Kapitalizmin son yüzyılının ilk çeyreğini geride bırakırken (3): Yeni ve gerçekçi bir sosyalist politika gerek!

Kapitalizmin son yüzyılının ilk çeyreğini geride bırakırken (3): Yeni ve gerçekçi bir sosyalist politika gerek!

Daha yeni geride bıraktığımız 2025 ile birlikte koskoca bir yüzyılın ilk çeyreğine veda etmiş bulunuyoruz. 20. yüzyıla damga vurmuş olan işçi devletlerinin, en önemlisi Sovyetler Birliği’nin yüzyılın sonunda yıkılması ve dağılmasının emperyalist kapitalizmi yeryüzünün her yerinde hâkim duruma getirmesi, dünyanın gidişatını belirledi. Dünya kapitalist sistemi derin bir ekonomik varoluş krizine girince (Kasım başında bu yazı dizisinin ilk bölümünde bunu ele aldık) faşizm ve Üçüncü Dünya Savaşı tehdidi hızla yükseldi (yazı dizisinin Aralık başında yayınlanan ikinci bölümü). Ne çeyrekmiş! 21. yüzyıla “sosyalizmin çöküşü” olarak gördükleri gelişmeyi ideolojik havai fişek kutlayarak giren Milenyum burjuvaları bile şimdi Karadeniz’de gemileri batmış duruma düştüler! Kapitalizm kendi başına kalınca 25 yılda dünyayı tımarhaneye çevirmeyi başardı. Lenin, emperyalist aşamayı “can çekişen kapitalizm” diye tanımlarken abartmış mı bazen düşündüğünüz gibi, bir daha bir düşünseniz?

Dizinin ikinci bölümünde bu üçüncü bölümde ne konuşacağımızın ipucunu verdik. İki kısacık değinmeyle. Birincisi, Üçüncü Dünya Savaşı yaklaşırken hayatta bilinmesi gereken ama büyük çoğunluğun farkında bile olmadığı en önemli gerçeğin altını çizdik: “İlk iki dünya savaşını devrimler ve sosyalizm durdurdu. Yenisini de ancak o durdurur.” Demek ki sosyalist hareketin görevleri konuşulmadan dünya durumu tartışılamaz.

İkincisi şunu söyledik: “20. yüzyılın 21. yüzyıla devrettiği yaranın nasıl kapatılacağını da dizinin son yazısında konuşalım. İnsanlık barbarlıktan ancak o yara kapatılabilirse kurtulacaktır.”

Şimdi sosyalist hareketin görevleriyle başlayalım. Yaraya sonra döneriz. Çünkü o yara aslında içinde yaşadığımız dünya durumunun nesnel olarak en önemli öğelerinden biri. Mutlaka tedavi etmeliyiz.

Sosyalizme yeni ve gerçekçi bir politika gerek

1990’lı yıllardan beri solun saflarında iri bir laf dolaşıp duruyor. Ne zaman sol adına sağ politikalar savunulacaksa bu politikaları savunanlar “ezber bozmak”tan söz ediyor. Onlara “ezber bozmak”tan ne kastettikleri sorulsa cevap veremezler aslında. Çünkü açık konuşsalar aslında modern dünyanın tek bütünsel ve tutarlı özgürleşme düşüncesi olan, işçi ve emekçi sınıfların mücadelesini kapitalizmin bütün illetlerinin ortadan kaldırılması eyleminin tam merkezine yerleştirdiği için de burjuvazinin serapa düşman olduğu Marksizme saldırdıkları ortaya çıkacaktır.

Bunlara göre Marksistler hâlâ yarım yüzyıl önceki koşullarda savunulan politikaları savunmaktadırlar. Oysa dünya değişmiştir. Dolayısıyla yeni ve gerçekçi bir politik hattın benimsenmesinden başka çare yoktur. Ne acıdır ki bunu ısrarla ileri süren kadro 1920’li yıllardan sonra asla ve kat’a Marksist bir politik çizgi uygulamamıştır. Ama onlar eski politikaları iflas ettiği halde bir dönüp “Biz ne yaptık?” diye sormak yerine, yaratılan felaketin (en başta 1917’den itibaren devrimlerle kurulan işçi devletlerinin yıkılmasının ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının) sorumlusunun kendi önderleri olduğu gerçeğinin üzerini kapatmak için suçu Marksizmin sırtına atmaktadırlar.

