DİP 8. Kongre Tezleri // Türkiye’de siyasal durum ve görevlerimiz: Yeni ve gerçekçi olan tek siyaset devrimci sınıf siyasetidir

8. kongre Türkiye kararı

 

  1. Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yılına “Türkiye Yüzyılı” sloganıyla giriş yapan istibdad rejimi, geçen zaman zarfında bu iddiasını propaganda düzeyinde daha da ısrarla vurgulamakta ama bu iddianın altını doldurmakta da bir o kadar aciz kalmaktadır. Ekonomide yükseliş değil kriz dinamikleri hâkimdir. Dış politikada bölgesel hatta küresel güç iddiaları emperyalizmin himayesi dışına çıkılan her alanda fiyaskolarla çökmektedir. Güçlü devlet yapısı görünümünün altında halkını sefalete mahkûm eden, yozlaşmış, yolsuzluğa batmış ve meşruiyet sorunlarıyla boğuşan, siyasi iktidarın istikrarını güç bela sağlayan onu da ancak kaba kuvvetle, baskıcı ve keyfî yönetimle ve kamu kaynaklarını devasa boyutlarda çarçur ederek gerçekleştirebilen bir yarı-askerî istibdad rejimi vardır. İstibdad cephesinin siyasi alternatifi olarak kendini gösteren düzen muhalefetinin politik sefaleti ve yozlaşmışlığı da bu çürüme tablosunun bir parçasıdır. Burjuva cumhuriyeti bir yükseliş değil çöküş dönemindedir. Bu çöküşün dinamiği ne cumhuriyetin siyasal yapısının bir sözde tek adam rejimine dönüşmesi ne de İslamcılığın Kemalizme galebe çalmasıdır. Cumhuriyetin çöküşü idari ya da ideolojik değil sınıfsaldır ve burjuva toplumunun ulusal ve enternasyonal düzeyde çürümesinden/çöküşünden ayrı kavranamaz.
  2. Türkiye burjuvazisi bir bütün olarak bu çürüme ve çöküş tablosundan ileriye doğru kaçış stratejisiyle kurtulmaya çalışmaktadır. Ekonomik kriz dinamikleri karşısında Türkiye burjuvazisi içeride işçi sınıfının haklarına yönelik stratejik bir taarruz hazırlığındadır. Emperyalizme bağımlı Türkiye ekonomisinin iç dinamikleri mevcut kriz dinamiklerini aşmaya yeterli değildir. Burjuvazi bu sebeple emperyalizmin himayesinde enerji havzalarına ve dış pazarlara doğru yayılmacı bir politikanın peşinde koşmaktadır. Burjuvazi, yarı-askerî istibdad rejiminin kırılganlıklarını gidermek üzere sürekli, emekçi sınıfların hareketlenmesini tetikleyebilecek bir burjuva demokratik reform macerasına atılmaktansa, tam da rejimin kırılganlıklarına neden olan baskıcı ve keyfî istibdad yönetiminin daha da sertleşmesine ve kalıcılaşmasına hayırhah bakmaktadır. 
  3. Kriz dinamiklerinin baskın olduğu bir ortamda yayılmacı dış politika gütmek ve yarı-askerî istibdad rejiminin tahkimatını gerçekleştirmek için burjuvazinin ileriye doğru kaçış stratejisinin ne kadar gerici biçimler alabileceği, alttan alta ısıtılan ve bir şekilde hep gündemde tutulan hilafet tartışmalarından ve Türkiye’de faşist hareketin hiç olmadığı kadar düzen siyasetinin ana damarlarından biri haline gelmesinden görülmektedir.
  4. Hâkim sınıflar son tahlilde burjuvazinin çıkarlarını koruyan ve kolektif işlerini yürüten yarı-askerî rejimin sürekli istikrarsızlık üreten yapısal zayıflıklarının yeni bir Anayasal çerçeve içinde istikrara kavuşturulmasını, bu çerçevenin yayılmacı çıkarların hayata geçirilmesine uygun şekilde eski siyasal yapıyı değiştirmesini (laikliğin, vatandaşlık tanımının, idari yapının yeniden tanımlanması) ve nihayet işçi sınıfının tarihsel kazanımlarını silerek sınıf taarruzu için sınıf mücadelesi sahasının burjuvazi için düzlenmesini (ekonomik Anayasa) ummaktadır.
  5. Burjuvazinin ileri doğru kaçış stratejisinin karşısında proletaryanın politikası, burjuva düzeninin çürümüş eski yapısını savunmak olamaz. Solda hortlayan ve yaygınlaşan “Kemalist cumhuriyet” savunusunun her tür ve biçimi son tahlilde İslamcı burjuvaziye karşı Batıcı-laik burjuvaziye, kendisini kollayıp semirten burjuva cumhuriyetine sahip çıkma dilekçesi vermektir. Burjuvaziyi burjuvaziye şikâyet etmektir. Bu tutum Cumhuriyeti adeta sırtında taşıyan ama sırtında taşıdığı düzen tarafından en ağır sömürüye, baskılara ve sefalete maruz kalan proletaryanın içten içe biriktirdiği düzen karşıtı öfkenin değil; modern küçük burjuvazinin ve eğitimli yarı-proletaryanın hem mevcut durumdan memnun olmayan hem de düzenle bağlarını kopartamayan arada kalmış ve İslamcı burjuvazinin elinde tarumar olan cumhuriyete dair Batıcı-laik tekelci burjuvaziyle duygudaşlık kuran ruh halinin yansımasıdır. 
  6. Devrimci İşçi Partisi çürümeyi hızlandırmaktan ve çöküşü toplumun emekçi çoğunluğu için daha da acı verici ve ölümcül hale getirmekten başka bir sonuç getirmeyecek burjuvazinin ileriye doğru kaçışının kesin olarak karşısındadır. Aynı zamanda burjuvazinin içinde büyüyüp geliştiği ve sonunda bir yumurta kabuğu gibi kırıp attığı eski düzenin yeniden ihyasını uman gerici ütopyaların her türlüsünü de aynı kesinlikle reddeder. Devrimci İşçi Partisi 8. Kongresi burjuva toplumunun ve cumhuriyetinin çürüyüşünün, yozlaşmasının ve çöküşünün karşısına işçi sınıfı cumhuriyeti için işçi sınıfı iktidarını hedefleyen bir mücadele programıyla çıkar! 
  7. Devrimci İşçi Partisi sermayeye karşı ekonomik temelli sınıf mücadelesini istibdada karşı siyasal mücadeleye “İş, aş, hürriyet!” sloganıyla bağlamaktadır. Bu programın dayandığı güç, işçi sınıfı ve özellikle işçi sınıfı içinde örgütlenme ve mücadele kapasitesi en yüksek olan sanayi proletaryasıdır. Bu doğrultuda işçi sınıfının öncüsünü saflarında örgütlemeyi stratejik yöneliş olarak benimseyen Devrimci İşçi Partisi, işçi sınıfının siyasal sınıf bilinci kazanması ve örgütlenmesi, emekçi halkı ve toplumun tüm ilerici dinamiklerini kendi hegemonyasında toplaması doğrultusunda, işçi sınıfı ve emekçi halkın günbegün yaşadığı yakıcı sorunlardan hareket ederek kitlelerin pratik mücadele içinde siyasallaşmasını hedefleyen Geçiş Programı stratejisini benimser. Bu temelde slogan ve taleplerini günün ihtiyaçlarına göre sürekli günceller ve yeniler. 

