İran sokakları: Ambargo, istibdat ve yalnız bırakılan halk
İran adım adım bir nihai hesaplaşmaya doğru gidiyor gibi Bu akşam internet kesildi. Ülkenin üzerine ağır ve meşum bir atmosfer çökmüş durumda. Aşağıda İranlı yoldaşımız Behnaz Tebrizi'nin on gündür devam eden halk isyanını ve rejimin tepkisini analiz eden yazısını yayınlıyoruz.
On günü aşkın bir süredir İran’ın birçok şehrinde halk yeniden ayakta. 2019 Kasım olaylarını hatırlatan, fakat ondan farklı bir dinamikle gelişen bu isyanları belki de çok daha dikkatli ve farklı bir biçimde değerlendirmek gerekiyor.
Kasım 2019’da, “kanlı Kasım” olaylarında, Tahran’ın yoksul mahallelerinde halk bankaları ateşe veriyordu. Devrim Muhafızları’nın gönüllü kollarına ait merkezler yakılıyor, işçiler greve çıkıyor, üniversiteler ise daha güçlü ve anlamlı sloganlarla sokağa dökülüyordu.
2025’in sonunda başlayan eylemler ise Tahran Kapalıçarşı’daki küçük esnaf ile başladı. Bu kesimin aslında tek bir talebi vardı: döviz kurunun sabitlenmesi. Çünkü her gün değişen kurla fiyatlandırma yapmak neredeyse imkânsız hâle gelmişti. Yıllardır yüzlerce işçinin grevinde tek bir alt düzey yöneticinin bile görevden alındığını görmezken, devlet bu kez apar topar Merkez Bankası başkanını değiştirdi.
Yurt dışında akbaba gibi dolaşan muhalefet bugün ülkenin eski hanedanı olan Pehlevi çatısı altında toplanmış durumda. Reza Pehlevi, İsrail ile açık ve yakın ilişkiler içindeyken, İsrail Tahran’ı bombalarken halka sokağa dökülme çağrısı yapıyordu. Suudi ve İsrail sermayesiyle kurulmuş ve hâlâ faaliyet gösteren medya organları Pehlevi’yi parlatıyor, İran halkının eylemlerini manipülasyonla boğmaya çalışıyor. Bunun ilk işaretlerinden biri, yapay zekâ kullanılarak videolara Pehlevi yanlısı sloganların yerleştirilmesiydi. Bu durum özellikle Azerbaycan bölgesini eylemlerden yabancılaştırıyor ve dışlıyor; zira Pehlevi, Fars şovenizmi nedeniyle Azerbaycan’da sevilmez.
Öte yandan Trump açıkça sokaktaki halka seslenirken, eski ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun attığı “Sokakta eylem yapan her İranlının yanında bir Mossad ajanı yürüyor” tweet’i, iktidara sokaktaki canı burnunda halkı gerçek mermilerle öldürme meşruiyeti sundu. Resmî açıklamalara göre şu ana kadar yüzlerce kişi tutuklandı, onlarca kişi öldürüldü.
Üniversitelerin eylemlere katılımı güçlü değil; atılan sloganlar eskisi gibi değil. Yılların baskısı ve zulmü, her başkaldırıyı vahşice bastırdığı için bugün gördüğümüz şey, mahalle düzeyinde bile örgütlülükten yoksun, kendiliğinden sokağa dökülmelerdir. Bir yandan yurt dışındaki Pehlevi yanlısı medya gençlere “sokağa çıkın” derken, Pehlevi’nin kendisi eylemlerin sekizinci gününde ilk mesajını verip “slogan atın” çağrısı yaptı. Bu tablo, muhalefetin kendisinin de örgütleme konusunda başarısız olduğunu gösteriyor.
5 Ocak 2023’te Gerçek web sitesinde çıkan yazımızda, İran’daki halk isyanlarının üzerinde muhalefet adına uçuşan akbabaları anlatmıştık. Bunlara o günden beri katılan daha çok sayı oldu, birçoğu İran’da yıllarca iyi mevzilerde olan aktörler, sporcular, gazetecilerdir, ve başkaları… İki yıl sonra halk yine sokaklarda; fakat değişen pek çok denge var. Değişmeyen tek şey ise halkın ekmek kavgası.
