Yarı askerî rejimin iç kavgasında doğru tutum ne olmalı?
Uyuşturucu, bahis ve kara para operasyonları bir süre boyunca Türkiye gündemini en önde işgal etti. Habertürk’ün genel yayın yönetmeni Mehmet Akif Ersoy, Fenerbahçe Başkanı ve medya patronlarından Saadettin Saran, Galatasaray’ın eski yöneticisi ve taraftarlar nezdinde son derece popüler bir isim olan Erden Timur, Adana Demirspor eski başkanı Murat Sancak, meşhur futbolcular, magazin dünyasının ünlü isimleri gün aşırı gözaltına alındılar, kimisi adli kontrolle serbest bırakıldı kimi tutuklanarak hapse atıldı. Kamuoyunda operasyon dalgasının devam edeceğine dair bir algı var. Uyuşturucu, fuhuş, bahis, şike, kaçakçılık, kara para aklama gibi suçlar söz konusu. İktidara yakın isimler de var hayat tarzı ve tercihleriyle iktidarın karşı kutbuna yakın olanlar da…
Siyasi davaların savcısı sözde siyasi olmayan davalarla yeniden itibar kazanıyor
Ama her ne kadar Mehmet Akif Ersoy gibi bazıları bir aşamada “siyasi operasyon” iddiasında bulunduysa da suçlamalar itina ile siyasetten ayrı formüle ediliyor. Öte yandan tüm bu operasyonların merkezinde geçmişten bugüne siyasi davaların odağındaki isim olan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek var. Hakimlik kariyerinde Selahattin Demirtaş, Sırrı Süreyya Önder, Canan Kaftancıoğlu gibi siyasi isimlere ceza veren, Çağdaş Hukukçular Derneği başkanı Selçuk Kozağaçlı’ya verilen tahliye kararının ardından değişen mahkeme heyetinin başında olan ve hapis cezası veren, Türk Tabipleri Birliği başkanı Şebnem Korur Fincancı’ya hapis cezası veren ve nihayet İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olarak atandıktan sonra 19 Mart’ta Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasına giden davalar başta olmak üzere bir dizi siyasi davayı yürüten Akın Gürlek, bir dönem AKP hükümetinde Adalet Bakan yardımcılığı yaparak doğrudan siyasi bir görev de üstlenmişti.
Kılıçdaroğlu’nun Gülen cemaatinin yargıdaki tüm kumpaslarını yürüten savcıya referansla “yeni Zekeriya Öz” olmakla suçladığı, Özgür Özel’in en ağır ifadelerle hedef aldığı Akın Gürlek için bu son davalar adeta bir sicil temizleme işlevi görüyor. Siyasi olmayan ama reytingi yüksek davalar, siyasetle doğrudan ilgisi olmayan ünlülerin gözaltına alınması ya da tutuklanması muazzam bir reklam kampanyası işlevi görüyor. Fenerbahçe başkanı gözaltına alındığında Galatasaraylıların alkışını alan savcı, Galatasaraylı Erdem Timur’u hapse attığında siyaseten CHP çizgisinde olan ve iktidara muhalif tutum alan birçok Fenerbahçeli yazar, çizer, youtuber vb. için bir adalet referansı olup çıkıyor. Tüm bunlar içinde pek çok boyutuyla en çok reyting alanların başında gelen Mehmet Akif Ersoy’un İslamcı bir aileden gelip, AKP döneminde muazzam bir kariyer yükselişi yaşaması, AKP sözcülerinin, bakanların röportaj vermek için seçtiği ilk isimlerden biri olması savcının gerektiğinde iktidara da dokunabileceğine dair bir imaj yaratmak için kullanılıyor. İktidara yakın medyanın yanı sıra muhalif basına da son derece yoğun bir bilgi akışı olduğu da gözlerden kaçmıyor. Muhalif basının yayınlarıyla örneğin İmamoğlu davasında itibarsızlaşan “gizli tanık” kurumu bu davalarla adeta yeniden ihya oluyor.
Tek adam rejimi yok! Yarı askerî rejim var! Taht kavgası yok! Çöküşün faturasını ödetme kavgası var!