 

Ekonomide kriz dinamikleri ve sınıf mücadelesi 

  1. Türkiye burjuvazisi mezardan geçerken ıslık çalarcasına dünya ekonomisinin büyük depresyonu içinde kendince fırsatlar yaratmaya çalışmaktadır. Pandemi dönemini küresel tedarik zincirleri içinde stratejik bir halka olmak için fırsat olarak ilan eden istibdadın izlediği ekonomi politikası, değersizleşen Türk Lirası ve ucuz işgücü sayesinde bir rekabet avantajı ile kısa vadede şişirilmiş bir büyüme sağlamışsa da orta vadede geriye kronikleşen bir enflasyon sorunu kalmıştır. Genişlemeci para ve maliye politikalarıyla şişirilmiş büyüme, yerini daralma eğilimine bırakırken bu daralmadan en büyük payı imalat sanayii almıştır. ABD’nin Çin’e karşı başlattığı ticaret savaşlarından da bir fırsat çıkarmayı uman burjuvazi yine boş hayaller görmektedir. Dünya ekonomisinin daralma eğiliminin Türkiye’nin dış ticareti üzerindeki olumsuz etkisi belirleyiciyken, Trump’ın Türkiye’ye ticaret savaşında ayrıcalık tanımasının faydası ise talidir. Türkiye ekonomisinin ithal ara malına dayalı montaj sanayii ve enerjide dışa bağımlılıktan kaynaklanan yapısal sorunu olan kronik cari açık sürmekte ancak daralmanın etkisiyle ithalatın ve enerji kullanımının azalmasıyla hafiflemektedir. 
  2. Türkiye ekonomisindeki kriz dinamiklerinde sermaye egemenliğinin yapısal sorunlarını görmeyen, kriz dinamiklerini kötü ekonomi yönetimine bağlayan politikalar tüm türevleriyle birlikte burjuvazinin iç çelişkilerinin ifadesidir. “Ekonomide rasyonel politikalara dönüş” kavramı etrafında iktidara yönelen eleştiriler, düşük reel faiz politikası ile ayakta tutulan Anadolu sermayesi karşısında Batıcı-laik tekelci TÜSİAD burjuvazisinin siyasetini gütmektir. Erdoğan ve AKP’nin dayandığı İslamcı sermayenin ana gövdesini oluşturan küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin ayakta kalmasını sağlayan düşük faiz politikasını akıl dışı ilan etmek, banka ve sanayi sermayesini bünyesinde toplayan holdinglerin çıkarlarını akılcılık adı altında savunmaktır. Merkez Bankası’nın bağımsızlığından dem vurmak para politikası üzerinde emperyalist ve yerli finans kapitalin diktatörlüğünü aklamaktır, ekonomi yönetiminde liyakatli isimlerin olmasını istemek hazine ve maliyeyi emperyalist ve yerli finans kapitalin referansına sahip kişilere emanet etmeyi istemektir.
  3. Devrimci İşçi Partisi ekonominin bir doğa bilimi olmadığını, bir sınıf mücadelesi alanı olduğunu vurgular. İşçi sınıfı ve emekçi halk kitlelerinin en yakıcı sorunlarının üst başlıkları hayat pahalılığı (enflasyon) ve işsizliktir. Bu sorunlar yanlış ekonomi politikalarının değil kapitalist sistemin ve sermaye egemenliğinin yapısal özelliklerinin sonucudur. Devrimci İşçi Partisi, burjuvazinin enflasyonla mücadele adı altında sonu her zaman işçi sınıfına kemer sıktırmaya varan “istikrar” programlarını kesin olarak reddeder. Devrimci İşçi Partisi, hayat pahalılığına karşı ücretlerin sürekli olarak gerçek enflasyon oranında arttırıldığı eşel mobil sistemini, fiyatlar ve kiralar üzerinde devlet kontrolünü talep eder. Devrimci İşçi Partisi, işsizliğe karşı burjuvazinin sermaye teşviklerine ve işgücünü göreli ucuzlatarak emek talebini arttırmaya dayanan (güvenceli esneklik gibi) politikalarını kesin bir şekilde mahkûm eder. İşsizliğin çözümü için işçi denetiminde kamulaştırmaları ve kamu yatırım seferberliğini, işten atmanın yasaklanmasını, iş saatlerinin kısaltılmasını ve mevcut işlerin çalışan nüfusa paylaştırılmasını talep eder. Devrimci İşçi Partisi, Merkez Bankası’nın üzerinde uluslararası finans merkezlerinin, emperyalist ve yerli tekellerin hakimiyetine karşı, işçi sınıfı iktidarının tam ve kesin hakimiyetini, serbest döviz ticaretinin ve borsanın yasaklanmasını, dış ticaretin devlet tekeline alınmasını savunur. 

 

