Kürt hareketi Mandela’yı yücelterek doğru mu yapıyor, yanlış mı?

Kürt hareketi Mandela’yı yücelterek doğru mu yapıyor, yanlış mı?

Genç kuşaklar yaşamadı, iyi bilmiyor olabilir. Amerika Birleşik Devletleri’nde beyazlarla siyahların aynı restoranda oturmasına, otobüste yan yana yolculuk yapmasına, aynı okula gitmesine izin vermeyen resmî ırk ayrımı (“segregation”) 1960’lı yıllarda sona erdikten sonra, beyazlar ile siyahlar arasında yasal yaptırımlarla güvence altına alınmış böylesine açık ve kaba ırk ayrımı sadece Güney Afrika’da kalmıştı. Orada sistem “apartheid” olarak biliniyordu. Bundan tam 30 yıl önce “apartheid” sistemine son verildi. Daha önce siyahilerin siyasi faaliyet yapması yasaklanmışken, bırakın seçilme hakkını seçme hakları bile yokken, ülkenin siyahi çoğunluğunun önderi konumundaki Nelson Mandela’nın Nisan 1994’te yapılan başkanlık seçimini kazanarak 10 Mayıs 1994’te, yani bundan tam 30 yıl önce göreve başlaması ile birlikte eski resmî ırk ayrımı sistemi geride kalıyor, siyah, beyaz, “renkli”, Hint bütün Güney Afrika yurttaşları yasal bakımdan eşit duruma geliyordu.

Dikkatli okuyucu fark etmiş olabilir: Resmî ırkçılıktan söz ediyoruz. Gayri resmî ırkçılığın sona ermesi, postkolonyalist ideolojiye kapılanlar ne bekliyorlarsa beklesinler, ancak sosyalist toplumda mümkün olacak, bu bize kesin geliyor. Sınıflı toplum, hele hele kapitalist emperyalizm, en demokratik halinde bile ırkçılığı yeryüzünden silemez, zira eşitsizliği ve bölünmeleri sürekli olarak kışkırtmak zorundadır. Ama resmî ırkçılık bile Güney Afrika’daki “apartheid”e son verilmesi ile yeryüzünden silinmedi. Bakınız İsrail devleti ve Filistinlilerin durumu. Konuya ilgi duyanlar, İsrail’in Güney Afrika “apartheid”inden ne çok şey öğrendiğine ve uyguladığına dair tanıklık edecektir.

Ama şu anda yaşanan bu büyük mücadeleyi ve ona eşlik eden katliamı bir yana bırakarak Güney Afrika meselesine geri dönelim. Dünyanın en büyük ırkçılık vak’alarından birinin ortadan kalkması Güney Afrika siyahlarının örgütü Afrika Ulusal Kongresi’nin önderi Nelson Mandela ile ırkçı yönetim arasında bir müzakere süreci sonucunda gerçekleştiği için Mandela sadece kendi ülkesinde değil bütün dünyada kahraman oldu. Oysa Mandela sadece Afrika Ulusal Kongresi’nin önderi değildi; aynı zamanda onun 1961’de kurulan uMkhonto we Sizwe adlı askerî kanadının da önderiydi. Bu örgüt çoğu ülkede ulusal kurtuluş hareketlerinin suçlandığı gibi “terörizm” ile yaftalanmıştı 30 yıl boyunca. Yani Mandela “terörist” idi.

Bütün dünyanın emperyalist kapitalist devletlerinin “terörizm” konusundaki utanmaz ikiyüzlülüğü burada çarpıcı biçimde ortaya çıkıyor. Yanlış anlaşılmasın: Güney Afrika’nın yüzüne tükürülecek aşağılık “apartheid” devletinin ikiyüzlülüğünden söz etmiyoruz. O elbette her türlü ağır sıfatı hak eder. Sözde demokratik, “kurallara dayalı” emperyalist “uluslararası topluluğun” iki yüzlülüğünden söz ediyoruz. Siz bir örgütü ulusal kurtuluş örgütü değil “terörist örgüt” olarak ilan edin, önderini 27 yıl boyunca hapiste tutan devletle en sıkı fıkı ilişkileri devam ettirin, sonra o devlet sıkışınca, iktidarının toptan elinden kaçacağı korkusuna kapılan hâkim sınıflar (buna döneceğiz) o “terörist”i hapisten çıkarıp onunla pazarlığa oturunca o kişiyi birdenbire “politikacı” statüsüne koyun, muhatap almaya başlayın, sonra devlet başkanı olunca her türlü şaklabanlıkla onu kahraman haline getirin!

