Mustafa Suphi’den tarihî bir vesika

Mustafa Suphi’den tarihî bir vesika

Bu yıl Mustafa Suphi ve yoldaşlarının 28-29 Ocak 1921’de Trabzon açıklarında katledilmesinin 105. yıldönümünü yaşadık. 28 Ocak’ta partimiz DİP “Mustafa Suphi ve yoldaşları yolumuza ışık tutuyor!” başlıklı bir duyuru yayınladı, biz de sosyal medyada bu duyuruyu paylaştık. 29 Ocak’ta ise Gerçek gazetesi, sitesinde “Plân bizim işimiz” başlığıyla Mustafa Suphi’nin bir belgesini yayınladı. Bunu da paylaştık. Bu yazıyı okumadan önce o belgeye göz atmak çok yararlı olur.

Bu belge Türkçede ikinci kez yayınlanıyor. Biz belgeyi, ilk kez, Rus ve eski Sovyet arşivlerinde ciddi araştırmalar yapmış olan Bilal Şen’in 2019 tarihinde Sosyal Tarih Yayınları’ndan yayınlanan Arşiv Çalışmaları başlıklı eserinde okumuştuk.[1] Şimdi bu alandaki çalışmalarıyla bildiğimiz Hamit Erdem ile H. Baha Coşkun’un üç ay önce yine Sosyal Tarih Yayınları’ndan yayınlanan bir çalışmasında tekrar okuduk.[2]

“Plân Bizim İşimiz” başlığıyla yayınlanan bu parça, tarihî önem taşıyan bir vesika olarak kabul edilmelidir. Neden “vesika” diyoruz? Çünkü bu, yayınlanmak üzere yazılan bir yazı değildir. Parti içindeki yoldaşlarına hitaben yazılmış bir sirküler mektup olduğu kolayca tahmin edilebilir. Karakterini ve olağanüstü açık sözlülüğünü bu özelliğine borçluyuz. Neden tarihî diyoruz? Çünkü Türkiye Komünist Fırkası’nın yavaş yavaş gün yüzüne çıkmakta olan birçok belgesinden farklı olarak taktik ya da örgütsel konularla değil o anın, yani Millî Mücadele döneminin stratejik meselesiyle ilgilidir. Aslında bu sirküler ile Mustafa Suphi stratejik bir planın ana hatlarını ortaya koymaktadır.

Burada üzerinde durulması gereken ilk konu “partizan müfrezeleri” olarak anılan meseledir. Bunu okuyan ve o dönem hakkında biraz bilgisi olan Marksistlerin ilk aklına gelecek şey Mustafa Suphi’nin kendi partisinin askerî gücü olarak kurduğu ve Kızıl Ordu’nun bünyesinde büyümekte olan askerî güçtür, bazen anıldığı adla Kızıl Alay’dır. Oysa bu çok ciddi bir yanlış olur. Birincisi, Kızıl Alay aynen Sovyet Rusya’nın, kurucusu ve başkomutanı Lev Trotskiy olan Kızıl Ordu’su gibi bir düzenli ordu kalıbı içinde kurulmuştur. (Kızıl Alay, Mustafa Suphi’lerin Anadolu’ya gelmesinden önce Sovyet Rusya Kızıl Ordu’sunun bünyesinde Kafkasya’da karşı devrimci güçlerle çarpışmıştır.) Oysa burada “partizan” müfrezelerinden söz ediliyor. Marksizmin askerî terminolojisinde “partizan” sözcüğü vur kaça dayanan, düzensiz birlikler halinde örgütlenen, yaygın olarak gerilla olarak bilinen askerî güçlere verilen addır. Zaten bu belge, daha Mustafa Suphilerin Anadolu’ya girme girişiminden, hatta Türkiye Komünist Fırkası’nın (TKF) kurulmasından çok daha önce, henüz Mustafa Suphi bir yıl boyunca (yaz 1919-Mayıs 1920 arası) Taşkent’te başka görevlere gönderilmişken yazılmıştır. Bu aşamada parti olmadığı gibi askerî gücü de emekleme aşamasındadır. Yani Mustafa Suphi’nin parti iç belgesinde “partizan müfrezeleri” ile kast ettiği, Anadolu’daki Kuvayı Milliye çeteleridir, onların arasında bağlar kurulmasından söz etmektedir. Bugünkü sosyalist hareketin ve tarihçilerin çok büyük çoğunluğunun, büyük bir hata yaparak Kuvayı Milliye birlikleri ile Ankara’nın askerî gücü arasında bir özdeşlik gördüğü yerde Mustafa Suphi, partizan çetelerinin bir ağ haline getirilmesini komünist hareketin önüne bir görev olarak koymaktadır.[3]