Burjuvazinin istibdad eğilimi: Sermayeye istikrar, işçi sınıfına saldırı

  1. Türkiye’de burjuvazinin ekonomik güç olarak hâkim fraksiyonu halen Batıcı-laik TÜSİAD sermayesidir. İslamcı sermaye AKP ve Erdoğan sayesinde hem ekonomik gücünü büyütmüş hem de AKP öncesi dönemlerde olmadığı kadar güvenli bir ortama kavuşmuş ve siyasete etki etme kanallarını arttırmıştır. İstibdad rejiminin inşası sürecinde burjuvazinin bu iki karşıt fraksiyonunun yanında bir üçüncü odak olarak iktidar yapısına siyasi ve ekonomik olarak entegre olmuş, kamu ihaleleri ile serpilen ve istibdad rejiminin gayriresmî siyasal finansmanını üstlenen, aralarında bir kısmı TÜSİAD sermayesinden (Demirören, Limak vb.) bir kısmı MÜSİAD sermayesinden (Tosyalı, Kalyon vb.) devşirilmiş unsurlar da olan oligarşik (halk arasında beşli çete olarak anılan ama sayısı beşten fazla olan) bir sermaye dilimi ortaya çıkmıştır. Bu fraksiyonlar birbirleriyle sadece ekonomik rekabet halinde değildir, aynı zamanda izlenen ekonomi politikalarından dış politika tercihlerine kadar farklı eğilimler taşımaktadır. Ancak tüm bu fraksiyonların kesin olarak birleştikleri yer krizin faturasının işçi sınıfına ve emekçi halka ödetilmesidir. 
  2. İstibdad rejiminin baskıcı ve keyfî uygulamalarını, yatırım ortamını kötüleştirdiği için eleştirmek TÜSİAD bakış açısıdır. Solda örneklerini gördüğümüz şekilde istibdadın her yeni operasyonunu borsa ve dövizde yarattığı dalgalanmalara işaret ederek burjuvaziye şikâyet etmek ise safdilliktir. Zira istibdad rejiminde ifadesini bulan güçlü ve istikrarlı yürütme aygıtı, Erdoğan ya da Bahçeli gibi kişilerin şahsi hırslarının değil, burjuvazinin sınıf çıkarlarının ifadesidir. Öyle ki tekelci büyük burjuvazinin siyasete müdahale kanalları istibdad rejimi tarafından kısıtlansa da, hatta bu kısıtlama TÜSİAD sözcülerinin gözaltına alınması biçimini dahi alsa da tekelci finans kapital aynı zamanda işçi sınıfından ve yoksul halk tabakalarından gelecek sınıfsal tepkiyi bastıran istibdada minnettardır. İstibdadın her grev yasağı bu gerçekliğin tekrar ve tekrar kanıtlanmasıdır. 
  3. Ayrıca Batıcı-laik burjuvazinin stratejik yönelişinin parçası olan ve yıllarca Türkiye’ye bir demokrasi ve insan hakları çıpası olarak sunulan Avrupa Birliği (AB) ve Britanya emperyalizmi dahi, Kafkaslardan Ukrayna’ya sıcak savaşlarda Avrupa emperyalizminin ileri karakolluğunu yapan, göçmenleri Avrupa sınırından uzak tutan, emperyalist sermayenin imtiyazlarına asla dokunmayıp memleketin işçisini ezen ve ucuz emek olarak ona sunan ve içerideki tüm siyasi çalkantılara rağmen bu stratejik hizmetleri aksatmayan istibdad rejiminden memnundur. Avrupa Konseyi’nin uygulanmayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının (Kavala, Demirtaş, Atalay vb.) peşini bırakmış hali bunun pratik bir göstergesidir. 2023 seçimlerinin ardından ekonominin emanet edildiği, emperyalist ve yerli tekellerin referansına sahip Mehmet Şimşek’in (nam-ı diğer İngiliz Mehmet) işçi düşmanı Orta Vadeli Programları ise tüm bu gerçekliklerin belgeleridir.
  4. Devrimci İşçi Partisi, burjuvazinin ekonomik krizin faturasını işçi sınıfına ödetmeye yönelen saldırı programına işyerlerinden başlayarak örgütlü mücadeleyle karşı çıkmayı, bu doğrultuda stratejik olarak sanayi proletaryası içinde mevzilenerek işgal, grev, direniş gibi sınıf mücadelesi metotlarıyla sınıf saldırısına karşı koymayı temel mücadele yöntemi olarak benimser. Devrimci İşçi Partisi, Orta Vadeli Program’da ifadesini bulan, kıdem tazminatı hakkının gasbı, esnek çalışma dayatması, sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesi gibi stratejik başlıkları içeren, burjuvazinin “yapısal reformlar” ambalajıyla iyi bir şeymiş gibi sunduğu sınıf taarruzunun püskürtülmesi için işçi sınıfının en geniş kesimlerini sendika konfederasyon, örgütlü örgütsüz, işyeri ve işkolu ayrımı olmaksızın mücadelede birleştirecek bir Birleşik İşçi Cephesi’nin inşası için mücadele eder. Devrimci İşçi Partisi, “İşsize iş, herkese aş, emekçi halka hürriyet” şiarı ile işçi sınıfının ekonomik mücadelesini istibdada karşı hürriyet mücadelesiyle birleştirmeyi savunur.

 

Emperyalist himaye altında sömürgeci burjuvazinin yayılmacı politikasına karşı mücadele

