Felaketler çağında emekçilerin sığınağı

Felaketler çağında emekçilerin sığınağı

Dünya ekonomisinin önemli siyasi altüst oluşlara yol açacak bir iktisadi çöküşün eşiğinde olduğunu kavramak ne kadar önemli ise, bunun altında yatan asıl nedenin günümüzde kapitalist üretimin kendi iç çelişkilerinin bir ürünü olarak teknolojik gelişmeleri uzun zamandır yönetemediğini, toplumun üretici güçlerini yıkıcı güçlere çevirdiğini kavramak da bir o kadar önemli. Şimdi gelin günümüzde yeni teknolojilerin insanlık için taşıdıkları potansiyellere rağmen, kapitalizm altında ne kadar akıldışı biçimlere büründüğüne ve dünya ekonomisinin bir çöküşün eşiğine gelmesinde nasıl bir rol oynadığına yakından bakalım.

İlk örneğimiz dünyanın önde gelen teknoloji şirketlerinden biri olan Tesla’nın sahibi Elon Musk’ın geçenlerde yaptığı bir konuşma. Bu konuşmada Musk yapay zeka ve insansı robotların yoksulluğu ortadan kaldıracağını belirttikten sonra şöyle diyor: “en iyi sağlık hizmeti, gıda, ulaşım ve barınma herkese sağlanacak. Sürdürülebilir bir bolluk çağı geliyor.” Oysa Musk ve diğer teknoloji milyarderlerinin teknolojik gelişme konusundaki bu iyimserliği daha fazla kâr peşinde koşan sermayedarın spekülatif mantığına dayanıyor; gerçek durumla örtüşmekten uzak. Daha geçtiğimiz yıl içinde sadece ABD’de işten çıkartılan işçi sayısı 1 milyonu aşmış durumda. Bu işten çıkartmalarda ABD’nin önde gelen teknoloji şirketlerinin payının azımsanmayacak boyutlarda olduğunu da belirtelim. Yapay zeka ve robot teknolojileri hemen herkesin iş bulup, daha az süreyle çalışması için büyük bir olanak sunacakken, işten çıkartma ve az sayıda işçinin çok daha uzun süre çalıştırılması ile sonuçlanıyor. Öte yandan dünya kapitalizminin önde gelen kurumlarından İMF’nin başkanı ise kısa süre önce katıldığı bir toplantıda teknoloji sektöründeki aşırı iyimserliğin ciddi riskler barındırdığını, ayrıca ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşlarının daha da derinleşmesiyle birlikte dünya ekonomisinin ağır bir krize sürüklenme olasılığının güçlendiğini belirttikten sonra “kemerleri bağlayın, yapay zeka çılgınlığı dot-com kâbusu gibi bitebilir” diyerek yeniden küresel bir mali çöküşün yaşanabileceği konusunda uyarıyor. 

Diğer örneğimiz ise elektrikli otomobillere ilişkin. Elektrikli otomobillere dayalı farklı bir ulaşım sistemi tasarlamanın iklim krizini de ortadan kaldırmak bakımından önemli bir potansiyel olduğu konusunda bir fikir birliği söz konusu. Bu nedenle hükümetler tarafından benzin gibi bir fosil yakıt kullanan, içten yanmalı motorların çok yakın bir gelecekte kullanımını yasaklayan kararlar alınmış durumda. Halbuki dünyanın önde gelen otomobil tekelleri bir yandan ABD ile Çin arasında devam eden kıran kırana rekabet ve ticaret savaşları nedeniyle söz konusu otomobillerin üretimi için kritik önem taşıyan çiplerin tedarikinde darboğaz yaşıyorlar, bu nedenle üretimi durdurmak zorunda kalıyorlar. Diğer yandan kârlarındaki azalmayı gerekçe göstererek benzinle çalışan otomobil üretimine devam edebilmek üzere hükümetlerine baskı yapıyorlar. 

Bu iki örnek bize yeni teknolojilerin çok daha hür ve demokratik bir toplumda yaşamak bakımından barındırdığı tüm olanakların kapitalist üretimde nasıl sermaye tarafından adeta tehlikeli ve ters tepen bir silaha dönüştüğünü gösteriyor. Çünkü kapitalist üretim özel mülkiyete ve rekabete dayalı, uluslara bölünmüş, toplumsal ihtiyaçları değil, daha fazla kârı hedefleyen yapısı nedeniyle kör ve akıldışı ve bir işleyişe sahip. Çünkü yeni teknolojilerin de etkisi altında üretim süreci artan ölçekte toplumsallaşırken, emek giderek artan bir biçimde kolektif ve uluslararası bir nitelik kazanırken, üretim kararları tekil sermaye grupları tarafından, birbirinden bağımsız olarak ve diğerini yok etmek üzere alınıyor. Çünkü asıl amaç toplumsal ihtiyaçların karşılanması, bu doğrultuda mevcut kaynakların ve emeğin en tasarruflu bir şekilde kullanılması değil, en kısa zamanda daha fazla kâr elde etmek. Bu ise hedeflenenden bambaşka toplumsal sonuçlar doğuruyor. Patronlar üretimin giderek daha az kârlı olmasına tepki olarak kitlesel ölçekte işten çıkarıyorlar, iş yoğunluğunu, buna bağlı olarak sömürüyü artırıyorlar, emekçilerin ürettikleri değer üzerine spekülasyon yapıyorlar, bahis oynuyorlar, çevreyi kirletiyorlar, silah sanayisine yöneliyor, bir savaş ekonomisini besliyorlar, bu doğrultuda emekçi halka daha fazla kemer sıktırıyorlar. Hani yapay zeka teknolojileri sayesinde yoksulluk ortadan kalkacaktı, bolluk çağı geliyordu? Demek ki asıl önemli olan kendi başına yeni teknolojilerin geliştirilmesi değil; bu teknolojilerin ne amaçla kullanıldığı, kimin işine yaradığı ve bu teknolojileri kimin denetlediği. 

Peki ağzımıza bir kaşık bal çalan bu asalak teknoloji milyarderleri kendileri ne yapıyor? Onlar aslında bu ölümcül rekabet sarmalının bir “kıyamet senaryosu” ile sonuçlanabileceğinin gayet iyi farkındalar. Bir yandan bu rekabette ayakta kalabilmek için üretimin ve yaratılan değerin asıl sahibi emekçileri milliyetçi temellerde bölerek dünya ölçeğinde birbirleriyle rekabete sokuyorlar; öte yandan dünyaca ünlü haber kanallarından öğrendiğimiz kadarıyla “kıyamet gününe”, olası küresel felaketlere hazırlık olarak kendilerini kurtarmak üzere yeraltı sığınağı inşa ediyorlar. 

Bu durumda biz emekçilerin “sığınağı” ne olacak? Başta sendikalar olmak üzere emekçilerin çıkarını savunan her yerde örgütlenmek, her yerde işçi denetimini tesis ve talep etmek, emekçiler arasında uluslararası işbirliğini ve dayanışmayı inşa etmek. Ve nihai olarak bu teknoloji şirketlerini kamulaştırmayı önüne koyan bir işçi iktidarı için mücadele etmek. İşte o zaman, bu teknolojilerin denetimini ele geçirdiğimizde, çalışma süresinin daha azaldığı, yoksulluğun ortadan kalktığı, toplumsal ihtiyaçların karşılandığı bir “bolluk çağı” içinde yaşayacağız.