından katledilmiştir. Ama hem soykırım sürerken hem de bugün, tüm Filistin direniş örgütleri saflarını yeni savaşçılarla fazlasıyla tahkim etmiş durumdadır. Batı Şeria’da Cenin, Tulkerim ve Tubas gibi merkezlerde silahlı grupların varlığı 2024–25 boyunca hem İsrail ordusunun hem de işbirlikçi Filistin Özerk Yönetimi’nin operasyonlarına rağmen devam etmiştir. Batı Şeria ve Gazze’de halk arasında örgütlerin silah bırakmaması gerektiğini söyleyenlerin oranı %70’in üzerindedir. Lübnan'da dahi halen kamplardan giden yeni Filistinli savaşçılar Siyonistlerin karşısına dikilmektedir. Sıklıkla karşımıza çıkan, Filistin halkının İsrail’in değil de direniş örgütlerinin esiri olduğu iddiası ya liberal ahmaklığın ya da emperyalizm ve Siyonizme imanın bir sonucudur.

Filistin meselesi tekrar merkezde

El Aksa Tûfanı tüm dünyada büyük bir şok yaratmış ve Filistin’i derhal dünya gündeminin merkezine oturtmuştur. Ardından başlayan Siyonist saldırılar, bunun da ötesinde bir şok dalgası yaratmış, Filistin bu kez de soykırıma maruz kaldığı için dünya gündemine oturmuştur. Öyle ki, son üç yılın dünya ölçeğindeki siyasetinde çok uzun bir dönem boyunca ana gündem Filistin olmuştur. BM diplomasisinin, emperyalist ülkelerin iç siyasetinin, uluslararası hukuk tartışmalarının ve Batı Asya siyasetinin merkezine Filistin yerleşmiştir.

Örneğin 7 Ekim 2023–28 Haziran 2024 arasında yalnızca ABD’de Filistin ile ilgili 3.500’den fazla eylem yapılmıştır. Üstelik bunlar 50 eyalete yayılmıştır. Avrupa’da da durum bundan farklı değildir. Pek çok merkez, Siyonist soykırım başladıktan sonra çok kitlesel eylemlere sahne olmuştur. Ayrıca tüm dünya üniversitelerinde sayısız Filistin’e destek eylemi gerçekleştirilmiş, yeni öğrenci toplulukları ve kampanyalar oluşturulmuştur. Yerleşkeler Filistin bayrakları ve kufiyeleri ile dolmuştur. ABD’deki örnekler bir aşamada haklı olarak Vietnam savaşına karşı çıkan kampanyalara benzetilmiş ve buradan yeni bir hareketin doğabileceği dahi düşünülmüştür.

Filistin meselesinin dünya gündemine dönüşmesinin göstergeleri küresel medya verilerinde de görülebilir. 7 Ekim 2023’ten Ekim 2025’e kadar Media Cloud’un taradığı küresel dijital haberlerin içinde Filistinle ilgili haber sayısı 2 milyon olarak verilmektedir. Sosyal medyada da Filistin meselesi ezici bir hacim elde etmiştir.

Dahası, sosyal medyada Filistin’i destekleyen paylaşımlar ezici bir üstünlüğe sahiptir. 16–30 Ekim 2023 gibi yalnızca iki haftalık bir dönemde X’te dünya çapında #StandWithPalestine etiketiyle yaklaşık 210 bin paylaşım yapılmıştır. Aynı dönemde #StandWithIsrael için sayı yaklaşık 17 bindir. Instagram’da Kasım 2023 ortasına gelindiğinde #FreePalestine 5,7 milyon gönderide kullanılmıştır. #StandWithIsrael ise 214 bin gönderide kalmıştır. Facebook’ta ise #FreePalestine 11 milyon gönderide, #StandWithIsrael ise 278 bin gönderide görünmüştür.

Dünya uzun bir süre Filistin ile yatıp Filistin ile kalkmış, bu durum Filistin sorununu görmezden gelen “yeni Ortadoğu” girişimlerini ayazda bırakmış, Filistin dünya kamuoyunun gözünde tekrar, çözülmesi gereken bir yerleşimci sömürgecilik sorunu olarak belirmiştir.