Yıllardır artan ve giderek etkisi daha derinden hissedilen ambargolar, ülkenin altyapısını geri bıraktı, yaşamı sürdürülemez hâle getirdi. Geçen yaz, birçok şehirde saatler süren elektrik kesintileri yaşandı; içme suyu en kritik meselelerden biri hâline geldi. Hava kirliliği artık yalnızca büyük şehirleri değil, köylere kadar uzanan bir etki yaratarak halkı en temel haklarından mahrum bırakıyor.
Buna ek olarak, ülkede iki farklı döviz kurunun uygulanması, devletin belirli sektörlere ucuz kur sağlaması, sistematik yozlaşmaları besledi. Bu ayrıcalıklı kur politikası, sermayenin belirli kesimlerde yoğunlaşmasına yol açarken, halkın sırtına daha ağır bir ekonomik yük bindirdi.
Öte yandan, İsrail İran’ı bombaladığında devletin halkı sığınaksız bırakması, en temel güvenlik ihtiyaçlarına dair herhangi bir plan ortaya koyamaması, kopuşu daha da derinleştirdi. Bombardıman anlarında bile halka otomatik olarak başörtüsü uyarı mesajlarının gönderilmesi, devletin önceliklerinin ne olduğuna dair güçlü bir göstergeydi. Bu tablo, halkın devletten yalnızca yoksullaşarak değil, siyasal ve duygusal olarak da daha fazla kopmasına neden oldu.
Eylemlerin ilk gününde devlet “dinlemeye hazırız” derken, hemen ardından “itirazcı” ile “çapulcu” arasında bilinçli bir ayrım kurdu. Eylemci halkı “esnaf”tan ayırarak meşru ve gayrimeşru eylem ayrımı yarattı; böylece bir kez daha işçi sınıfına sırtını döndü. Bu dil, krizi yatıştırmak yerine derinleştiren, halkı bölerek yönetmeye dayalı eski bir refleksin yeniden sahneye çıkışından başka bir şey değildi.
Mahsa Emini isyanından sonra kadınların elde ettiği görece özgürlük, özellikle giyim-kuşam alanında, büyük umutlar yaratmıştı. Kanunlar değişmemiş olsa da, resmî kurumlarda hâlâ aynı kurallar geçerli olsa da, “ahlak polisi” kavramının fiilen gevşediği açıkça görülüyor. Bu kazanımı manipüle etmeye çok çalıştılar; ancak kadınlar yolundan sapmadan taleplerinin önemli bir kısmını elde etmeyi başardı denilebilir.
Bugün İran’da yaşananlar ne dışarıdan beslenen bir “rejim değişikliği” senaryosudur ne de basit bir öfke patlamasıdır.Bu tablo, yıllar boyunca ambargolarla çürütülmüş bir altyapının, sistematik yoksullaştırmanın, derinleşen sınıfsal eşitsizliklerin ve siyasal körlüğün birikmiş sonucudur. Aynı zamanda İslam Cumhuriyeti’nin istibdadı altında en küçük örgütlenme biçimlerinin dahi yok edilmesinin doğrudan ürünüdür. Medyanın gece gündüz işçi sınıfının aleyhine olan politikaları parlatması, emeği görünmez kılması ve düzeni meşrulaştırması bu sürecin ayrılmaz bir parçasıdır.
Solun İran muhalefeti içinde yer almaması, sistematik biçimde izole edilmesi ve hatta yurt dışında dahi gerçek bir dayanağının bulunmaması, bugün yaşanan eylemlerin en büyük açmazlarından birini oluşturmaktadır. Trump ve diğer akbabalar fırsat kollarken, sokaklarda öldürülen bu yoksul halkın kendi yolunu bulabilmesi için bugün enternasyonal solun çok daha güçlü bir hatta sahip olması elzemdir.