“Ezber bozma” zihniyeti dünyada ve Türkiye’de sola devasa zararlar verdi. Dünyada işçi sınıfı, köylülük ve yoksulların partisiz kalmasına, neoliberal ve küreselci burjuvazinin gaddarlığı karşısında faşizmin demagojisine sığınmasına yol açtı. Türkiye’de 12 Eylül 1980’de askerî darbe olarak başlayan karşı-devrimden bu yana, solun, sosyalizmin politikada bağımsız bir güç haline gelmesini engelledi. 1989-1996 döneminin ciddi işçi sınıfı yükselişinin Kürt halkıyla birleşerek sosyalizmi Türkiye politikasında bağımsız bir güç haline getirmesini engelledi. 2013 Gezi, 2014 Kobanê, 2015 Metal Fırtına üçlü isyanının yeri göğü sarstığı halde bambaşka bir gelişme sağlamasına engel oldu.

Bunları değişik aşamalarda değişik yazılarda tartıştık, daha da tartışacağız. Bu yazının amacı geçmişi değil günümüzü tartışmak. Öyleyse, dizinin ilk iki bölümünde ortaya konulan ekonomik ve politik nesnel dünya ve Türkiye koşullarında nasıl bir politika izlenmesi gerektiği sorusuna dönelim. Bu soruyu tartışmaya “ezber bozma” ezberinden girmemizin nedeni şu: dünyada ve Türkiye’de içine düştüğümüz durumu Marksizmin suçu gibi gösterenler kendi politikalarını “yeni” gibi göstermeye meraklılar. Oysa onların sınıf mücadelesini, işçi sınıfının bir öncü partide örgütlenmesini, devrimci bir stratejiyi, emperyalizme en ufak bir yalpalama göstermeyen bir karşı çıkışı, ulusların kendi kaderini tayin hakkını ve başka Marksist ilkeleri hep birden terk etmiş olan politikaları çoktan miadını doldurmuştur. Görelim.

Kolektif sığınmacı sosyalizmi

Dünyada yarım yüzyıla yaklaşan bir dönem boyunca zenginin daha zengin, yoksulun daha yoksul hale geldiğini, eşitsizliğin dayanılmaz düzeylere yükseldiğini duymayan kalmadı. Bunun iki değişik biçimi var. Biri tek tek ülkelerde sınıflar arasında, öteki ise ülkeler arasında. Mesela Fransa’da son günlerde yayınlanan bir rakam Fransız nüfusunun yüzde 0,1’inin gelirinin nüfusun yüzde 25’inin gelirinin 167 katı olduğunu ortaya koyuyor. Bu durumda nüfusun en zengin yüzde 10’unun servetin yarısına sahip olmasına (kişi başına 860 bin avro), yüzde 30’unun ise ortalama 40 bin avro ile yetindiğine şaşmamak gerekiyor. Ülkeler arasındaki kişi başına gelir farkı ise insanın kanını donduracak durumda. Mesela ABD’de kişi başına gelir yılda 80 bin doların üzerindeyken 20 yıl boyunca savaş açtığı Afganistan’da 400 dolar! Biri ötekinin 200 katı!

Bu durumun iyileşmeyeceği, olsa olsa daha da kötüye gideceği halkların bilincine yerleşmiş durumda. Dolayısıyla, yoksul ülkelerin gençleri, daha ziyade erkekler, ama gittikçe daha çok kadınlar da, akın akın Güney Asya’dan Arap Körfez ülkelerine, Batı Asya, Kuzey Afrika ve Kara Afrika’dan Avrupa’ya, Latin Amerika ve Karayipler’den ise ABD ve Kanada’ya bütün engelleme çabalarına ve ölüme kadar uzanan risklere rağmen muazzam bir göç dalgasının içinde yer alıyor.

Bu göçmenlerden gittikçe daha çoğu, girmeye çalıştıkları ülkeye “Benim ekonomik durumum kötü, bana iş verin” demek için gitmiyor. Sığınmacı olarak başvuruyor. Yani savaş ya da siyasi veya dinî baskı ve benzeri nedenlerle iltica statüsü talep ediyor. Artık ekonomik göçmen ile sığınmacı arasında ayrım yapmak neredeyse olanaksız. Kapitalist dünyanın yoksul coğrafyalarını neredeyse kural olarak anti-demokratik karakteri ağır basan rejimler yönettiği için sığınmacı olarak yapılan taleplere gerekçe bulmak da kolay. Kabul edileceğinden değil. Sadece sığınmacı olma şansı biraz daha yüksek, “İşim, param yok, size geldim” diyenlerin ise kapıdan çevrileceği kesin.