  1. Türkiye burjuvazisinin istibdad eğilimi aynı zamanda dış politikadaki sömürgeci yönelişin de bir ifadesidir. Türkiye burjuvazisi kendi içindeki tüm çelişki, rekabet ve çatışmalarıyla birlikte kendilerini enerji havzalarına ve yeni pazarlara ulaştıracak yayılmacı dış politikayı sahiplenmektedir. Bu politikanın odaklandığı Doğu Akdeniz (Libya ve Kıbrıs meseleleri Filistin açıkları dahil olmak üzere yeni keşfedilmiş enerji rezervleri için münhasır ekonomik bölge kavramı üzerinden verilen paylaşım kavgasıdır), Kuzey Irak (Musul ve Kerkük petrolleri), Suriye (Erdoğan sıklıkla Deyrezzor ve Kamışlı’daki petrol yataklarına ilgisini ağzından kaçırmaktadır) ve Kafkaslar (Azerbaycan petrolleri ve Orta Asya enerji havzasına ulaşan nakil hatları) coğrafyalarının ortak noktası enerjidir. Burjuvazinin Batı Afrika (Sahel) ve Afrika Boynuzu’na yönelik ilgisi de bu bölgelerdeki değerli maden ve enerji rezervlerinden bağımsız değildir.  
  2. Türkiye tekelci burjuvazisi, gözünü mevcut sınırların dışına çevirecek derecede gelişmiş ve yayılmacı emeller taşısa da dünya ölçeğinde iddiada bulunabilecek emperyalist bir karakter gösterecek düzeyin çok uzağındadır. Türkiye tekelci burjuvazisinin bölgesel nüfuz ve hâkimiyet iddiası dahi emperyalist büyük güçlerin himayesi olmaksızın gerçekçi değildir. Bununla birlikte bölgesel düzeyde kalabalık bir nüfusa, güçlü bir orduya ve göreli olarak bölgenin büyük ekonomilerinden birine sahip olan Türkiye’nin yayılmacı hevesleri, ülkeyi emperyalist büyük güçler açısından etkin bir vekil adayı haline getirmektedir. 
  3. Türkiye burjuvazisinin farklı kanatları farklı siyasi söylemlerle emperyalizmin vekilliğine aday olmaktadır. İstibdad rejimi güçlü bir Yeni Osmanlıcı, Sünni İslamcı ve Türk-İslamcı retorikle, Batıcı-laik sermayenin temsilcisi Amerikan muhalefeti ise Batı emperyalizmin ideolojik söylemlerini uyarlayarak bu role aday olmaktadır. Örneğin Suriye’de Esad rejimi devrilirken Türkiye’deki iktidar yoğun bir İslamcı ve mezhepçi arka planla desteklenmiş bir fetih retoriği kullanırken (Emevî Camii’nde namaz şovu), CHP’nin merkezinde olduğu Amerikan muhalefeti daha az iddialı bir tonla ülke güvenliği ve sığınmacıların geri dönüşü gibi söylemlerle (Ekrem İmamoğlu Şam’daki HTŞ yönetimine dışişlerinden bile önce Türkiye Belediyeler Birliği’nden heyet göndermeye çalışması) aynı doğrultuda tutum almıştır. İran cephesinde ise Amerikan muhalefeti çok daha atak bir tavır alabilirken (Utku Çakırözer’in NATO’ya sunduğu rapordaki gibi), istibdad cephesi ise açık tutum almaktan kaçınarak ama alttan alta İran aleyhtarı bir mezhepçiliği yükselterek (Sabah grubu ve Yeni Şafak gibi yayın organlarında savaş boyunca İran’ın danışıklı dövüş yaptığı propagandası) emperyalist-Siyonist kampla hizalanmaktadır. 
  4. Her durumda Türkiye burjuvazisi, emperyalizmin himayesinde kurduğu yayılmacı hayalleri anti-emperyalist bir sosla ve yedi düvele karşı mücadele masalları anlatarak kamufle etmeye yönelmektedir. Bu şekilde Akdeniz’de “Mavi Vatan”, Kafkaslar’da Azerbaycan üzerinden “iki devlet, tek millet”, Kıbrıs’ta “yavru vatan KKTC” ve “iki devletli çözüm”, Suriye’de Rojava’daki Kürt siyasal varlığına karşı “terör koridoru” gibi söylemler burjuvazinin tüm kanatlarının ve onların siyasi temsilcilerinin ortak sloganları haline gelmiştir. Bu ortak sloganlar da emperyalist himayenin üstünü örten ideolojik kamuflajlardır. 
  5. İstibdadın Suriye’de, Azerbaycan’da, Somali’de, Irak’ta ve Libya’da kazandığı nisbî başarılar, emperyalizmin himayesi altında ve sıklıkla Siyonizm ile ittifak içinde gerçekleşmiştir. Yaşanan gerçeklikte emperyalizmin tam himayesinin olmadığı her yerde yayılmacı politika amaçlarını elde edemeden utanç verici şekilde ricat etmektedir. Akdeniz’de Yunanistan’ın Fransa’dan İsrail’e uzanan hatta kurduğu ittifak zinciri karşısında Amerikan 6. Filosu’nun himayesine giremeyen yayılmacı politika, burjuvaziye hiçbir somut kazanım getirmemiş, bir dönem sabahtan akşama tekrar edilen “Mavi Vatan” sloganı dondurucuya kaldırılmıştır. Kuzey Kıbrıs’taki seçimlerde “iki devletli çözüm”ün Kıbrıslılarca sandığa gömülmesinin (bu seçimde Türkiye’deki rejimin ekonomik zayıflığı ve siyasi kırılganlığının karşısında Türkiye’den göç etmiş seçmenler de geleceği Avrupa’da görerek Ankara’ya karşı yerli Kıbrıslılara katılmıştır) ardından benzer bir gelişme, Kıbrıs politikasında da beklenebilir. Bahçeli’nin telaşlı “ilhak” çıkışı ve ona karşı Erdoğan cephesinin aynı telaşla seçim sonuçlarına saygı açıklaması bunun göstergesidir. Yayılmacı politikanın bir parçası olarak düşünülebilecek, Erdoğan, Davutoğlu ve Fidan’ın bir dönem üzerinde yatırım yaptığı Rabiacı politikalar ise ne Mısır’da ne Sudan’da başarılı olabilmiştir. Bu coğrafyalarda Türkiye, söylendiğinin aksine oyun kuran değil emperyalizmin icazetini aldığı kadar hareket edebilen bir pozisyondadır.
  6. Devrimci İşçi Partisi, Türkiye burjuvazisinin tüm propagandasına karşı yayılmacı dış politikasının gerici, emperyalizm yanlısı ve Siyonist işbirlikçisi yönlerini teşhir edecek ve bu politikaya karşı uzlaşmaz bir mücadele yürütecektir. Devrimci İşçi Partisi, sömürgeci burjuvazinin yayılmacı politikasının karşısına, bu politikaların yöneldiği tüm coğrafyalarda proleter ve devrimci çözümleri yükselterek çıkacaktır: İngiliz üsleri ve tüm yabancı askerî güçler Kıbrıs’tan dışarı! Bağımsız Birleşik Sosyalist Kıbrıs! Kafkaslarda Ermenistan ve Azerbaycan halkları başta olmak üzere tüm inançlardan ve milletlerden halkların kardeşliği! Trump yolu yıkılsın! NATO, Kafkaslar’dan dışarı! Kafkas Sosyalist Federasyonu için ileri! NATO, Balkanlar’dan dışarı! Yunanistan’daki ve Türkiye’deki Amerikan ve NATO üsleri kapatılsın! Balkan Sosyalist Federasyonu için ileri! İsrail yıkılsın, Filistin’e özgürlük! Trump planı çöpe! Filistin’de yönetim Filistin için direnen emekçi halka! İsrail’den, emperyalist üslerden ve işbirlikçi iktidarlardan arındırılmış Batı Asya Sosyalist Federasyonu için ileri!

 

Sömürgeci burjuvazinin “petrol açılımı”na hayır! Kürt sorununun çözümü için halkların kardeşliği ve tam eşitliği! Emperyalizme, Siyonizme ve sömürgeciliğe karşı ortak mücadele!