İsrail’in yıllar içinde inşa ettiği imaj yerle bir

Aynı dönemde Siyonistlerin hasbara (propaganda) aygıtları defalarca teşhir olmuş, 7 Ekim’de başı kesilmiş 40 Yahudi bebekten, tecavüze uğradığı söylenen sivillere dek pek çok iddianın yalan çıkması ya da halen en ufak bir kanıt ileri sürülememesi İsrail’i zor durumda bırakmıştır. BM organları, İsrail medyasında çok geniş biçimde yayılan bazı tecavüz hikâyelerinin asılsız olduğunu tespit etmiştir. Kibbutz Be’eri’deki, dünya basınına yansıyan ve çok konuşulan iki vaka da Kfar Aza’daki tecavüz iddiaları da doğrulanamamıştır. Dahası, Dahiye doktrini ile İsrail’in kendi sivillerini öldürmüş olduğuna dair bulgular da İsrail açısından büyük sorunlar doğurmuştur.

Bundan çok daha önemlisi elbette Siyonist soykırımın etkileridir. “Ortadoğu’nun tek demokrasisi” olarak pazarlanan, devasa fonlar akıttığı Artisrael gibi kurumlarıyla whitewashing veya LGBT topluluklarına verdiği sözde destekle pinkwashing türü aklama/meşrulaştırma faaliyetleriyle kendini pazarlayan İsrail, bir anda dünya kamuoyu nezdinde gerçek yüzüyle belirmiş, dünyanın gözünün içine baka baka soykırım yapan bir canavara dönüşmüştür. Hastanelerin ve çadır kamplarının bombalanması, World Kitchen ve UNRWA çalışanlarının öldürülmesi, Hind Recep’in korkunç bir şekilde katledilmesi, İsrail’in imajını zedeleyen tekil olaylardan birkaçıdır.

Soykırımın İsrail’in imajına etkileri araştırmalarla da ortaya konmaktadır. Örneğin Pew’in 2026 yılının Haziran ayında yaptığı bir araştırmada 36 ülkede İsrail hakkında olumsuz görüş bildirenlerin oranı %67 olmuştur. ABD’de olumsuz görüş 2025’te %53 iken 2026’da %60’a, Almanya’da %64’ten %73’e, Birleşik Krallık’ta %61’den %69’a çıkmış durumdadır. Başka bazı araştırmalar da benzer sonuçlar vermektedir.

Emperyalist blokta İsrail çatlakları

Siyonist projenin hamiliğinin 1967’den itibaren ABD emperyalizmine geçtiğini, dahası Siyonistlerin diğer ülke ve grupların lobi faaliyetlerini de aşan bir nitelikte ABD iç politikasında söz sahibi olduğunu ve bu anlamda ABD ve İsrail’in tarihte eşi benzeri olmayan bir birlikteliği olduğunu hep söyledik. İsrail, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD dış yardımının kümülatif olarak en büyük alıcısıdır. İsrail’e yönelik ABD yardımları yaklaşık 174 milyar dolara ulaşmış durumdadır. 2019–2028 mutabakatı tek başına 38 milyar dolarlık askeri yardım öngörmektedir. Dahası ABD hukuku, İsrail’in bölgedeki “niteliksel askerî üstünlüğünü” korumayı Amerikan devletinin yükümlülüğü haline getirmiştir. AIPAC adlı örgüt, Siyonizmin ABD politikası üzerindeki belirleyiciliğinin merkez üssü olarak öne çıkmaktadır ve ABD’deki parlamenterleri milyarlarca dolar para dökerek satın alıp yönlendirmektedir.

Bu yakın ilişkinin karşısında olmasa da buna belirli çelişkilerle eşlik eden bir diğer ilişki de Avrupa emperyalizmi ile İsrail ilişkisidir. Bu ilişki ilkine göre daha parçalıdır. Oslo süreci sonrasında ABD siyasal süreçlerde başı çekerken, Avrupalılar işbirlikçi Filistin Yönetimi’nin en önemli mali destekçilerinden biri haline gelmişler, bazı konularda ABD’den ayrı bir Filistin politikasına sahip olmuşlardır.