Demek ki yeryüzünün yoksulları kapitalizmin eşitsizliklerine bir çare olarak sığınmacılık stratejisini uyguluyor. Ama bu sadece görünürdeki durum. Bir de “kolektif sığınmacılık” diyebileceğimiz bir strateji var. Burada ülkeler bir bütün olarak zengin dünyanın kapısını zorluyor. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik düşü bu tür “kolektif sığınmacılık”tır. Ülkenin zengini, siyasi kargaşa ve devrim ihtimali karşısında malını mülkünü sigorta ettirmeye bakıyor. (Ülke Avrupa Birliği’ne giremeyince bunlar pasaport ve vatandaşlık satın alma yoluyla kendileri birey olarak girmeye başladı AB’ye.) Sendika bürokratı “ben de Avrupalı meslektaşlarım gibi ‘sosyal diyalog’ sayesinde rahata kavuşurum” hevesine kapılıyor. Yoksul işçi ve köylüsü “yeğenlerimi, torunlarımı Avrupa’ya işçi gönderirim” heyecanına, “kızlarımı da aile birleşmesi yoluyla oraya gönderirim” hayallerine. En çok ezilen ve sömürülen Kürt halkı ise “Bütün haklarımı elde eder, ezilmekten kurtulurum” diyor. Son yıllarda bunlara eğitimli, vasıflı, yüksek ücret alabilecek mesleğe sahip, bir de İngilizce ya da Almancayı öğrendi mi insanı refaha kavuşturacak iş bulma olanağına sahip olma düşleri gören modern küçük burjuvazinin gençleri katılıyor.

Türkiye sosyalizminin hâkim eğilimi, ama en çok “ezber bozalım”cılar, 30-40 yıldır işte bütün bu düşlere hitap ediyor. 1990’lı yıllarda sol liberalizm Türkiye solunun çok ağırlıklı bir kesimini kavradıktan sonra AB’cilik, “demokrasi mücadelesi”, “uygar toplum” olma hevesi bu solun amentüsü haline geldi. Bunların en yüzü kızarmaz olanları, bu düş uğruna, AKP başa gelir gelmez AB ile neredeyse stratejik bir flörte girince bütün politikalarını ona destek etrafında örgütlediler. Sendikaların, özellikle DİSK ve KESK’in başında olanlar bu konuda aktarma kayışı oldu. Kürt hareketi, Avrupa’da gittikçe kökleşen diasporasının basıncı ve Türkiye’de en çıplak devlet baskısının yıldırıcı etkisi altında, geçmişte yapılan hataların ceremesini de çekerek bütün umudunu Avrupa’ya bağladı. Sosyalist hareketin önemli bir kanadı aslında çok daha mücadeleci olduğu halde bir aşamadan sonra Kürt hareketine iltihak ettiği için bu politikaya boyun eğdi.

Sonunda Türkiye solu Türk ve Kürt bileşenleriyle bir “kolektif sığınma sosyalizmi” yoluna girdi. “Ezber bozma” çağrılarının arkasında bu yolun 1960’lı ve 1970’li yılların militanlığından gelen bir sol harekete kabul ettirilmesi telaşı yatıyordu.

Bu solun yanı sıra bir de İslamcı politikanın çeyrek yüzyıla yaklaşan hâkimiyetine ve uygulamalarına tepki içindeki toplum katmanları içinden özellikle gençleri örgütlemeyi stratejik hedef olarak benimseyen bir başka akımın da sözünü etmek gerekir. Türkiye solunda, özellikle de tarihî TKP’de çok kuvvetli olan Kemalizm destekçiliğinin ideolojik etkisi burada ön plana çıktı. Bunun sonucu, Kürt halkının yaşadığı ezilmeye kayıtsızlık ve yer yer İslamcılık karşısında genelkurmay darbeciliğine prim verilmesi olacaktı kaçınılmaz olarak. Ama günümüzde ordunun politik-ideolojik genlerinde ciddi değişiklikler yaşanmakta olduğundan bu son eğilim iyice törpülenmişe benziyor. Son tahlilde, Kemalizm Türkiye toplumunun geleceğini Batı’da araması projesi olduğu için, aslında bu akımın AB’ci soldan çok büyük bir farkı olduğu söylenemez. En azından ve bu yazı bakımından en önemlisi, AB’ci sol ile Kemalizme çengel atan bu sol, örgütlemeye yöneldikleri kitle bakımından neredeyse ikiz kardeş gibiler: eğitimli ve hali vakti yerinde toplumsal sınıf ve katmanların iyi beslenmiş gençleri her ikisinin de yüzünü döndüğü kitledir.

