İstanbul Tabip Odası seçiminde Demokratik Katılım Grubu’nu destekleyelim

İTO

İstanbul Tabip Odası seçimi 19 Nisan’da yapılacak. Seçim sürecinde, İstanbul Tabip Odası’nı yöneten Demokratik Katılım Grubu’na karşı yine aynı söylem dolaşıma sokuluyor: “Tabip Odası siyasetten uzak durmalı, yalnızca hekimlerin sorunlarıyla ilgilenmelidir.” İlk bakışta tarafsız gibi görünen bu söylem, gerçekte Tabip Odası’nı mücadeleden uzaklaştırma ve düzenin çizdiği sınırlara hapsetme çağrısından başka bir anlam taşımıyor.

Bugün sağlık alanında yaşadığımız sorunların hiçbiri siyaset dışı değil. Performans baskısı, randevu krizleri, katkı payları, ilave ücretler, kamu sağlık hizmetlerinin tasfiyesi ve sağlık emekçilerinin güvencesizleştirilmesi, yıllardır sağlık hizmetini piyasalaştıran Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın ürünü olan siyasal tercihlerin sonucu. Hastanın müşteriye, hastanenin işletmeye, hekimin ve sağlık emekçisinin ise performans baskısı altında çalışanlara indirgenmesi de siyasal. Bütün bunlar siyasal kararların sonucuysa, bunlara karşı mücadele eden bir Tabip Odası’nın “siyasetten uzak” durması nasıl mümkün olabilir?

Açık konuşalım: Bu memlekette “siyasetten uzak durmak” mümkün değildir. Susmak, düzenin çizdiği çerçevenin dışına çıkmamak da siyasal sonuçlar üretir. Bu nedenle “Tabip Odası siyasetten uzak dursun” sözünün gerçek anlamı, sermayenin sağlık alanında kurduğu düzene ve istibdad rejiminin dayattığı sınırlara razı olmaktır. Tabip Odası’nı siyasetten arındırma iddiası, onu mücadeleden koparma, etkisizleştirme ve düzenle uyumlu hâle getirme girişimidir.

Bugün sağlık alanında yaşadığımız çürüme tam da bu düzenin ürünüdür. Bu düzende belirleyici olan hastanın ihtiyacı, hekimliğin gerekleri ya da emekçi halkın sağlık hakkı değildir. Hız, maliyet hesabı, puan ve kârlılık hedefleridir. Böyle bir sistemde emekçi halk, nitelikli sağlık hizmetine ulaşamaz. Hekim de mesleğini layıkıyla icra edemez. Bu yüzden hekim hakkını, sağlık emekçilerinin hakkından ve emekçi halkın sağlık hakkından ayırmaya çalışanlar gerçeği tersyüz etmektedir. Hekimlerin mesleki ve özlük hakları için mücadelesi ile halkın sağlık hakkını savunmak birbirine karşıt değil, birbirini tamamlayan mücadelelerdir.

Bu nedenle İstanbul Tabip Odası, hekimleri dar mesleki talepler içine hapseden, halkın sağlık hakkını ikinci plana atan, düzenle barışık ve istibdad rejiminin sınırlarını aşmayan bir çizgiye teslim edilemez. Tabip Odası’nı hekimlerin öfkesini soğuran, tepkisini törpüleyen, mücadele iradesini zayıflatan makbul bir meslek örgütüne dönüştürmek isteyenlere bırakmayacağız.

Üstelik mesele yalnızca sağlık alanıyla da sınırlı değil. Demokrasinin gerilediği koşullarda hekimlerin bağımsız söz söyleme imkânı daralır, meslek örgütlerinin mücadele kapasitesi zayıflar. Böyle bir ortamda emekçi halkın sağlık hakkını savunmak da mümkün olmaz. Bu nedenle hekimliği ve sağlık hakkını savunmak, hürriyeti savunmaktan ayrı düşünülemez.

İstanbul Tabip Odası bu yüzden dar anlamda bir meslek örgütü olmanın ötesinde çok önemli bir mücadele mevzisidir. Hekimlerin özlük hakları için mücadeleyi büyüteceği, sağlık emekçileriyle omuz omuza mücadele edeceği, emekçi halkın sağlık hakkını savunacağı ve memleketin istibdad karanlığına karşı hürriyet kavgasını güçlendireceği bir mevzidir.

19 Nisan’da mesele, İstanbul Tabip Odası’nın mücadeleci bir mevzi olarak kalıp kalmayacağıdır. Bu nedenle hekimleri, bu mevziyi korumak ve büyütmek için, hekim hakkını emekçi halkın sağlık hakkından ayırmayan, düzenle uyumlu değil mücadeleci bir çizgiyi savunan Demokratik Katılım Grubu’nu desteklemeye çağırıyorum.

 

Bu yazı Gerçek gazetesinin Nisan 2026 tarihli 199. sayısında yayınlanmıştır.