ABD ve İngiltere başta olmak üzere, emperyalist ülkelerin hâkim sınıfları Mandela’nın “terörist” ilan edilmesinin, onca yıl hapiste tutulmasının o insanlık dışı sistemi idame ettirmenin yöntemi olduğunu anlayamayacak kadar ebleh miydi? Elbette hayır. O zulüm sistemi işlerine yarıyordu, Güney Afrika’nın siyahi işçileri böylece hayvan muamelesi görüyor, ülkenin madenlerinden fışkıran zenginlik Güney Afrika kapitalistlerinin ortağı emperyalist şirketlere yüksek kâr getiriyor, Güney Afrika devleti kara Afrika’da emperyalist düzenin muhafazasında (aynen İsrail’in Batı Asya’da oynadığı role benzer) hayati bir görev üstleniyordu. Bu son konuda, yazıyı bitirirken geri döneceğimiz bir örnek verelim: Portekiz’in Afrika’daki sömürgeleri arasında en önemlisi olan Angola’daki sömürgecilik karşıtı hareket olan MPLA’nın zafere kavuşmasını, ikinci sınıf emperyalist ülke Portekiz’in deniz aşırı mesafeden yolladığı birliklerden çok Güney Afrika’nın ordusu engelliyordu. Ta ki, 1974 Portekiz devrimi ülkenin sömürgecilik macerasını son erdirene ve Fidel’in yolladığı Küba askerî gücü, MPLA’nın yanında Güney Afrika’yı mağlup edene kadar!

Kürt hareketi Mandela’yı yüceltiyor

Mandela’nın “apartheid” sisteminin yasal olarak ortadan kaldırılmasını sağlayan müzakere politikası Kürt hareketinde büyük bir heyecan uyandırdı. Elbette ulusal hakları için mücadele eden her halkın örgütleri mücadelenin bir aşamasında müzakere masasına oturacaktır. Cezayir de oturmuştur, Vietnam da. Ama müzakerenin onlarca yıl sonra neden birdenbire mümkün hale geldiği, Mandela’nın Robben Island’daki ada hapishanesinden çıkarılıp devletin muhatabı haline neden o aşamada getirildiği sorgulanmadan, yani bütünsel durum anlaşılmadan müzakerenin doğru zamanlama ile sürdürülen doğru politika olup olmadığına karar vermek mümkün değildir. Müzakere var, müzakere var. Zamanlama, müzakere masasında neyin pazarlığının yapıldığı konusunda belirleyicidir.

Kürt hareketinin veya ona yakın yazarların bu soruyu sorduğunu ve bu soruya herhangi bir cevap getirdiğini biz görmedik. Mandela’nın müzakere yoluyla yasal “apartheid”e son veren anlaşmayı mümkün kılmış olması, o zamandan günümüze Kürt hareketinin ve aydınlarının bütün değerlendirmelerinde yüceltildi.

Şimdi “apartheid”in sona ermesinin 30. yıldönümünü yaşıyoruz. Mandela bundan 30 yıl önce başkanlık seçimlerini kazanarak 10 Mayıs tarihinde Güney Afrika Cumhuriyeti’nin başına geçti. 30 yıl herhangi bir siyasi rejimin değerlendirilmesi için epeyce önemli bir süre demek. Öyleyse, New York Times gazetesinin 30. yıl vesilesiyle yapmış olduğu bir bilançoda ortaya çıkan veriler temelinde biz de tabloyu görelim.