El Aksa Tûfanı’nı izleyen Siyonist soykırım, Amerika’da uzun bir süre İsrail’in katliamlarına tam bir destekle karşılansa da daha yakın zamanda bazı gerilimler meydana gelmiştir. ABD Gazze planını İsrail’i çok karıştırmadan uygulamak isterken, İran’la yürütülen savaşta da iki ülke arasındaki gerilimler açığa çıkmıştır. Ayrıca ABD Batı Şeria’daki olası bir İsrail ilhakını bir kırmızı çizgi olarak ileri sürmekte, bu yüzden İsrail’deki Netanyahu hükümeti ile Trump arasında gerilimler yaşanmaktadır. Buna az önce saydığımız, İsrail’e yönelik kamuoyu algısındaki değişmeyi de ekleyince manzara kesinlikle El Aksa Tûfanı’nın başındaki durumda değildir.

Avrupa’daki emperyalist güçlerin ABD ile ayrılıkları da El Aksa sonrasında artmıştır. Bunun belki en iyi örneği Fransa – Suudî Arabistan girişimidir. Fransa, 2025 yılında ABD’nin meseledeki pozisyonunu dikkate almadan Suudi Arabistan’la birlikte BM çatısı altında iki devletli çözüm konferansının eş başkanlığını üstlenmiştir. Ortaya çıkan ve ABD ile İsrail’in karşı çıktığı New York Deklarasyonu (Hamas’ın silahsızlandırılmasının yanında) Filistin devletinin tanınmasını, 1967’de başlayan işgalin sona ermesini ve Filistin’in BM’ye tam üyeliğini savunmaktadır. Bu girişim marjinal de kalmamıştır. BM Genel Kurulu Eylül 2025’te New York Deklarasyonu’nu 142 lehte, 10 aleyhte, 12 çekimser oyla desteklemiştir. Aynı konferans sürecinde Birleşik Krallık ve Fransa’nın da aralarında bulunduğu bir grup devlet Filistin’i tanımıştır. 2026’da da Fransa, Suudi Arabistan, Birleşik Krallık ve Kanada bu diplomatik hattı devam ettiren üst düzey toplantılara öncülük etmişlerdir.

Farklı bir kanal da silah satışları ile ilgilidir. Birleşik Krallık Eylül 2024’te İsrail’e yönelik yaklaşık 350 silah ihracat lisansının 30’unu, uluslararası hukukun ihlalinde kullanılma riski gerekçesiyle askıya almıştır. Bir yıl sonra, İsrail’in Avrupa’daki belki de en sadık müttefiki ve en önemli silah tedarikçisi Almanya, Gazze’de kullanılabilecek askerî teçhizat ihracatını durduracağını açıklamıştır. Tüm bunlar, emperyalizmin İsrail ile angajmanının niteliğinde belirli bir değişime işaret etmektedir. Netanyahu’nun El Aksa Tûfanı’ndan bir ay önce dünyaya gösterdiği Filistinsiz haritanın gerçeğe dönmesini de en azından bir süreliğine olanaksız kılmıştır.

Filistin’deki soykırım uluslararası hukukun merkezine yerleşti

Öte yandan, El Aksa Tûfanı’nı izleyen soykırım, uluslararası hukuk alanında da gelişmelere kapı aralamıştır. Uluslararası Adalet Divanı Temmuz 2024 tarihli danışma görüşünde İsrail’in İşgal Altındaki Filistin Toprakları’ndaki devam eden varlığının hukuka aykırı olduğunu ve bunun mümkün olan en kısa sürede sona erdirilmesi gerektiğini belirtirken, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) ise Netanyahu ve dönemin Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında Kasım 2024’te savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar iddiaları kapsamında tutuklama emirleri çıkarmıştır.

Tüm bu kararlara karşı duran ABD emperyalizmi, UCM savcısına ve hakimlerine yaptırım uygulamış, Almanya da mahkeme kararlarına uymakla İsrail’e koşulsuz destek politikası arasında bir hayli bocalamıştır. Böylelikle, önceki dönemlerde emperyalistlerin başka ülkelere diz çöktürmek için kurguladıkları mahkemeler dönüp kendi müttefiklerini vururken, başkalarına hatırlattıkları uluslararası hukuka uyma masalı da inandırıcılığını daha da yitirmiştir.