  1. Burjuvazinin yayılmacı dış politikasının tüm sözde başarı hikayelerinde emperyalizmin açık himayesi gözükmektedir. Kafkaslar’da Karabağ savaşının siyasi sonucu Zengezur koridorunun Trump yoluna dönüşmesi, Paşinyan ve Aliyev’in Trump’ın arkasında hizalanarak Kafkaslar’ın kapısını emperyalizmin müdahalesine ardına kadar açmasıdır. Suriye’de ise Türkiye’nin sözde “terör koridoru”na karşı yaptığı tüm sınır ötesi askerî operasyonların ve son olarak Türkiye’nin açıkça desteklediği HTŞ’nin Esad rejimini devirmesinin ardından ülke, hepsi emperyalist Batı’nın, Dürzîlerin yaşadığı güney bölgesi ise özellikle İsrail’in himayesine girmiş şekilde en azından üçe bölünmüştür. “Terör koridoru” sloganının konusu olan kuzeydeki sınır hattı ise en batısından en doğusuna NATO ordusu TSK, Amerikan ve İngiliz vekili HTŞ ile yine ABD’nin himayesinde egemenlik süren PYD/YPG tarafından kontrol edilir hale gelmiştir. Bu en baştan beridir “NATO koridoru” olarak adlandırdığımız oluşumun hayata geçmesidir. Türkiye’nin sömürgeci burjuvazisinin Kafkaslar ve Suriye’deki iki sözde başarı hikayesinin bir başka ortak noktası da her iki cephede de elde edilen sonuçların açıkça İran aleyhinde olmasıdır. 
  2. Türkiye sömürgeci burjuvazisi bir başka sözde başarı hikayesini Kürdistan coğrafyası üzerinde yazmak istemektedir. Bu sefer yayılmacı politika ikili bir ambalajla sunulmaktadır. Yıllarca iktidarını yoğun bir şovenist kara propaganda üzerine inşa eden istibdad rejimi, süreci kendi tabanına “terörsüz Türkiye” olarak sunarken, aynı yayılmacı politikayı Kürt halkı başta olmak üzere muhalif eğilimli kitlelere göre ambalajlama görevini, süreci “barış ve demokratik toplum” kavramıyla savunan Kürt hareketi (ve ona iltihak etmiş sol hareketler) üstlenmektedir. Sürece başından itibaren destek açıklaması yapan CHP ise her iki kavramı da kendi tabanına yönelik kullanarak bu propagandayı perçinlemektedir. Hangi adla adlandırılırsa adlandırılsın bu süreç özünde sömürgeci burjuvazinin Kürdistan coğrafyasının ev sahipliği yaptığı enerji havzalarına ulaşmaya ve hakimiyeti altına almaya yönelik bir açılımdır. Bu bağlamda söz konusu sürecin doğru adlandırması “petrol açılımı”dır. 
  3. Devrimci İşçi Partisi 8. Kongresi petrol açılımı sürecine dair Devrimci İşçi Partisi Merkez Komitesi’nin “Açılımın gerçek yüzü ve sınıfsal karakteri: Neye karşıyız? Neden karşıyız?” başlıklı bildirisinde ortaya konan analiz ve perspektifi teyit etmektedir. Petrol açılımı, istibdad cephesinin ve Öcalan’ın ortak söylemiyle “Kürt sorununun çözülmüş olduğu” propagandasına yaslanmaktadır. Bu propaganda gerçeklikten uzaktır. Kürt emekçi ve yoksullarının yaşadığı, Kürt olmaktan kaynaklanan tüm eşitsizlikler, (Sömürgeci burjuvazinin siyasi temsilcileri, Kürtler adına konuşup Kürtlere siz eşitsiniz dediğinde ve sorunu bizzat yaşayan Kürtlerden bunun aksine bir fikri duymaya tahammülünün olmadığını polisi, jandarması, mahkemeleri ve medyasıyla sonuna kadar hissettirdiğinde bunun kendisi apaçık bir eşitsizlik ve dışlanma örneğidir!) ve Kürt halkının üzerinde yaşadığı toprakların sahip olduğu olanca yeraltı ve yerüstü zenginliklerine rağmen çektiği yoksulluk ve sefalet Kürt sorununun devam ettiğinin kanıtlarıdır. 
  4. Devrimci İşçi Partisi, anti-sömürgeci, anti-emperyalist ve enternasyonalist bir perspektifle Kürt sorununun çözümü için ulusların kendi kaderini tayin hakkına, ulusların ve dillerin tam eşitliğine dayanan çözümleri, Türkün ne hakkı varsa Kürdün de aynı hakları oluncaya kadar savunmaya devam edecektir. Devrimci İşçi Partisi, Kürt sorununun çözümünü Batı Asya’nın Siyonist İsrail’den ve emperyalist üslerden arındırılmasına, emperyalist ve Siyonist işbirlikçisi kapitalist rejimlerin yıkılmasına ve işçi sınıfının devrimci iktidarlarının kurulmasına dayanan Batı Asya Sosyalist Federasyonu programı perspektifinin bir parçası olarak ele almaktadır. Devrimci İşçi Partisi, Kürt emekçi ve yoksul halkının bağrından Kürt sorununun gerçek çözümü doğrultusunda çıkacak sosyal ve siyasal inisiyatiflerle dayanışma içinde olacaktır.
  5. Devrimci İşçi Partisi, bu konuda pasif bir bekleyiş içinde olmakla yetinmeyecek, Kürt Marksist aydınlarının, gençliğinin ve en önemlisi Kürt proletaryası ile yoksul köylülüğün içinden, şimdiki önderliğin Marksizm ve Leninizme aktif biçimde düşmanca saldıran politik-ideolojik doğrultusundan farklı olarak eski hareketin içinden veya dışından yeni bir akım ya da akımlar komünist zeminde örgütlenmeye giriştiğinde onlara destek olmak üzere mevcut olanakları doğrultusunda aktif bir çaba gösterecektir. Geleceğin komünist oluşumunun, Marksizmin geleneğinde olduğu gibi, hem Kürt halkının Batı Asya (Ortadoğu) çapındaki ulusal ezilme sorununa hem de bütün ülkelerde sınıf sömürüsüne karşı mücadele edecek bir seçeneği yaratmasına omuz verecektir.

 