Tabii ki bunların hiçbiri doğru değil. Bir adalet kahramanlığından ziyade yarı askerî istibdad rejimi içindeki bir kavga ve hesaplaşmayla karşı karşıyayız. Ayrıca bunlar sıkça söylendiği gibi eğer bir “tek adam” rejiminde yaşıyor olmadığımızın bir kanıtı. Madem “tek adam rejimi” var neden bu operasyonların en erken aşamasında görünürde sadece bir avukat olan ve meşhur olmak dışında bir özelliği bilinmeyen Rezan Epözdemir’in tutuklanması süreci bir anda Cumhurbaşkanı başdanışmanı Mehmet Uçum’un ismini gündemin orta yerine getirdi. Ve madem iktidar yekpare bir bütün, neden muhalifleri polisle evinden aldıran savcı bu son operasyonlarda jandarma eliyle operasyonları yürütüyor? Ya da neden bu son operasyonlarda, bu işlerin gediklisi Akit gazetesini değil de Sabah grubunu, TGRT’yi vb. en önde görüyoruz?
Tabii ki tüm bu soruların cevabı bizi iktidarın poliste, jandarmada, orduda, istihbaratta hatta paramiliter güçler olarak mafya yapılanmalarında karşılığı olan silahlı güç odaklarının iktidarda belirli köşeleri tutmuş olduğu bir yarı askerî rejim gerçekliğine getiriyor. Bu gerçekliği görmeksizin halen “tek adam rejimi” kavramında ısrar ederek Erdoğan’a kendinde olmayan bir güç atfedenler son gelişmeleri de yanlış yorumluyor. Genel yorum tüm olan bitenin Erdoğan sonrası için bir taht kavgası olduğu yönünde. Ailenin adayı Bilal Erdoğan’ın karşısında Hakan Fidan’dan Selçuk Bayraktar’a bir dizi potansiyel isim üzerinden senaryolar üretiliyor. Oysa kavga geleceğe değil, bugüne dair. Ekonominin batağa saplandığı ve son yerel seçimlerde hezimete uğrayan Cumhur İttifakı’nın arkasındaki halk desteğinin giderek daha kırılgan hale geldiği bir süreç yaşıyoruz. Tam da böyle bir süreçte hem yarı askerî rejimi içerde konsolide edecek hem de sömürgeci burjuvazinin yayılmacı emellerini hayata geçirerek ekonomiyi bataklıktan çıkaracağı umulan “petrol açılımı” Suriye’de bataklığa batmak üzere. Kavga Erdoğan’dan sonra koltuğa kim oturacak kavgasından önce enkazın faturasını kim kime ödetecek kavgasıdır.
Ne yapılmalı? Ne yapılmamalı?
Böyle kavgaları Türkiye yakın tarihinde çok yaşadı. 12 Mart gibi hükümet deviren askerî müdahalelerin ardından kurulan yarı askerî rejimlerde bu işler için jetler uçurulurdu. Bugünün yarı askerî rejimi ise başarısız bir darbe girişiminin ardından inşa oldu. O yüzden jetler yerine dava dosyaları uçuşuyor, tanklar yerine gazeteler ateş ediyor. Tüm bunlar karşısında asla yapılmaması gereken CHP’nin yaptığı gibi bir Bahçeli’ye yanaşıp Erdoğan’a karşı ittifak için yoklayıp karşılığı bulamayınca dönüp “kutuplaşmayı bitireceğiz” nutukları atarak Erdoğan’la yeniden normalleşmeye göz kırpmaktır. Bu düzen siyaseti er ya da geç Özgür Özel’i de bugün Kılıçdaroğlu’nun geldiği yere yani istibdadla mücadele etmek bir yana onun işbirlikçisi olmaya vardırır. Bu manevralar halkın başını döndürmekten başka bir işe yaramaz. Yarı askerî rejimin iç kavgası karşısında işçi sınıfı ve emekçi halkın çıkarına olan siyasi tutum taraf olmaksızın iş, aş, hürriyet için emeğin bağımsız cephesini oluşturmaktır. Memlekete hürriyet ne ekonomik krizde ne emperyalistler karşısında milletin yaşadığı zillette payı olmayan, duvarın yıkılmasından korkmayan dolayısıyla o duvarı yıkacak tuğlayı çekecek, tüm eziyeti çekenler olarak faturayı da hak edene ödetecek tek güç olan işçilerle gelecektir.
Bu yazı Gerçek gazetesinin Ocak 2026 tarihli 196. sayısında yayınlanmıştır.