İbrahimî anlaşmaların geleceği yara aldı

Trump’ın Batı Asya’daki yandaş güçleri İsrail Siyonizmi etrafında kümeleme projesi olan İbrahimî anlaşmalar, başta da belirttiğimiz gibi El Aksa Tûfanı gibi bir operasyonu doğuran nedenler arasındaydı. 2020-2021 yıllarında imzalanan bu anlaşmalar, kabaca Filistin sorunu çözülmeden de İsrail’in meşru bir devlet olarak bölgeye entegre edilebileceğini ima etmekteydi. El Aksa Tûfanı, bu anlaşmaların belirlenen hedefe doğru doğrusal ilerleyişi önünde büyük bir engel yarattı ve emperyalist-Siyonist planları sekteye uğrattı. Farklı ülke grupları da bölgeye dair farklı planlarla çıkageldiler. 2025 New York Deklarasyonu örneğin açık biçimde 1967 sınırları temelinde egemen Filistin devleti ve Filistin’in uluslararası kuruluşlara tam üyeliğini gündeme getirmektedir. Ayrıca Suudî Arabistan başta olmak üzere bölgeden İbrahimî anlaşmalara yeni katılımların da önünde bir engel oluşmuş bulunmaktadır.

Filistinli esirlerin durumu

Tûfan sırasında ele geçirilen yerleşimciler, soykırımcı saldırıların bir aşamasında gerçekten Filistinli esirlerin özgürlüğünün teminini sağladılar. Ekim 2025 anlaşması sonucunda son 20 yaşayan İsrailli rehine serbest bırakılırken, İsrail de yaklaşık 2.000 Filistinli tutuklu ve mahkûmu serbest bıraktı. Dolayısıyla Filistinli mahkûmların serbest bırakılması hedefi açısından kısmî fakat somut bir sonuç ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Hatta Fransa’nın soykırımın bir aşamasından itibaren Filistin devletini tanıma yönünde ilerlediği ve Gazze üzerinden İsrail ile çatışmalar yaşadığı bir dönemde belki de ABD’nin itirazlarına rağmen Corç Abdullah yoldaşın özgürlüğüne kavuşması bile, süregiden kampanyanın, uluslararası dayanışma ve desteğin yanı sıra, Aksa’nın ve onu izleyen soykırımın dolaylı etkileri arasında sayılabilir.

Yahudi halkı içinde Siyonizmin etkisi zayıflıyor

El Aksa sürecinin çok önemli bir sonucu da Yahudi halkı içinde giderek artan bir kesimin, özellikle ABD’de Siyonizm ile bağlarını gözden geçirmesini sağlamak oldu. Barış için Yahudi sesi (JVP), 2024 yılında üye ve destekçi sayısının 750.000’in üzerine çıktığını duyurdu. Bir başka benzer ABD’li örgüt olan IfNotNow, 7 Ekim 2023 öncesindeki 1000 aidatlı üyeden 7.000 üyeli bir örgüte evrildi. 2026 itibariyle ABD Yahudilerinin sadece üçte biri kendisine Siyonist diyor. Genç Yahudilerde bu oran %14’e kadar indi. Bir diğer veri, Washington Post’un 2025 anketinden. Burada Amerikan Yahudileri’nin %61’i İsrail’in Gazze’de savaş suçu işlediğini savunmakta, %39’u bunu soykırım olarak adlandırmaktadır. Bu istatistiklerin, yerleşimci sömürgeci bir ideolojinin bulaş gösterdiği toplumun en azından bazı kesimlerinde yaşadığı mevzi kaybı anlamında ne kadar önemli olduğu ortadadır.

Ağır bedeller

Eylül 2026 itibarıyla Gazze Sağlık Bakanlığı’nın bildirdiği toplam Filistinli ölüm sayısı 73 bini aşmış durumdadır. Enkaz altında olduğu düşünülen kayıplarla birlikte bu sayı 100 binin üzerinde tahmin ediliyor. Gazze’nin eğitim altyapısının yaklaşık %98’i zarar görmüş veya yıkılmış durumda. Eylül 2026’da bile yaygın yıkım, barınma sorunu, yardım girişindeki kısıtlamalar ve devam eden saldırılar ciddi bir insanî kriz potansiyeli yaratmaktadır.