Bu noktada bir parantez açmak gerekiyor. Bizim, Mustafa Suphi’nin şimdiye kadar gün yüzünü görmüş olan yazıları arasında en önemli bulduğumuz ve bu yüzden Bir İhtilal Olarak Millî Mücadele kitabımızda bir bölüme Ek olarak yayınladığımız “Tarihî Vazife”[4] başlıklı yazıda, TKF’nin kurucusu emperyalizme karşı mücadele karakteri dolayısıyla Anadolu hareketine destek vermeyi “tarihin bize yüklediği bir görev” olarak nitelediği yazıyı bitirirken son bir cümle kuruyor: “Hayat ve mücadele ruhunu mağdur halk kitlesinde derinleştirmeye çalışan İştirakiyun [o dönemde “komünizm” kavramının Türkçe karşılığı] Teşkilat’ının memleket içinde açılıp yayılmasına gelince, bunun da Kuvay-ı Milliye yöneticilerinin karşısında duran yine o ehemmiyette tarihî bir mesele olduğunu zannediyoruz.” Burada emperyalizm ve uzantılarına karşı verilecek bir mücadelenin dışında bir başka “tarihî” görevden söz edildiği açıktır. Komünizmin “memleket içinde açılıp yayılması” meselesine değiniliyor. Ve Mustafa Suphi, bunun “Kuvay-ı Milliye yöneticilerinin karşısında duran bir görev” olduğunu belirtiyor. Bu yöneticiler elbette Mustafa Kemal ve Anadolu hükümeti değildir. Mustafa Suphi burada da çok daha dikkatli bir dille (bizim şimdi sözünü ettiğimiz belgenin terminolojisi ile söylersek) “partizan müfrezeleri”ndan söz etmektedir. Yayınlanan yazı ile parti içi sirküler arasındaki fark budur işte. “Plân Bizim İşimiz” en azından bu yüzden tarihî önem taşıyor.) Şimdi ele alacağımız diğer noktalar tabii yazı olarak yayınlanmış olan “tarihî görev”in bir parçası olarak hiç gündeme gelmiyor.

Üzerinde durulması gereken ikinci konu “Askeri Devrim Komitesi” olarak anılan organdır. Çoğu okurumuzun bildiği gibi, Rusya’da 1917 Ekim devrimi yaklaşırken Petrograd İşçi ve Asker Sovyeti’nin başkanı konumuna yükselmiş olan Lev Trotskiy’in girişimiyle Sovyetin Prezidyumu’na (başkanlığına) bağlı, ama Trotskiy’in Başkanlık kurumundaki güçlü konumu dolayısıyla Bolşevik Partisi’nin kontrolünde kurulan Askerî Devrim Komitesi Ekim devriminin başarısında ve iktidarın burjuvazinin elinden alınarak Sovyetlere devrinde hayati, belirleyici bir rol oynamıştır. Mustafa Suphi, Anadolu için de benzer bir stratejiyi öngörüyor. 1919 Ekim’inde bu gerçekçi görünmeyebilir. Ama 1920 Eylül başından itibaren Yeşil Ordu, Çerkes Ethem’in önderliğindeki en önemli partizan müfrezesi olan Kuvayı Seyyare ve Anadolu’nun komünist hareketi arasında oluşan ittifak öylesine önemli bir tehdit yaratmıştır ki, Mustafa Kemal Sovyet Rusya ile yeni yeni kurulmakta olan ittifakı bile riske atarak beş ayrı alanda tedbirler almış, en önemlisi sınıfsal bakımdan yoksul köylü karakteri taşıyan bütün “partizan müfrezeleri”ni dağıtarak bu tehdidin üzerine gitmiştir. Yani Mustafa Suphi’nin Askeri Devrim Komitesi fikri bir hayal falan değildir.

