Akdeniz devrim havzası önderliğini arıyor

Toplumsal ve siyasal mücadelelerin uzun gerileme dönemlerinin ardından gelen kitle mücadeleleri ve yükselişler, er ya da geç o gerileme dönemlerinin hazırlamış olduğu sınırlara çarpar. Daha önceki dönemde yayılmış olan ideolojik gerilikler, programatik yanılgılar, siyasi tuzaklar, kitle hareketi düzeni zorlamaya başladığında birdenbire buharlaşmaz. Tam tersine, mücadelenin önünde çok sayıda engel olarak yükseliverir. Gerçek hareket dörtnala koşarken, bilinç arkadan kağnı hızıyla ilerler.

Ama iş bilinçle sınırlı kalsa, sorunun bir süre sonra aşılması kolaydır. Daha önemli olan örgütlülük yokluğudur. Gerileme döneminde sendikadan partiye her tür örgütten umudunu kesmiş olan işçi ve emekçiler atomlaşmışlardır. Şimdi meydanlar, grevler, direnişler onları yalıtılmış dünyalarından koparmaktadır, bir araya getirmektedir. Ama programıyla, disipliniyle, ekonomik olanaklarıyla, coğrafi veya sektörel bakımdan birbirinden kopuk alanları birbirine bağlayan ağıyla mücadeleye elzem olan örgüt ya yoktur, ya da son derecede zayıftır. İşte bugün Akdeniz havzasında yükselen devrimci ruh sürekli bu engelle boğuşmak zorunda kalıyor.

Tunus’ta ve Mısır’da dev kitle seferberliğine rağmen yönetim eski rejimin adamlarının elinde, çünkü kitlelerin muazzam enerjisini kendine cezbederek eski rejime karşı bir alternatif yaratacak bir parti yok. Yemen’de ve Suriye’de ABD ve AB, bölge ülkelerini de araya sokup (Yemen’de Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri, Suriye’de Türkiye ve Suudi Arabistan) kitlelerle ilgisi son derecede sınırlı birer “saygıdeğer” muhalefet yaratarak, Ali Abdullah Salih ve Beşar Esad sonrasına “düzenli geçiş” sağlamaya çalışıyor. Muhtemelen başarıya kavuşacak, çünkü başka bir çözüm için ölmeye bile hazır savaşan kitlelerin önüne düşerek ekonomik ve politik açıdan gerçek bir alternatif oluşturacak bir siyasi güç yok.

Devrimci ruhun sıçradığı Avrupa’nın Akdeniz kıyısındaki ülkelerinde de (bazı önemli farklılıklar baki kalmak üzere) sorun oldukça benzer. Bir bütün olarak Akdeniz devrimci sancılar çekiyor, ama mücadelelerin geleceği kitlelerin bütün enerjisine rağmen kuşkuda, çünkü bu mücadelelerin başlıca oyuncusu olan işçi sınıfının ve emekçilerin devrimci partisi yok.

Bu durum devrimi yadsıyarak değil varlığını tescil ederek ve zaferi için gerekli olan devrimci partileri her bir ülkede yaratarak aşılabilir. Bunun ilk koşulu da şudur: Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte, kendi zavallı sosyalizmlerini Marksizm zannedip Marksizmin (ya da Leninizmin) tarihsel olarak geçerliliğini yitirmiş olduğu sonucuna varan, bütün solda ve işçi hareketi içinde burjuva ideolojisinin ilerici kırıntılarını yayıp harekete moralsizlik aşılayan, devrimci partilerin gerekliliğini yadsıyan bütün unsurlar, bugün devrimin sıkışmışlığının baş sorumlusu olarak tanınmalıdır. Sol liberalizm, postmodern siyaset, post-Leninizm, bugünün devrimci yükselişinde kitlelerin sağlam bir programa sahip devrimci partilerden yoksun olmasının tarihsel sorumluluğunu yüklenmiştir. Sözde karşı olduğu Stalinizmin bu konuda yarattığı erozyonu yeni doruklara çıkarmıştır.

Akdeniz devrim havzasının artan ölçüde bir parçası haline gelen Türkiye’de de kitleler benzer bir sorunla yüz yüzedir. Daha bir yıl önce Sakarya’da kurdukları çadırkentle dünyaya örnek olan Tekel işçilerinin mücadelesini yenilgiye uğratan, burjuvazinin devlet güçleri değil, kendi sendikal örgütleri içindeki hain bürokrasi olmuştu. Bürokrasi bu kadar pervasızca davranabildiyse, bunun nedeni sosyalist hareketin bürokrasinin bir kanadına destek vermesidir.

Bugün Türkiye’nin Kürt halkı tartışmasız biçimde devrimci bir enerji gösteriyor. Ama seçim blokunun yayınladığı bildirgeye hâkim olan anayasal hayaller bu enerjiyi hiçbir biçimde kavrayamayacak kadar düzen içi ittifaklara yöneliktir. Ne var ki, Kürt hareketi nesnel konumu icabı her an yönelişini değiştirebilecek bir noktadadır.

Türkiye sosyalist hareketi ise ne Akdeniz’de yükselen devrimi tanıyabilmekte, ne de o doğrultuda harekete geçebilmektedir. Devrimci İşçi Partisi, Atlas Okyanusu’ndan Basra Körfezi’ne uzanan ve bütün Akdeniz kıyılarını yalayan devrim rüzgârına hazırlanıyor. Kapitalizm ile hesaplaşmanın günü geldiğinde biz de Arap ya da İspanya halklarından kardeşlerimiz gibi alternatifsiz kalmamalıyız. Proletaryanın devrimci partisinin örgütlenmesi bugün her zamankinden daha büyük bir aciliyet taşıyan bir görev haline gelmiştir.


* Bu yazı Gerçek Gazetesi'nin Haziran 2011 tarihli 20. sayısında yayınlanmıştır.