Üstelik Batı Şeria’da da yerleşimci saldırıları ve Filistinlilerin yerlerinden edilmesi artmış durumdadır. 2026’nın başından bu yana 1.600’den fazla yerleşimci saldırısı kaydedilmiştir. Önümüzdeki ay yapılacak İsrail seçimlerine yaklaştıkça bu sayı artabilir.

Bundan sonrası

İsrail’in Gazze’deki soykırımı şimdilik durdurmasının ardından başlayan müzakere sürecine, Trump yönetiminin bölgeyi İsrail’i merkeze alan bir hizalanma ile İran ve Rusya gibi unsurlara karşı tahkim etme girişimleri eşlik etmiştir. Fakat El Aksa’nın ortaya çıkardığı dinamikler, Trump’ın aklındaki, deyim yerindeyse 7 Ekim öncesine tedricî dönüş planlarını akamete uğratmış bulunmaktadır.

Üstelik El Aksa Tûfanı, bu yazının sınırları bakımından ayrıntısıyla ele almamızın olanaklı olmadığı bir bölgesel savaşı da tetiklemiştir. Siyonist soykırımın başından itibaren Direniş Ekseni güçleri Lübnan ve Yemen’de İsrail’e karşı elden geldiğince etkili bir karşı duruş sergilemeye çalışmaktaydılar. İsrail’in Nisan 2024’te Şam’da İran’ın diplomatik yerleşkesini vurması ile Direniş Ekseni’nin ana unsuru olan İran’ın ABD ve İsrail ile doğrudan savaşmasının ilk adımları atılmıştı. Bu süreç 2025 Haziranındaki 12 gün savaşına ve ardından da 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik topyekûn saldırılarına evrilmiştir. Saldırılar, tüm hava ve deniz üstünlüğüne rağmen ABD ve İsrail’in başarısızlığıyla, İran’daki yönetimin devamı ve hatta Hürmüz Boğazı’nı kapatarak petrol trafiğini engellemesiyle ilerlemiştir. Aynı dönemde Yemen’deki Ensarullah güçleri de Kızıldeniz’in girişindeki Babu’l-Mendeb’i büyük oranda kontrolleri altına alarak petrol ve emtia akışına bir darbe daha vurmuşlardır.

Hem Siyonist soykırım hem de ABD-İsrail ikilisinin İran’a saldırılarının yarattığı yeni dinamikler, Türkiye, Suudî Arabistan ve Pakistan’ın İsrail merkezli bir hizalanmadan en azından bir süreliğine uzaklaşmasına, İsrail ve emperyalizm ile son tahlilde yine aynı tarafta kalmak kaydıyla yeni bir kümelenme yaratmasına vesile olmuştur. Bu kümelenme, istibdad medyası tarafından İsrail’e yönelikmiş gibi gösterilmekteyse de aslında üç ülkenin de İranla çelişkileri bağlamında ele alındığında İran’ı hedef almaktadır. Zaten Trump yönetiminden de aferini bu yüzden almıştır.

Tüm bunlar hesaba katıldığında El Aksa Tûfanı’nın 3. yılında karşımızdaki manzara, tûfanın şiddetinden dolayı 2023 öncesindeki tablodan uzak, ama yine de emperyalizmin ve Siyonizmin etkisinin halen hissedildiği bir manzaradır. Üstelik Gazze ve Lübnan’daki silahsızlandırma süreçleri, Hürmüz’ün geleceği ve Ensarullah’ın Kızıldeniz’deki kontrolü gibi konular bölgeyi tekrar ciddi krizlere sürükleme potansiyeline sahiptir.

Yapılması gereken, emperyalizmin, Siyonizmin ve bunların işbirlikçilerinin yenilmeleri için mücadeleyi daim kılmak ve güçlendirmektir. Filistin halkının ve direniş örgütlerinin intifada ve tûfanlarını bölgenin kalanındaki isyanlar ve serhıldanlarla birleştirmek dışındaki her yol yürüyenini emperyalizmin ve Siyonizmin yanına, Filistin halkının karşısına koyacaktır.

 

Bu yazı Gerçek gazetesinin Ekim 2026 tarihli 205. sayısında yayınlanmıştır.

El Aksa Tufanı Batı Asya batı şeria Siyonizm emperyalizm Filistin direnişi soykırım Corç Abdullah İbrahim anlaşmaları