Türkiye’de rejim sorunu ve devrimci sınıf siyaseti

  1. Türkiye burjuvazisinin istibdad eğilimi çeşitli siyasi merhalelerden geçerek Türkiye’yi bir yarı-askerî rejimle baş başa bırakmıştır. Yarı-askerî rejimin arka planında Erdoğan’ın Gezi ile başlayan halk isyanında yaşadığı stratejik yenilgi, bu yenilginin tezahürü olarak Gülen cemaati ile bir iç çatışma yaşaması ve bu çatışmaya paralel olarak ordu içinde Ergenekon-Balyoz davaları ile anılan eğilimden askerle 2014 yılından itibaren adım adım güçlenen bir ittifak ilişkisi vardır. Bu ittifak 2015 seçimlerinin ardından MHP’nin katılımıyla genişlemiş, cuntalar savaşı şeklinde tezahür eden 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından konsolide olmuştur. 
  2. Ordunun üst komuta kademesinin ve MHP üzerinden kontrgerilla (mafyatik yapılar dahil) unsurlarının hükümetin fiilî parçası haline geldiği, dışişleri, içişleri, Kürt sorunu, Kıbrıs ve Suriye politikası gibi alanları uhdesine aldığı, rejimin meşruiyet kaynağı olan ve seçimle gelen sivillere ise (Erdoğan ve AKP) ekonomi, eğitim, sağlık ve bayındırlık gibi alanların bırakıldığı, iki kanat arasındaki koordinasyonun başdanışmanlar ve Bahçeli’nin fiilî koalisyon ortaklığı pozisyonu ile sağlandığı bir yapı inşa edilmiştir. Yarı-askerî rejim parçalı, çelişkili ve kırılgan bir yapıdadır. 
  3. 2017 Anayasa değişikliği referandumu (mühürsüz referandum) ile Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş, bu yapının istikrara kavuşturulması yönündeki en önemli stratejik hamlelerden biridir. 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve 2019 yerel seçimleri ile rejim yerleşmişse de her seçim beraberinde getirdiği şaibelerle (CHP’nin merkezinde olduğu Amerikan muhalefetinin tüm işbirlikçi politikalarına rağmen) halk nezdinde yeni meşruiyet sorunları yaratmıştır. Yarı-askerî rejime siyasi istikrar ve toplumsal meşruiyet sağlayacak bir Anayasal çerçevenin henüz oluşturulamadığı koşullarda, rejim kendi iç çelişkilerini ve meşruiyetini yüzde 50+1 aritmetiği üzerine bina etmek zorunda kalmıştır. 
  4. Ekonomik kriz dinamiklerinin etkisiyle yarı-askerî rejimin sivil kanadı halk desteğini hızla yitirmeye başlamıştır. 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci tura kalması ve ardından 2024 yerel seçimlerinde AKP’nin ikinci parti konumuna gerilemesi rejimin üzerinde yükseldiği yüzde 50+1 aritmetiğinin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koymuştur. Bu durum yarı-askerî rejimin birinci parti konumuna gelen CHP üzerindeki baskılarının yoğunlaşmasına sebep olmuş ve aynı zamanda rejimin kendi içindeki çelişkileri sertleştirmeye başlamıştır.
  5. Yarı-askerî rejimin içine düştüğü çıkmaz, rejimin askerî kanadında polis teşkilatı içindeki hizip mücadeleleri, mafya hesaplaşmaları, siyasi cinayetler, siyasi nitelikli pek çok yargı operasyonu biçimlerinde tezahür etmektedir. Rejimin sivil kanadında ise yüzde 50+1 aritmetiğinin etrafında, bu aritmetiği kesin ve kalıcı şekilde sağlayarak yarı-askerî rejime meşruiyet sağlayacak muhtemel ve müstakbel formüller üzerinden gerilimler yaşanmaktadır. AKP-CHP büyük koalisyonu (Normalleşme/Yumuşama), MHP’nin gayriresmî iktidar ortaklığından muhalefete geçerek CHP’yle birlikte yeni bir çoğunluk aritmetiği oluşturması (Özgür Özel’in Bahçeli’ye yönelik açılımları), CHP’nin bölünmesi ve zayıflatılması (kapatma davası tehdidi dahil) ile yüzde 50+1 aritmetiğini tehdit etmekten uzak hale getirilmesi (19 Mart süreci), AKP-MHP’nin merkezinde yer aldığı Cumhur İttifakı’nın Dem Parti ile tahkim edilmesi (Petrol açılımı süreci) olası iktidar formülleri olarak öne çıkmaktadır. 
  6. Parlamenter rejimlerdekine benzer meclis çoğunluğuna ulaşmayı hedefleyen basit bir hükümet formülü değil, yarı-askerî rejime istikrar ve meşruiyet sağlayacak sivil/askerî siyasi ittifak arayışı söz konusudur. Bu temelde sadece seçim sandığında yüzde 50+1’i vadeden değil aynı zamanda da olası bir erken seçim baskısından kurtulup mevcut parlamentoda Anayasa’yı değiştirecek bir çoğunluk vadeden seçenekler öne çıkmaktadır. Tam da bu doğrultuda petrol açılımı bağlamında Dem Parti’nin AKP ve MHP ile hizalanması ile CHP’yi kapatma davası ile tehdit etmeye kadar varan bölme ve zayıflatmaya yönelik istibdad operasyonlarının eş zamanlı ve paralel olarak yürümektedir. Düzen muhalefetinin yanı sıra solda hâkim olan, açılım süreci ile baskıların tezat içinde olduğunu öne sürerek açılımın demokratikleşme ile taçlandırmasını isteyen yaklaşımlar yarı-askerî rejimin dinamiklerini ıskalamaktadır. Tam tersine açılım ile istibdad uygulamaları tezat değil bütünlük arz etmektedir. 
  7. İstibdad rejiminin inisiyatifi ile gündeme gelen petrol açılımına demokratikleşme katmaya çalışmak istibdad ile birlikte istibdada karşı mücadele etmeye çalışmak gibi bir aymazlığın içine düşmektir. Petrol açılımına destek olarak istibdada karşı mücadele etmek mümkün olmadığı gibi, sömürgeci burjuvazinin çıkarları temelinde yürüyen petrol açılımının ve yarı-askerî rejimin istikrar ve meşruiyet arayışının ifadesi olan yeni Anayasa sürecine şu ya da bu şekilde katılarak bu sürece ilerici bir içerik katmak da mümkün değildir. Yarı-askerî rejime dayanan istibdadın emekçi halkın kitlesel seferberliğine dayanarak yenilmesi dışında hürriyet namına ilerici bir sonuç alınması mümkün değildir. Türkiye’deki rejim sorununa devrimci müdahale, şaibeli seçimlerle zincirli meclis aritmetiğine değil ancak işçi sınıfı ve emekçi halkın kitle seferberliğine dayanan, yasaksız barajsız seçimlerle oluşturulacak bir zincirsiz Kurucu Meclis talebiyle olabilir. Bunun dışında mevcut koşullarda gündeme taşınacak bir Anayasa tartışmasına en radikal talep ve sloganlarla dahi olsa katılmak yarı-askerî rejimin meşruiyet inşasına tuğla taşımak demektir. 
  8. Düzen muhalefetinin ana gövdesini oluşturan CHP, burjuva sınıf karakteri dolayısıyla istibdada karşı tutarlı bir mücadele yürütemez. CHP’nin temsil ettiği TÜSİAD burjuvazisinin son tahlildeki istibdad eğilimi ve sömürgeci çıkarlara olan bağlılığı CHP’nin hem istibdadın dayandığı yarı-askerî rejime hem de petrol açılımına karşı tutarlı bir mücadele yürütmesinin önünde aşılmaz bir engeldir. Solda istibdada karşı mücadelede iki taktik söz konusudur ve bunlardan hâkim olanı hem istibdadın hem de muhalefetin sınıf karakterinin analizine değil soyut ve idealist bir demokrasi savunusuna yaslanmaktadır. Dolayısıyla hürriyet mücadelesinin gereği CHP’yi düzen siyasetinden koparmaya çalışmak (daha popüler ifadesiyle CHP’yi sola çekmek) değil, hürriyet mücadelesinin motoru olan işçi sınıfını, emekçi halk kesimlerini ve gençliği CHP’den koparmaktır. Bu doğrultuda Devrimci İşçi Partisi, Birleşik İşçi Cephesi taktiğiyle paralel olarak, sosyalist siyasi parti ve örgütlerin CHP’den kesin olarak koparak bağımsız bir sosyalist odak oluşturması için mücadele etmeye devam edecektir.