Toprak kaymasına yanıt

Tarihi neredeyse yarım yüzyıla yaklaşmakta olan bu kolektif sığınmacı sosyalizminin ufkundaki olanaklar şimdi toptan yok oluyor. İçine girmekte olduğumuz tehlikelerle dolu yeni dünya durumunda bu sol stratejinin uygulanması en ufak bir gerçekçiliğe sahip değil. Avrupa Birlikçi sosyalizm çağdışı kalmış, eskimiş, geçmişte ne kadar gerçekçiliği varsa onu da yitirmiş, kadük hale gelmiş bir stratejidir.

Ufacık bir ufuk taraması bunu gösterecektir. Birincisi, Avrupa demokrasisine duyulan büyük güvenin temelleri ortadan kalkıyor. Bizim çeyrek yüzyıldır üzerinde durduğumuz, on yılı aşkın süredir de alarm zilleri çalarak solu uyarmaya çalıştığımız konu güncelleşmiştir: Avrupa faşizmin pençesine düşmek üzeredir. İtalya’dan sonra Fransa’nın en geç bir buçuk yıl sonra Marine Le Pen’i veya onun onayını almış bir adayı cumhurbaşkanı seçmesi olasılıkların en yükseğidir. İtalya ve Fransa’nın yanı sıra AB’nin en büyük üç ülkesinin sonuncusu Almanya’da ise Nazizme özenen AfD süratle yükselmektedir. Ayrıca her ülkede klasik sağ faşist hareketin çevresine yerleştirilmiş, onu yalıtmayı hedefleyen karantina politikasını adım adım kaldırmaktadır.

İkincisi, Avrupa Birliği, özellikle Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen önderliğinde gittikçe daha fazla savaş yanlısı, Rusya düşmanı bir tutumu benimsiyor, Ukrayna’yı Rusya karşısında 100 milyar avrodan daha büyük bir fonla 800 bin kişilik bir ordu ile donatarak Rusya’ya karşı fedai olarak hazırlamayı planlıyor. Benzer ama çok daha kapsamlı bir şeyi Türkiye için de gözden geçirmekte olduğunu okurlar da izliyorlardır. Ayrıca, Avrupa ülkelerinin kendileri trilyon avroya doğru yükselen bir maliyetle “ReArm Europe” adlı bir program temelinde silahlanmayı hızlandırıyor. Almanya Nazi döneminden beri ilk kez askerini Doğu Avrupa ülkelerine yolluyor. Fransa Genelkurmay Başkanı “çocuklarımızı yitirmeyi kabul edebilmeliyiz” diye açıklama yapıyor. Meloni Avrupa’nın savunmasını Amerika’ya devretmiş oldukları için “liberalleri” azarlıyor, “Amerika dostumuzdur ama Avrupa kendini savunacaktır” tutumuyla militarizmi kışkırtıyor. Kısacası “Avrupa demokrasisi”nden sonra “barışçılık” da çok yakında sizlere ömür.

Üçüncüsü, Avrupa, en başta İngiltere olmak üzere, Batı Asya’da (Ortadoğu’da) Siyonizmin kurmaya çalıştığı yeni dikensiz gül bahçesi politikasına birlikte kefil olmak bakımından Amerika’dan geri kalmıyor. Suriye’de el Şara’nın Siyonist politikayı desteklemek üzere en başta İngiltere’nin çalışmalarıyla iktidara getirildiğini, bu kravatlı tekfircinin başa gelişinin yıldönümü vesilesiyle yeni anlattık. Almanya ve Fransa Dışişleri Bakanları tekfircinin Şam’a yerleşmesinin birinci ayı dolmadan koşa koşa ona saygılarını sunmaya gittiler. Amerika ve İngiltere başta olmak üzere emperyalizmin bütün güçleri Erdoğan’ın yayılmacı politikalarını, Suriye’deki “başarısı”nı överek desteklemeye başladılar bile.

