Gerçekte kaç parti var?

Gerçekte kaç parti var?

Yargıtay her yıl Ocak ve Temmuz aylarında yaptığı gibi siyasi partilerle ilgili verileri açıkladı. Bu verilere göre Türkiye’de 188 siyasi parti faaliyette bulunuyor. İnsanlar soruyor 188 partiye gerçekten gerek var mı? Biz de soruyoruz gerçekten 188 parti var mı? Resmi olarak tüzel kişilik açısından bakarsanız var. Ama siyasi ve sınıfsal açısından bakarsanız 188 rakamını epey bir sadeleştirebilirsiniz. İkiye kadar indirebilirsiniz. Düzen partisi bir tarafta devrimci parti bir tarafta. Düzen partisi demek temel amacı ve işlevi sermayenin hakimiyetine dayanan mevcut kapitalist sistemi korumak olan parti demek. Bu parti hem iktidarda hem de muhalefettedir. Bu gerçekliği Marksizmin bilimsel ve tarihsel analiz yöntemiyle devletin burjuva sınıfsal karakteri üzerinden kanıtlayabiliriz. Ama yakın tarihte yaşadıklarımız hiç uğraşmamıza gerek bırakmıyor.

2023’te Türkiye’nin kaderini çizeceği söylenen bir seçime girdik değil mi? Bir tarafta AKP lideri Tayyip Erdoğan vardı karşısında da CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu! Zafer Partisi üçüncü bir aday olarak Sinan Oğan’ı çıkardı. Bir anda 188 parti üç partiye düştü. İkinci turda Sinan Oğan Erdoğan’a, onu aday gösteren Ümit Özdağ da Kılıçdaroğlu’na katıldı. Sadece ama sadece bizim partimiz Devrimci İşçi Partisi Erdoğan’a da Kılıçdaroğlu’na da oy yok diye çağrı yaptı! Artık iki parti kalmıştı. Ne var ki bunda seçim sistemi böyle mi diyeceğiz? Eğer konu esas olarak iki turlu seçim sistemi olsaydı Sinan Oğan’ın seçimlerden sonra yani turlar bittikten sonra Erdoğan’a katılmasını ama çok daha önemlisi Kılıçdaroğlu’nun bugün fiilen Erdoğan’ın safına geçmiş olmasını nasıl açıklarız?

Kılıçdaroğlu sattı diyelim, peki ya onun yerine geçen Özgür Özel? 2024 yerel seçimlerine CHP’nin başında gitti ve AKP’yi yendi. Madem yendi neden yerden kaldırmak için normalleşme sürecine dahil olup, erken seçim için bastırmak yerine önemli olan ekonomiyi düzeltmek diyerek İngiliz Mehmet’in işçi düşmanı Orta Vadeli Programı’na kredi açtı? Zaten Erdoğan’ı rasyonel politikalardan sapmakla suçlayan CHP’nin ekonomi politikası tam olarak rasyonel politikalara yani uluslararası ve yerli tekellerin çıkarlarına uygun politikalara dönüş vadeden Mehmet Şimşek’in anlayışı ile paraleldi. Ama orada da kalmadı. Yerel seçimde zafer kazanan Özgür Özel “içerde ana muhalefet partisiyiz dışarıda Türkiye’nin partisiyiz” diyerek AKP’yle aynı çizgiyi savunacaklarını ilan etti. Arada Özgür Özel’in Cumhurbaşkanı adayı hapse atıldı, CHP’li belediyelere kayyım atandı, CHP’nin kendisine kayyım atanmaya çalışıldı ve İstanbul örgütüne fiilen atandı da… Ve şimdi Özgür Özel bakın ne diyor: “Bundan sonra çağrımdır; CHP'li belediyeler AKP ve MHP'li başkanları, yöneticileri davet etsinler. Biz de davet edildiğimiz her yere gideceğiz!”

Şimdi AKP ile CHP gerçekten ayrı partiler mi? Yoksa aynı düzen partisinin parçaları mı? O kadar kavga dövüş küfür kıyametten sonra bu partileri birbirine bağlayan o güçlü bağı görmemek mümkün mü? Evet mümkün. Eğer siyasete sınıfsal açıdan bakmazsanız karşıt kutupları birbirine bağlayan sermaye sınıfının çıkarlarını gözden kaçırabilirsiniz. Sermayenin kendi içindeki rakip fraksiyonların örneğin TÜSİAD ile MÜSİAD’ın çekişmesini gerçek bir siyasal saflaşma zannedebilirsiniz.

Sınıf mücadelesi gözlüğü ile baktığınızda en solcu en sosyalist en komünist hatta en devrimci jargonu kullanan partilerin de pekâlâ düzen partisinin arkasına dizilmiş olduğunun farkına varacaksınız. Peki ya devrim partisi? 188 partinin neredeyse tamamı düzen partisine yazılmışsa devrim partisi nasıl kazanacak? Hele ki 11 milyon AKP’linin 2 milyon CHP’linin ve diğerlerinin karşısında Yargıtay listelerindeki onlarca üyeyle nasıl devrim gibi bir büyük iddianın altı doldurulacak? Cevap düzen siyasetine karşı sınıf siyasetidir. Yani siyaseti paranın kifayetsizleştiği emeğin devleştiği sınıf mücadelesi alanındaki hesaplaşmaya çekerek…

Yargıtay listesi size bu düzenin asla değişmeyeceğini, en büyükler dışındaki partilerin ve dolayısıyla siyasetin de anlamsız olduğunu anlatır. Aslında özünde işçiye emekçiye siyasete karışma der. Sınıf siyaseti ise AKP’ye, MHP’ye CHP’ye düzen partisinin hangi amblemine basmış olursa olsun gerçekte bu sömürü düzeniyle uzlaşmaz bir hayat yaşamakta olan milyonlarca işçi ve emekçiyi devrim partisinin asli gücü olarak göreceğiniz bir pencereyi açar. Burada artık sorular ve kriterler değişir. “Kime oy verdin? Hangi partiyi tutuyorsun?” değil “İşin var mı”, “Nerede çalışıyorsun”, “Geçinebiliyor musun?” soruları anlam kazanır. Gücünü kaç üyen olduğuna, kaç oy aldığına, kaç milletvekilin olduğuna göre değil “Kaç fabrikada örgütlendin?”, “Kaç işçi direnişine, greve, fabrika işgaline önderlik ettin?” sorularıyla ölçersin. Devrim için üye sayını değil önderlik kapasitesini arttırmaya çalışırsın. Herkesi kaydetmeye değil devrimci kadrolar yetiştirmeye ve öncü işçileri kazanmaya uğraşırsın. 188 partiden bir tanesini daha değil düzen partisine karşı devrim partisini inşa etmeye çalışırsın! Bu köhne düzenin yıkılmasının değil sürmesinin gerçekçi olmadığını anlarsın! Devrimin tek gerçekçi çözüm ve emeğin tek gerçek güç olduğunu kavrarsın. Bir ömür vermeye değer olan kavgadasın. Devrimci İşçi Partisi’nin saflarındasın!

Bu yazı Gerçek gazetesinin Ocak 2026 tarihli 196. sayısında yayınlanmıştır.