Ama üçüncü konu en önemlisidir. Mustafa Suphi’nin Ankara hükümeti ile ilişkisi solda hemen her zaman basitçe, yalnızca bir destek politikası olarak sunuluyor. Bunun nedeni, tarihçilerin çoğunun ve solun büyük kesimlerinin tarihî belgelere yaklaşımındaki yanılgıdır: Mustafa Suphi Türkiye komünistlerinin gerçek niyetini yazılarında ve parti belgelerinde açık açık yazamamaktadır elbette. Daha önce, bu yüzden 2018’de İstanbul Hükümeti ile başı derde bile girmiştir. Bunun sonucu olarak, komünistlerin stratejisi tarihte ve daha sonraki sol yazında yaygın olarak yanlış ifade edilmiştir. Parti içinde, dış gözlerden, İstanbul ve Ankara hükümetlerinden korunaklı bir belgede bakın Askeri Devrimci Komite’nin görevleri nasıl sayılıyor?

“O [yani Askeri Devrimci Komite] İngiliz-Fransız işgalcilerine karşı, Anadolu hareketine geniş yardım gösterecek. Türkiye Askeri Devrim Komitesi ilk olanaktan yararlanıp Anadolu’daki bütün işleri kendi eline alarak Sosyalist Türkiye’yi kuracak ve sınırdaş Sovyet Rusya’yla el ele verme amacına yönelecek.”

Görüldüğü gibi, Mustafa Suphi komünizm başarıya ulaşırsa, yani Askeri Devrimci Komite iktidarı ele geçirirse, Türkiye’nin (ya da yeni kurulacak devletin adı ne olacaksa onun) Sovyet Rusya ile el ele vereceğini öne sürüyor.

Burada yine bir parantez açarak belirtelim ki işin bu boyutu da yukarıda sözünü ettiğimiz “Tarihi Vazife” yazısında ele alınmıştır ama son derecede kapalı bir biçimde. Okuyalım: “Fakir ve sefalet altında ezilen Türkiye ve Şark memleketlerindeki ayaklanma, millî müdafaa şiarı ile başlasa bile, dünyayı saran zulm ile çarpıştıkça mağdur amele ve rençber sınıfların gönüllerini fetheden inkılâp hareketlerinin az zamanda beynelmilel bir alana geçmesi zarurettir.” Yani “millî” başlasa da sonunda “beynelmilel”. Yani proleter, yani Sovyet cumhuriyeti. Ama “komünistlerimiz” bu cümlede hiçbir özel anlam bulamıyor. Oysa “Plan Bizim İşimiz” belgesi yadsınamayacak bir açıklıkla söylüyor aynı şeyi.

Bu üç nokta, mücadelenin belirli bir aşamasında Mustafa Suphi’nin şahsında, o dönemdeki adıyla Türkiye Komünist Teşkilatı’nın stratejisinin tam tamına bizim Bir İhtilal Olarak Millî Mücadele kitabımızda anlattığımıza uyduğunu gösteriyor. Biz bunu Anadolu’daki devrimin sonucunda Türkiye’nin sovyetleşmesi olarak niteledik.

Bu stratejinin bir “sürekli devrim” stratejisi olduğu açık değil mi?

Millî Mücadele, Anadolu’da akamete uğramış bir halk devriminin öyküsüdür. Halkın güçleri 1921 başında tasfiye edildikten sonra bu devrim yerini bir kitlesiz devrime terk etmiştir. Türkiye solu bu gerçeği, dolayısıyla Millî Mücadele denen ihtilalin, ulaştığı noktanın çok ötesinde bir potansiyel içerdiğini bir türlü bilincine yükseltemiyor.

 

 


[1] Bilal Şen, Arşiv Çalışmaları, Ersin Tosun (der.), İstanbul: Sosyal Tarih Yayınları, 2019, s. 93.

[2] Mustafa Suphi Toplu Yazılar, Hamit Erdem / H. Baha Coşkun (haz.), İstanbul: Sosyal Yayınlar, 2025, s. 547.

[3] Hatanın bu güçlerin sınıf karakteri açısından ne kadar vahim olduğu konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. Sungur Savran, Bir İhtilal Olarak Millî Mücadele, İstanbul: Yordam Kitap, 2023, s. 172-231.

[4] Bu yazı, Mustafa Suphi ve arkadaşlarınca çıkarılmakta olan Yeni Dünya gazetesinin 8 Temmuz 1920 tarihli nüshasında yayınlanmıştır. Yazı için bkz. Hamit Erdem, Mustafa Suphi, İstanbul: Sel, Genişletilmiş ve Gözden geçirilmiş 3. Baskı, 2010.