Sığınmacı sosyalizmin günü dolmuştur. Bugün bambaşka, yepyeni, gerçeklere gözlerini kapamayan bir politika, sosyalizm için acil olarak gerekiyor.

Hangi güce yaslanmalı?

Bu yazı dizisinin başından beri dünya kapitalizmini biçimlendiren ekonomik ve politik güçlerin bir analizini yapıyoruz. Bu analizde merkezî olan birkaç şey var: Birincisi, sermayenin içine düştüğü bu kriz dolayısıyla işçi sınıfına karşı saldırıya geçmesi zorunluluğunun, onu her ülkede sınıfı ırkçılık yoluyla bölmeye, yani faşizmin klasik politikasını uygulamaya koymaya itmesi. İkincisi, 2008 sonrasında doğan dev ekonomik kriz ortamında büyük emperyalist-kapitalist ülkeler arasında rekabetin tırmanmış olması, işbirliğinin temellerinin ise büyük ölçüde berhava olması. Ve nihayet, durumun vahametinin derinliğinin büyük güçleri ihtiyaçlarını savaş yoluyla karşılamaya itmekte olduğu gerçeği. Özetlersek, faşizm, dünya pazarının bölünmesi, Üçüncü Dünya Savaşı tehdidi.

Elbette, bu kargaşa döneminde sorunlar bunlardan ibaret değil ama bunlar adil, eşit ve özgür bir toplum mücadelesi içinde olan siyasi güçler için belirleyici önemde meseleler. Bu tehlikelerin önüne geçmek için temel soru şu: Bu kadar büyük tehditler karşısında hangi toplumsal güçler sermayenin bu tehditkâr eğilimlerini durdurma kapasitesine sahip?

Bu sorunun cevabı Marksizm için zaten berraktır ama bu kavşakta somut gelişme dinamikleri bu cevabı her zamankinden de daha açık kılıyor. Şayet analizimiz doğruysa ırkçılığın esası faşizmdir: Yani işçi sınıfını bölerek bastırmak ve köleleştirmek. Eğer farklı kapitalist ülkeler arasında rekabet dönemin ana ekonomik eğilimi ise, sermaye her ülkede rekabet gücünü arttırmak üzere işçi sınıfına yüklenmeye yönelecektir. Nihayet, savaş döneminin ana eğilimi ise, sermaye her ülkede önce silahlanma harcamalarına para ayırmak için sosyal hizmetlere saldıracak, sonra da işçi ve emekçi ailelerin çocuklarını askere yollayarak savaş meydanlarında telef edecektir.

Demek ki her üç gelişme de işçi sınıfı ve emekçilerin çıkarlarına taban tabana zıt sonuçlar doğuracaktır. Öyleyse eğer maddi ve somut çıkarlar politikada büyük halk kitlelerini harekete geçiren başlıca itkiler oluyorsa, işçi sınıfının her ülkede kendi çıkarları dolayısıyla er ya da geç harekete geçmesi beklenmelidir. Bundan daha önemlisi şudur: Sınıfın gittikçe daha geniş kesimlerine burada ortaya konulan tehlikeleri anlatacak bir örgüt, bir parti güç kazandıkça sınıfın harekete geçme olasılığı o ölçüde yükselecektir.

Sığınmacı zihniyeti başka bir gücün harekete geçeceğini beklemediği için, yani aslında sol liberalizm hakkında ilk günden beri söylediğimiz gibi bir yenilgi ideolojisi olduğu için, en büyük güçlerden birine, Avrupa emperyalizmine bel bağlıyor. Oysa güç mevcuttur, bu güç işçi sınıfının bağrında birikmiştir, o gücü örgütlemeye girişen bir yapı ortaya çıkarsa yepyeni bir siyasi durum doğacaktır.

Devrimci İşçi Partisi, bu ana zeminde ve fakat aynı zamanda başka bir dizi ayırıcı politik ilkeye de yaslanarak Türkiye sosyalizmine yeni bir yol öneriyor.