 

Militarizmin ve militarizme karşı mücadelenin sınıf karakteri 

  1. Kapitalizmin kriz dinamikleri ve yayılmacı dış politikanın kesişim noktasında yarı-askerî rejime paralel olarak militarizm de yükselmektedir. Enerji peşinde koşan bir burjuvazinin bu çabasını askerî güçle desteklemesi elzemdir. Dolayısıyla Türkiye ekonomisinde gitgide militarist eğilimler ağırlık kazanmaktadır. Türkiye kara ve hava kuvvetlerini, donanmasını askerî rekabetin gereklerine uygun hale getirmek için, savunma harcamalarını arttırmakta, NATO içinden ABD dışında İspanya ve Britanya gibi ortaklar bularak yerli silah sanayiini geliştirmektedir. Türkiye adım adım dünya silah pazarının yükselen bir ihracatçısı konumuna gelmektedir. Silahlı ve silahsız droneların ve uçak projelerinin (Baykar-Nurol Holding vb.) yanı sıra tersane sektörü dış ülkelere askerî gemiler üretmekte, otomotiv sektörü (Otokoç-BMC vb.) giderek daha fazla zırhlı araç ihracatına yönelmektedir. 
  2. Yükselen ekonomik militarizm, sadece silah sanayiini bir ihracatçı sektör olarak öne çıkarmamakta aynı zamanda dış politikanın da temel bir aracı haline gelmektedir. Avrupa Birliği, Türkiye ekonomisinin dış ticaretinde ana ortağı konumundadır ve Türkiye’nin Batı Asya, Afrika ve Asya ile ticari ilişkilerini arttırmasına rağmen ağırlığını kaybetmemiştir. Türkiye burjuvazisi, Avrupa Birliği ile ilişkilerini geliştirmek, Gümrük Birliği’ni güncellemek istemektedir. Avrupa’nın Ukrayna’daki NATO savaşının boylu boyunca içine çekilmiş olması, ABD’de Trump yönetimi ile yaşanan çelişkiler ve NATO’nun bu bağlamda yaşadığı krizlerle birleşince Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir kapı aralanmıştır. Avrupa’nın ABD’den özerk bir savunma konsepti arayışında olması, silah sanayiinde atılım içinde olan ve Avrupa ölçeğinde en büyük orduya sahip olan Türkiye burjuvazisi için bir fırsat olarak görülmektedir. Artık Türkiye burjuvazisi AB ile ilişkilerinde Avrupa’dan gelen siyasi baskıları karşılamak için, geçmişte Suriye’deki göçmen akınına baraj oluşturarak bunu pazarlık malzemesi yaptığı gibi şimdi de Türk militarizminin Avrupa emperyalizminin hizmetine sunmayı teklif etmektedir.
  3. Türkiye’de yükselen militarizm burjuvazinin sınıfsal çıkarlarından kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda militarizm burjuvazinin tüm kanatlarının giderek daha fazla benimsediği bir resmî ideoloji haline gelmiştir. Düzen muhalefetinin yarı-askerî rejimin militarist yönelişine esastan bir karşı çıkışı yoktur. Hatta bu alanı bir devlet politikası olarak tanımlayarak militarizme açık desteği söz konusudur. Burjuvazinin kendi iç çelişkisi militarizmin ve silah sanayiinin yükselişinden alınacak paya ilişkin rekabette yoğunlaşmaktadır. Yarı-askerî rejim bu rekabete dolaysız şekilde müdahil olmaktadır. Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’ın şirketlerinin elde ettiği ayrıcalıklı konum ortadadır. Yerli tank projesinden, önce Koç Holding’in dışlanması, onun yerine sürece dahil edilen Ethem Sancak’ın da AKP ile ters düşmesine paralel olarak bu alandan el çektirilmesi ve Tosyalı Holding’in projeyi üstlenmesi tipiktir. MHP’ye yakın Assan Holding’e yönelik casusluk iddialarını da içeren operasyonlarda görüldüğü gibi bu sektör yarı-askerî rejim içindeki tüm çelişkilerin doğrudan yansımasını bulduğu bir alan olmaktadır. Düzen muhalefetinin militarizme karşı eleştirel tutumu Batıcı-laik burjuvazinin dışlanarak belirli grupların kayırılmasından ibarettir.
  4. İşçi sınıfının çıkarları ise militarizmle uzlaşmaz bir karşıtlık içindedir. Militarizmin yoğun bir şovenizm ihtiva eden ideolojik boyutu, onun burjuva karakterini “millî” bir kisve altına sokarak sınıfsal karşıtlığı örtmeyi ve yerine sınıf işbirliğini geçirmeyi amaçlamaktadır. Militarizm en başta eğitim, sağlık gibi kamu hizmetlerinin aleyhine olacak şekilde kamu kaynaklarının sermaye gruplarına aktarılması mekanizması olarak işlemektedir. Bu mekanizmanın kazananı sermaye, kaybedeni emekçi halktır. Silah sanayii sektöründe işçilerin örgütlenmesi “millî güvenlik” kisvesi altında sistematik olarak baltalanmaktadır. Yarı-askerî rejimin propagandasının aksine militarizm Türkiye’yi emperyalizme çok daha bağlı ve bağımlı hale getirmektedir. Militarizm her şeyden önce emperyalist Batı sisteminden kopuşun değil dünya konjonktürüne uygun yeni bir bağlanma biçiminin aracıdır. Efsanenin aksine silah sanayiinin sözüm ona yerli ve millî şirketleri ABD’nin yanı sıra İngiliz ve Avrupalı emperyalist silah tekelleriyle ortaklık içindedir. 
  5. Tüm bu gerçeklikler işçi sınıfının militarizme karşıtlığının nesnel ve sınıfsal zeminini oluşturur. Bu bağlamda işçi sınıfının anti-militarist mücadelesinde silah ve savaşla ilgili her şeyin kötü olduğunu vazeden küçük burjuva pasifizmine yer olamaz. İşçi sınıfının anti-militarizmi, militarizmin sınıfsal karakterinin teşhirine yaslanır. İşçi sınıfının anti-militarist mücadelesi, NATO’dan çıkılmasını, dolayısıyla da silah sanayiinin emperyalizmle yapısal bağlarının kopartılmasını savunan net bir anti-emperyalist politikaya, silah sanayiinin işçi denetiminde kamulaştırılmasını savunan bir mücadele programına sahip olmalıdır.