Bu tabloyu değerlendirirken akılda tutulması gereken noktalardan biri, Mandela’nın partisi Afrika Ulusal Kongresi’nin bu 30 yıl boyunca aralıksız ve tek başına iktidarda olduğu gerçeğidir. 5 yılda bir yapılan genel seçimlerde hep bu partinin adayı başkan seçilmiş, parlamentoda hep o çoğunluğu kontrol etmiştir. Yani hareketin “ama elimi tuttular”, “hedeflerimize ulaşmamızı engellediler”, “koalisyon ortaklarımız sorun çıkardı” türünden en ufak bir mazereti yoktur. Tarih pek az vak’ada bir siyasi partiye 30 yıl boyunca bu kadar rahat koşullar bahşetmiştir. (Tabii, bir tesadüf değildir; daha önceki 40 yılın ve hareketin tabanında yer almış nice kahramanının ve şehidin mücadelesi yaratmıştır bu büyük olanağı.)

Şimdiden söyleyelim, tablo açıktır: “apartheid” bir yasal sistem olarak sona ermiştir. Ama gerçek hayatta yaşanan ilişkiler bakımından bütünüyle devam etmektedir. Hukuk alanı dışında, yani gerçek pratik hayatta, tek ciddi değişiklik, siyahîlerin (ve öteki “renkliler”in) üst katmanlarının Güney Afrika’nın beyaz burjuvazisinin ve modern küçük burjuvazisinin saflarını renklendirmesidir.

Görelim.

1994’ten 2024’e Mandela stratejisi ne değiştirdi?

Tekrarlayalım ki, kimse bizi önyargı ile suçlamasın: 1994’ten sonra Güney Afrika, ırk ayrımının resmî, hukuki biçimlerinin ortadan kalktığı bir toplum haline geldi. Eskiden siyahiler ve diğer “renkliler” beyazlardan ayrı mahallelerde, hatta başka kentlerde oturmak, ayrı okullara gitmek, ayrı yerlerde alışveriş etmek zorunda idiler. Ayrıca hiçbir politik hakları yoktu. Şimdi bütün bunlar değişmiş durumda.

Ama tablonun gerisine bakmadan bu “başarı”nın ne anlama geldiğini dürüst biçimde değerlendirmek mümkün değil. Tablonun gerisine bakarken 1994’te üzerinde anlaşmaya varılan koşulları hatırlamadan ilerlemek mümkün değil. 1994 müzakerelerinin sonucunda Güney Afrika’da sadece hukuki değişiklikler ile yetinilmemişti. Afrika Ulusal Kongresi’nin 10 maddelik Özgürlük Şartı (Freedom Charter) toptan kabul edilmişti. Bu Şart’ın maddeleri hukukun yanı sıra coğrafi yerleşme haklarını ve konut sorununu, eğitimi, sağlığı, ekonomik eşitlik hedefini ve hukuk alanının dışında kalan buna benzer başka sosyo-ekonomik meseleleri de kapsıyordu. Eşitlik sadece formel değil gerçek olacaktı. (Lenin’in uluslar arasında eşitlik tartışılırken ısrarla öne sürdüğü bu koşul, yani biçimsel eşitliğin ötesine geçilerek gerçek eşitliğin sağlanması, Özgürlük Şartı’nda gözetilen bir boyuttu.)

Ne var ki müzakere masasının kendisi bir hukuk masasıdır. Orada gerçek eşitliğin kabul edilmesinin kendisi biçimsel bir tutumdur. Güney Afrika devleti ve toplumu bu anlaşmayı yerine getirdi mi, onurlandırdı mı? 30 yılın bilançosuna bakılırken esas mercek altına alınması gereken budur. İşte bazı ölçütler:

  • Dünya Bankası’nın (yani emperyalist sistemin en önemli ekonomik otoritelerinden birinin) en son hesaplamalarına göre Güney Afrika yeryüzünde eşitsizliğin en yüksek düzeyde olduğu ülkesidir. Doğru okudunuz: Geçmişinde Marksist olan, Güney Afrika Komünist Partisi’nin de üyesi olan Mandela’nın yaptığı “devrimsel” anlaşma sonucunda bugün Güney Afrika’da zenginlik ve yoksulluk en uç noktalardadır. Dünya Bankası hesaplarına göre, nüfusun en zengin yüzde 10’u servetin yüzde 71’ine, en yoksul yüzde 60’ı ise sadece yüzde 10’una sahiptir. Bu, kendi başına çok zalim bir kapitalist topluma işaret eder ama “apartheid”in devam edip etmediğine dair bir şey söylemez. Bu grupların ırklar arasında nasıl dağıldığı aşağıda ortaya çıkacaktır.
  • Güney Afrika’nın yaklaşık 58 milyonluk nüfusunun  yüzde 83’ü siyahidir. Borsa şirketlerinin sadece yüzde 29’unda siyahilerin bir miktar hissesi vardır. Salt siyahilere ait tek bir şirket dahi yoktur. Yani kapitalist sınıf hâlâ ezici biçimde beyazdır.
  • Aynı şey tarım için de geçerlidir. Beyazlar nüfusun yalnızca yüzde 7’sini oluşturmaktadır ama ülke yüzölçümünün yarısı beyaz çiftliklere aittir. “Büyük çiftlik” olarak sınıflandırılan çiftliklerin sadece yüzde 7’si siyahilerin mülkiyetindedir (hatırlatma bâbından nüfusun yüzde 83’ü siyahidir). Yani bu sektörde de kapitalist sınıf hâlâ ezici biçimde beyazlardan oluşmaktadır.
  • Küçük ölçekli tarımda da durum vahimdir. “Apartheid” döneminde tarımsal toprakların neredeyse tamamı beyazların elindeydi. Mandela birkaç yıl içinde toprakların yüzde 30’unun siyahilere geçeceğini söylemişti. Oysa 30 yıl sonra bu oran ancak yüzde 25’e ulaşmıştır. Toplam nüfus içinde yüzde 83’ü oluşturan siyahiler, toprakların yüzde 25’ine sahiptir. Toprak reformu denen şey devletin beyaz çiftlik sahiplerine parayı tırınk diye ödemesi yoluyla yapılmaktadır. Devlet başta bu toprakları siyahilere devrediyordu. Şimdi ise sadece uzun vadeli olarak kiralamaktadır.
  • İşsizlik Güney Afrika’da afet ölçeğine ulaşmış bir sorundur. Siyahiler arasında işsizlik oranı, Mandela’nın başkanlık dönemi bittiğinde (2000 yılında) yüzde 40 düzeyindedir. İniş çıkışlarla birlikte pandemi dönemine kadar hep bu düzey etrafında dalgalanmış, pandemiyle birlikte yüzde 50’nin üzerine yükselmiştir. 2023’te hâlâ yüzde 46-47 dolayındadır. Bu çeyrek yüzyıla yakın sürede beyazların işsizlik oranı ise yüzde 10’un bazen biraz üstünde, bazen biraz altındadır. İki ırk arasındaki işsizlik oranı farkı, eskiden yüzde 30 dolayında iken bugün, ırk ayrımına son verilmesinden 30 yıl sonra yüzde 35’tir! Yani siyahilerin göreli durumu iyileşmek bir yana kötüleşmiştir.
  • Bu göstergelerin hepsinin bir arada doğurduğu sonucu tahmin etmek zor değildir: Siyahilerin resmi yoksulluk sınırı altında yaşayan bölümü dudak uçuklatıcı bir orandadır: yüzde 65. Beyaz nüfus için bu oran yüzde 1’dir. Yoksulluk sınırının kendisi de tam bir felakettir: kişi başına ayda 80 dolar, yani günde (yaklaşık) iki buçuk dolar!
  • Eğitim ve sağlık gibi sosyal hizmet alanlarında da sefil bir bilanço karşılar bizi. “Apartheid” hukuken bütün ırkları ortak okullarda toplamıştır ama toplumsal hayatın gerçekleri farklıdır: Siyahiler arasında lise terk oranı yüzde 60’tan yüzde 49’a gerilemesine gerilemiştir ama siyahlarla beyazlar arasındaki lise terk oranı farkı 2010 öncesinde yüzde 46 iken bugün hâlâ yüzde 38’dir. Daha vahimi, 4. Sınıf öğrencilerinin yüzde 81’i okuduğunu anlayamamaktadır. Bu da lise bitirenlerin eğitim kalitesinin iyi bir göstergesidir.
  • Büyük başarı (!) siyahîlerin üst katmanlarının beyaz burjuvazinin ve modern küçük burjuvazinin saflarına katılmalarıdır. Ülkenin en düzgün, en çok lükse sahip ilk yüzde 15 konutunda yaşayan siyahilerin sayısı 1995’te sadece 350 bin iken, 2022’de bu sayı 5,6 milyona erişmiştir! Büyük başarı! Alkışlar!
  • Buna karşılık, siyahi Güney Afrikalıların en az üçte ikisi (eğer çocukları okuma yazmayı bile öğrenemeyen nüfusu hesaba katarsak beşte dördü) hayat koşullarında en ufak bir değişiklik olmadan  yukarıdaki sayılara göre 30 yıldır aynı koşullar altında yaşamaktadır. Yani “apartheid” hukuken kalkmıştır, evet, ama gerçek hayatta, ekonomide, konutta, eğitimde, sağlıkta, kültürde aynen devam etmektedir.
  • Gazetenin konuştuğu bir toplumsal hareket militanı bu yıl yenilenecek genel seçim için şöyle demiş: “Her kim seçimden önce evsiz ise seçimden sonra yine evsiz kalacak.” Bu güzel formülün anlattığı gerçek şu istatistiği de açıklıyor: Seçimlere katılım 1994’te yüzde 86 iken bir önceki genel seçimde (2019) yüzde 49’a düşmüş durumda! (Okurumuz Türkiye’de katılım istatistiklerini bilir. Seçimlere katılımın çok düşük olduğu ABD’de bile son birkaç seçimdir oran yüzde 60 dolayında olmuştur.)