Türkiye sosyalizminin benimsemesi gereken yeni ve gerçekçi ilkeler

Bu ilkeleri yalın biçimde özetleyelim ki bu yazının okurlarına ve bizim bu çizgiye kazanmayı önemli bulduğumuz bütün sosyal ve politik güçlere ne söylediğimizi berrak olarak anlatabilelim.

  • İşçi sınıfı bağrında örgütlenmenin önceliği: Sadece Türkiye’de değil, dünyada da, sosyalist hareketin, en başta sanayi proletaryası olmak üzere, işçi sınıfının bağrında, onun en güçlü taburlarını ve kalelerini kazanarak örgütlenmesine ilişkin yaklaşım (bizde önemi eskiden de tam kavranmamakla birlikte) 1980’li yılların başından beri tam buharlaşmıştır. Demek ki boşa harcanan yarım yüzyıldan sonra bugünkü koşulların yeni politikası sınıf içinde örgütlenmeyi en ön planda tutmalıdır.
  • Ödünsüz bir anti-emperyalizm ve anti-Siyonizm: Türkiye solu “sığınmacı sosyalizmi” yönelişi dolayısıyla liberalleşmiş ve 1980 öncesi solun çok güçlü anti-emperyalizminden kopmuştur. Bunun en çarpıcı yanları, sosyalist hareketin Avrupa Birliği’ni Amerika’dan ayırarak “barışçı, işçi haklarına saygılı, demokrat vb.” olarak nitelemesi, ama daha da ötede ABD’nin çeşitli savaşlarında (Irak, eski Yugoslavya, Afganistan vb.) bile anti-emperyalist bir tutumdan kaçınarak tarafsız kalma tutumudur. Oysa bugün dünya savaşı çıkarmaya yönelen emperyalizmdir. Yeni dönemde gerekli olan ödünsüz, yalpalamayan bir anti-emperyalizmdir. Türkiye solu yıllar içinde kendi tarihî köklerine yabancılaşmış ve Filistin davasının bir devrim davası olduğunu unutmuş, Batılı propagandanın etkisiyle İsrail’e meşruiyet atfeden, onu İslami geriliğe karşı bir çağdaşlık örneği olarak lanse eden burjuva ideolojisinin etkisi altına girmiş, Siyonizm içinde solcu müttefikler arayan yanlış yollara sapmıştır. Hiç şüphesiz, ödünsüz bir anti-emperyalizmin kopmaz bir parçası da “Nehirden denize özgür Filistin!” davasına bir insanlık ve devrim davası olarak sahip çıkan ödünsüz bir anti-Siyonizmdir.
  • Devrimci bir politika: Son yarım yüzyıldır Türkiye sosyalist hareketlerinin “devrim” ve “devrimci” terimlerini sık sık kullanmasına rağmen politik çizgisinde “devrimci” denebilecek hiçbir şey yoktur. Bütün politik taktikleri seçimlerle sınırlıdır ve köküne kadar burjuva partisi olan CHP etrafında veya sosyalizm programından adım adım kopmuş bir ulusal hareket ile ilişkilerinde odaklanmaktadır. Devrimci bir politika her şeyden önce sermayeden, emperyalizmden ve devletten bağımsız ve emekçi ve ezilen halkı seçimlerle kurtuluş olmayacağı konusunda bilinçlendiren bir politika gerektirir.
  • Leninizmin ittifaklar politikası: İşçi sınıfını devrimin ve kurtuluşun temel gücü haline getirmek, birçok kasıtlı tahrifatta ya da kavrayışsız eleştiride dile getirildiği gibi, öteki sömürülen ve yoksul sınıfları, ezilen geniş kesimleri (kadınlar, ezilen dinî veya ulusal gruplar), hatta geniş kitlelere hitap eden hareketleri (örneğin ekoloji ve iklim değişikliği) görmezlikten gelmek anlamına gelmez, hiçbir zaman gelmemiştir. Geçmişte bazı sınıf hareketlerinin ittifaklar konusunda bazı ciddi hatalar yapmış olması sınıf politikasının doğasından kaynaklanmaz. Tam tersine işçi sınıfı iktidarı bu tür ittifakları gerekli kılar.
  • Kolektif devrimci disiplini kucaklama: Sol işçi sınıfını terk eder etmez, gelecekle ilgili umutlarını yitirir yitirmez gevşek, derbeder, keyfe keder bir çalışma tarzına saptı. Ancak kapitalizmin ve onu yöneten güçlerin disipliniyle yarışabilecek kıvamda bir parti zafere yürüyebilir. Leninizm sosyalistlere tarihin en başarılı parti örgütlenmesini miras bırakmıştır. Bu mirası kucaklamak gerekir.
  • Yerlileşme: Türkiye solunun çoğunluğu, Kemalizmin “çağdaş uygarlık” saplantısı içinde Batı’dan gelen her şeyi baş tacı ederek işçi ve emekçi halk kitlelerinin bu toprakların kültürel yapısından hâlâ yaşatmakta olduğu eğilimlere gittikçe yabancılaşmıştır. Sosyalistler yer yer büyük yoksul halk kitlelerine “Fransız kalıyor”. Yerlileşmek, yani emekçi halkla, en başta işçi sınıfıyla aynı dili konuşmak, tarihî ve kültürel değinilerimizi Batı’dan ödünç alarak değil bu toplumun içinde yaşayan kalıplara göre yapmak, işçi sınıfı ile sınıfın öncüsünü örgütleyen partinin kenetlenmesini sağlayacaktır.
  • Batı Asyalılaşma: Yerlileşmek milliyetçi olmak değildir. Türkiye sosyalizmi, emperyalizmin kendi coğrafi bakış açısından “Ortadoğu” olarak andığı, bizim emperyalizmin bakış açısından kopmak için “Batı Asya” olarak andığımız bölgenin bütün halklarını Arabıyla, Acemiyle, Kürdüyle ve diğerleriyle kucaklamalıdır. Bizim halkımız “Avrupalı” değildir, bu kültür dairesinin ürünüdür, ancak ona sırtımızı dönmezsek, onun içinde ilerici, devrimci, özgürlükçü olan her unsuru gerektiğinde yeniden tanımlayarak geliştirirsek toptan özgürleşmenin yolunu açabiliriz.
  • Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı: Kürt hareketinin Özal döneminden itibaren evrimi, önce Avrupa Birliği, ardından ABD ile kurduğu yakın ilişkiler ve bugün Batı Asya üzerinde Amerika-İsrail planları mucibince kurulmaya çalışılan yeni düzende görev almaya yatkın politikası karşısında olumsuz bir tavır, dört ülkede yaşayan devletsiz Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını ortadan kaldırmaz. Hareketin bugünkü politikası dolayısıyla Kürtleri emperyalizmin ajanı gibi göstermek şovenizmdir, 75 yıla yakın süredir NATO üyesi olan bir güce karşı hakları için mücadele eden bir halkın emperyalizmin ajanı olarak sunulması ikiyüzlü bir tutumdur. Ne var ki, Kürt hareketinin bugün sürdürdüğü Batı Asya’da emperyalizm ile Siyonizmin gölgesinde bir politika, hem bölgenin sömürülen ve ezilen halklarına karşı düşmanca bir tutumdur hem de kendi amaçları açısından yenilgiye mahkûmdur. Bunun da ötesinde ağır tarihî tehlikeler içerir. İşçi sınıfının öncüsüne düşen, Kürt halkını yeniden anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir doğrultuya kazanmaktır.
  • Enternasyonalizm: Türkiye solu 1930’lu yıllardan beri Sovyetler Birliği’nin bürokratikleşmesinin yarattığı hasara bağlı olarak enternasyonalizmini yitirmiş, bakışını ve mücadelesini ulusal düzeyle sınırlandırmıştır. Bugün başlamış olan tehlikeli dönemde uluslararası politika her zamankinden daha önemli hale gelmiştir. Her dönemeçte uluslararası yoldaş güçlere ihtiyacımız olacak. İleride mücadele başarıya ulaştıkça zaferin uluslararasına yayılması daha da önem kazanacak. “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!” sloganı uluslararasında da geçerlidir. Komünist Manifesto’nun doruk noktası olan kapanış sloganı bugün katbekat daha geçerlidir: “Bütün ülkelerin işçileri birleşin!”