Kısacası, 1994’ten günümüze “apartheid” biçimsel/hukuki anlamda ortadan kalkmıştır ama sosyo-ekonomik gerçeklik tersini söylemektedir! Okurun dikkatini çekeriz: Söylediğimiz şey, “apartheid” sona erdi ama kapitalist sömürü ve eşitsizlik devam ediyor değildir. Bu başka bir eleştiri olurdu. Hayır, söylediğimiz, “apartheid” hukuken sona ermiştir ama fiiliyatta devam etmektedir. Zira yukarıda verdiğimiz istatistikler içinde bir-iki nokta dışında her şey kapitalizmin zulmüne tâbi kalanın siyahiler olduğunu göstermiştir. Mesele, sadece, zaten çok önemli olan sınıf sömürüsü ve eşitsizliği meselesi değil aynı zamanda ırk eşitsizliği meselesidir.

Siyahi Güney Afrikalı eskiden ülkenin yasaları temelinde eziliyor, horlanıyor, sömürülüyordu, bugün sermayenin yasaları temelinde eziliyor, horlanıyor, sömürülüyor. Burjuva cumhuriyetinin formel eşitliğinin, ardında yükselen devasa eşitsizliğin Holivud dekoru olduğu gerçeğinin bu örnekte sadece sınıflar açısından değil ırklar açısından da geçerli olduğu çıplak biçimde ortaya çıkıyor.

Kürt hareketini düşünmeye davet

Bu durumda Mandela’nın yaptığının, halkını kurtarmak anlamına gelmediğini saptamak gerekmiyor mu? Yani Mandela 1990’lı yılların başında ne kadar iyi niyetle düzenle müzakereye girmiş olursa olsun elde edebildiği 30 yıl sonra ortaya çıkan tablo bu müzakere stratejisinin istenen sonucu vermediğini gösteriyor.

Bu kadarı bile Kürt hareketinin Mandela’yı yüceltmekten vazgeçmesini, bu konuda yeniden bir bilanço çıkarmasını ve gerçek durumu halka da olduğu gibi anlatmasını gerektirir. Ne var ki, mesele iyi niyetle atılan bir adımın iflasla sonuçlanmasından ibaret değildir.