Yara

Dizinin bir önceki yazısında ve bu yazının başında solun “yarasından” söz ettik. Belirli bir yaşa gelmiş olan okurlar muhtemelen anlamışlardır. Daha gençler (45-50 altındakiler) muhtemelen sezmiş ya da hatırlamışlardır. En gençler (diyelim 18-30 arasındakiler) belki de ilk anda anlamamışlardır. 20. yüzyılın sosyalist inşa deneyimlerinin çöküşünden söz ediyoruz. Bilimsel bir tahlil temelinde baktığımızda yeryüzünde sadece birkaç işçi devleti ayaktadır. Bunların arasında ise dünya halklarının esin kaynağı olabilecek, örnek diye baktığı bir tek Küba vardır. Onun da sorunları gittikçe daha hızla birikmektedir.

Bu olgu, yani sosyalizmin 20. yüzyıl sonunda büyük bir çöküntü yaşamış olması, farklı kuşakları farklı düzey ve biçimlerde de olsa derinden etkilediği için bugün sosyalizme rağbet, ilgi, güven epeyi düşük düzeydedir. Üstelik, “sığınmacı sosyalizmi”nin güç kazanmış olması da, her ne kadar daha önce başlayan bir olgu olsa da esas olarak gıdasını bu çöküntüden almıştır.

Bu “yara”ya merhem gerekiyor. Bunun tek yolu yaşanan deneyimi iyi anlamaktır. İşin en acı yanı, bu felakete neden olan unsurların çoğunluğu bugün Marksizmden hızla sıyrılmaya çalışıyor. Yani kendi suçlarının kefaretini ödemek ya da hatalarının özeleştirisini yapmak yerine, tamamen çarpıttıkları Marksizmi yerin dibine batırmaya çalışıyor! Aynı grubun bir azınlığı ise eski teraneyi olduğu gibi devam ettiriyor. Dünya işçi sınıfının ve insanlığın, başarısızlığı kanıtlanmış bir yolu yeniden yürümesini savunuyor!

Gencine yaşlısına ısrarla ve inatla vurgulayalım ki, çöken Marksizm değildir. Çöken Marksizmin “tek ülkede sosyalizm” programı zemininde uğradığı sayısız çarpılmanın ürettiği bir yapıdır, sosyalizmin “bürokratik yozlaşma”ya uğramış yapısıdır. Marksizm bu çöküşü, Trotskiy’in İhanete Uğrayan Devrimi’nde (1936) bundan tam 90 yıl önce öngörmüş, çözümünün de işçi sınıfının bürokrasi tarafından gasbedilmiş iktidarı yeniden ele geçirmesi olduğunu ortaya koymuştur.

Süreç 1985’ten itibaren Gorbaçov döneminde yaşanmaya başladığında, 1989’da Berlin Duvarı çökerken, 1991’de Sovyetler Birliği dağılırken, Çin içten içe kapitalistleşirken biz de her aşamada bir yeni çalışmamızla yaşananı Marksizmin araçlarıyla açıkladık. Tek ve kısa bir çalışmamızı örnek verecek olsak, Devrimci Marksizm dergisinin 28-29 çift sayısında (Güz-Kış 2016) yayınlanan “Sovyetler Birliği’ni Kim Yıktı?” başlıklı yazımızı önerirdik. Uzun ve bütünsel bir çalışmamızı önerecek olursak Marksistler başlıklı kitabımızın Sosyalizmin Enternasyonalizmle Sınavı alt başlığını taşıyan ikinci cildinin (İstanbul: Yordam Kitap, 2022) Dördüncü Kısmı’nı (“20. Yüzyıl Sosyalizmi Neden Çöktü?”) tavsiye ederdik.

Merhem, sosyalizmin yaşadığı çöküntünün Marksizmin değil Marksizmin terkedilmesinin ürünü olduğunun kavranmasıdır. Ama yara tam olarak ancak sosyalizm pratik olarak ayağa yeniden kalktığında, en çok da sosyalist devrim yeniden kazandığında kapanacaktır.

Durum buysa, yeni ve gerçekçi yol, size “Troçkizm” olarak tanıtılan, bizler için ise Lenin’in devrimci Marksizm, Trotskiy’in de Bolşevik-Leninist olarak adlandırdığı hareket ile yürünebilir. En büyük yenilik budur. En büyük gerçekçilik budur. Çünkü bu, Marksizmin ta kendisidir.

Bu yazı Gerçek gazetesinin Ocak 2026 tarihli 196. sayısında yayınlanmıştır.