Açık söyleyelim ki anlaşılsın: Mandela, 1980’li yıllarda “apartheid” rejiminin yükselen devrimci dinamikler sonucunda gittikçe köşeye sıkışmış olması dolayısıyla maliyeti düşük bir çıkış yolu aramaya başlayan Güney Afrika burjuvazisine ve onun ardındaki ana güçler olan Amerikan ve İngiliz emperyalizmlerine el uzatarak “apartheid”in hukuki ilgası karşılığında ırkçı kapitalist iktidarın korunmasını sağlamıştır. Yani ortada “masum bir hata” yoktur, düzeni kurtarmaya omuz verme vardır.

Yazıyı çok uzatmamak için Güney Afrika “apartheid” kapitalizminin o dönemde neden köşeye sıkışmış olduğunu ve çıkış yolu aradığını sadece ana başlıklarla açıklayacak, Kürt dostlarımızdan bu konuda tartışmaya katılma eğilimini görürsek bu gelişmedeki önemli faktörleri daha derinlemesine ileride ele alacağız.

  • En önemli faktör, 1950’li yıllardan itibaren “apartheid”e karşı verilen ısrarlı mücadelenin meyvelerini vermeye başlamasıdır. Güney Afrika işçi sınıfı ve “township” denen kentlerde açık hava hapishanesi koşullarında yaşayan milyonlarca kent yoksulu ile on milyonlarla sayılan yoksul köylü, 1980’li yıllarda sınıf mücadelesi ve ırkçılığa karşı savaşı yüksek bir düzeye çıkarmış ve düzeni sarsmaya başlamıştır. Bunun doruk noktası, Güney Afrika siyahi işçi sınıfının 1986’da dünyanın o dönemdeki en dinamik işçi hareketi olan sendikal konfederasyon COSATU’yu ve ona bağlı sendikaları kurması olmuştur.[1]
  • Portekiz devriminin ana dinamiklerinden biri ülkenin sömürgelerdeki kurtuluş savaşlarına karşı ordu içinde ve halkın bağrında gelişen tepki olduğundan, 1974’ten itibaren Afrika’daki Portekiz sömürge imparatorluğunun çözüleceği belli olmuştu. Güney Afrika, komşusu olan Mozambik ve Angola gibi ülkeleri kendi askerî gücüyle eski sömürge statüsünde tutmak için savaş meydanına boylu boyuna daldı. Buna Fidel 1975’te Angola’ya asker göndererek cevap verdi. Küba askerinin 1975-1989 arasında gerici Güney Afrika ordusuna ağır bir yenilgi tattırmış olması Güney Afrika’nın bastığı zemini altüst etmiştir. Bu olay Rus Çarlığı’nın Japonya’dan yediği dayak ertesinde 1905 devriminin patlak vermesi gibi bir gelişmedir.
  • Tam da Afrika’ya özgü bu koşulların belirlediği bu ortamda, 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren emperyalist ülkelerde, en başta bu ülkede çok yaygın bir çıkarlar ağı bulunan Amerika ve İngiltere’de, “boykot, yatırımların geri çekilmesi, yaptırımlar” (BDS) hareketinin, “apartheid” rejiminin iğrençliği karşısında halktan büyük bir destek görmesiyle Güney Afrika’nın ve dostlarının uluslararası alanda da yalnız kalması çok önemli olmuştur.

İşte en başta bu önemli faktörler olmak üzere, genel konjonktür “apartheid” rejimi için büyük bir risk haline gelmiştir. Güney Afrika hükümeti Mandela’yı bunun için hapisten çıkararak ona bir müzakere masası sunmuştur.  Mandela da rejime yardım elini uzatmıştır.

Kürt hareketinin bu politikanın bedellerini ve ülkede bugün gelinen yeri hesaba katarak Mandela’dan “yatırımını geri çekmesini” beklemek bugünkü bilgilerimiz dâhilinde Kürt halkının bütün samimi dostlarının en doğal beklentisi olacaktır.

 


[1] Bkz. “Belge: Güney Afrika Sendikal Hareketinde Yeni Bir Aşama”, 11. Tez, sayı 5, Şubat 1987.