Faşizme karşı sınıf savaşı ve Birleşik İşçi Cephesi

  1. Türkiye’deki rejimin, sınıfsal analizden uzak idealist bir yöntemle ve ihtiyatsız bir yaklaşımla faşist olarak nitelendirilmesi, gerçek faşizm tehlikesinin görülmemesine neden olmaktadır. Türkiye’de faşizmin geleneksel ve ana partisi konumdan olan MHP, Ülkü Ocakları’ndan mafyatik yapılara uzanan geniş bir paramiliter güç rezerviyle faşist tehlikenin merkezindedir. MHP’nin, yarı-askerî rejimin özgül koşullarında elde ettiği ve lideri Bahçeli’yi fiilî iktidar ortağı yapan mevzileri, bir kriz anında tam teşekküllü bir faşist iktidara dönüştürmek için kullanacağından şüphe duyulmamalıdır. MHP’nin bugün tek başına bakıldığında böyle bir hamle için oldukça yetersiz gözüken kitle desteğinin, Büyük Birlik Partisi, Zafer Partisi, İyi Parti gibi faşist ve faşist kökenli yapılarla birleşerek hızla bir momentum kazanabilme ihtimali vardır. Böyle bir faşist odak sadece AKP’nin tabanından (Osmanlıcılık vasıtasıyla) değil, CHP’nin tabanından da (Kemalizm referansıyla) hatırı sayılır bir güç devşirebilir. 
  2. “Tek adam rejimi” ya da “saray rejimi” gibi soyut ve temelsiz tanımlamalarla Erdoğan’a karşı faşizme ve faşist partilere CHP üzerinden meşru müttefik adayları olarak yaklaşan sosyalist solun aymazlığı ölümcül niteliktedir. İyi Parti’nin, solun geniş kesimlerinden meşru bir muhalefet partisi muamelesi görmesi, Kemal Kılıçdaroğlu’nun 2023’teki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin iki turu arasında Ümit Özdağ’a içişleri bakanlığını teklif etmesine solun tepkisiz kalması ve desteğini kesmemesi, istibdadın iç çelişkilerinin su yüzüne çıktığı yerde Özgür Özel’in MHP ve Bahçeli’yle flört etmesine solun ciddi hiçbir eleştiri getirmemesi, bu ölümcül aymazlığın pratik tezahürleridir. Bu yaklaşım mevcut rejime faşizm diyerek gerçek faşizm tehlikesini görmemenin ötesine geçerek bu tehlikeyi büyütmektedir. 
  3. Devrimci İşçi Partisi, faşizmin ve faşist hareketlerin meşrulaştırılması karşısında uzlaşmaz bir ideolojik politik mücadele yürütür. Bu mücadelenin uzlaşmazlığı işçi sınıfı saflarında bu hareketlerin ideolojik etkisi altındaki işçileri kazanma çabasıyla asla çelişmeyeceği gibi bu çabanın mutlak bir gerekliğidir. Sınıf mücadelesinin pratiğinin faşizm dahil olmak üzere burjuva ideolojilerinin tümüne karşı geniş emekçi kitleleri bilinçlendirmenin ve bu hegemonyadan kurtarmanın başlıca zemini olduğu unutulmamalıdır. Türkiye’de faşizme karşı Birleşik İşçi Cephesi taktiği sadece anti-faşist güçlerin birliğini sağlamayı değil aynı zamanda faşizmin emekçi kitleler nezdindeki desteğini dumura uğratmayı hedeflemek zorundadır.

 

Devrimci İşçi Partisi’nin siyaseti işçi sınıfına dayanan tamamen gerçekçi, “yeni” ve yüzü ileriye dönük olan bir siyasettir 

  1. Geniş emekçi halk kesimleri Türkiye siyasetine baktığında derin bir umutsuzluk ve alternatifsizlik görmektedir. Bu, hem iktidar hem de muhalefetin tabanını kapsayan, son derece yaygın bir ruh halidir. Daha kötü alternatifin karşısında kerhen oy verme/destekleme yaklaşımı (ister Erdoğan’a ve AKP’ye isterse CHP’ye ve muhalefet partilerine/adaylarına oy veren kitle için) halkın siyasetle ilişkilenişinin en genel hali olmuştur. Bu gerçeklik tüm seçim süreçlerine politik programlardan ziyade kitleleri birbirine karşı kimlikler temelinde kutuplaştıran dezenformasyon kampanyalarının hâkim olmasına neden olmaktadır. Bu yöntemi sadece iktidar değil, düzen muhalefeti de benimsemektedir. Çünkü bu siyasetin tek alternatifi kitlelerin sınıf siyaseti temelinde kutuplaşması yani bir başka ifadeyle büyük emekçi çoğunluğun, burjuva azınlık karşısında saflaşmasıdır. İster iktidarda ister muhalefette olsun burjuva siyasal güçler için “en zarar verici” seçenek budur. Devrimci İşçi Partisi ise tüm siyasetini buraya odaklamakta ve ülke siyasetine sınıf saflaşmasının damgasını vurması için mücadele etmektedir.
  2. Ülke siyasetine sınıf saflaşmasının damgasını vurması toplumun ezilen katmanlarının bağrındaki mücadeleleri zayıflatmaz ya da arka plana atmaz, tam tersine işçi sınıfının etrafında güçlü bir birleşme zemini sunar. Erkek egemen kapitalist sistem karşısında emekçi kadınlar, hem grevlerde, direnişlerde öncü potansiyellerini göstermektedir hem de kadınların kurtuluş mücadelesinin en güçlü dayanağıdır. Ekonomik kriz dinamikleri emekçi ve yoksul kadınları kitlesel şekilde işgücüne doğru çekerken eşit işe eşit ücret ve her işyerine kreş gibi talepleri yakıcı hale gelmekte, emekçi kadınların erkek egemen kapitalist sisteme karşı bütünlüklü mücadele dinamikleri güçlenmektedir. Bu dinamikler sınıf siyaseti ile buluştuğunda devrimci bir karakter kazanmaya başlar, burjuva siyasetinin ve burjuva feminizminin kanallarında ise yumuşama ve zayıflama eğilimi gösterir.
  3. Aleviler, sömürgeci burjuvazinin yayılmacı siyasetinin, emperyalizmin himayesinde Sünni İslam mezhepçiliğini bir politik araç olarak öne çıkartması dolayısıyla giderek daha fazla baskı altında kalmakta ve bir nefsi müdafaa hali içerisine girmektedir. Bir yandan mezhepçi saldırılar öte yandan Alevi kimliğinin düzen siyaseti tarafından istismarına yönelik hamleler yeni değildir. Geçmişte cemaatin Cami-Cemevi Projesi nasıl mezhepçi politikalarla iç içe geçtiyse bugün de MHP’den gelen cemevlerinin ibadethane sayılması ya da Cumhurbaşkanı yardımcısının Alevi olmasına yönelik çıkışlar da aynı niteliktedir. Devrimci İşçi Partisi, Alevileri salt bir ezilen toplumsal grup olarak görmemekte, her zaman Alevi toplumunun bir direniş ve mücadele potansiyeline işaret etmektedir. Alevi toplumunun bağrındaki direniş ve mücadele dinamiği mezhepçi kimlikçi bir darlığa hapsedilememiştir. İstibdadın CHP’ye yönelik operasyonlarında, Alevilerin taraflaştırılması çabasına düzen siyasetçisi Kemal Kılıçdaroğlu dahil olmuşsa da geçmişte ona kitlesel bir sempati ve destek göstermiş olan Alevi toplumu bu zilleti reddetmiştir. Alevi toplumunun bağrında düzen siyasetine karşı kendini gösteren bu potansiyel, CHP saflarında kaldığı müddetçe yumuşama ve zayıflama eğilimi gösterecektir. Bu tehlikeyi aşmak ve söz konusu potansiyeli, sınıf siyaseti ile buluşturarak ona devrimci bir karakter kazandırmak gerekir. 
  4. Toplumun eğitimli katmanlarını oluşturan yarı-proleter ve zaman zaman küçük burjuva sınıfsal karaktere sahip kesimleri, bilhassa gelecek kaygısı içinde mücadeleye yönelen öğrenci gençlik, 19 Mart sürecinde istibdada karşı hürriyet mücadelesinde hatırı sayılır bir kitlesellik ve dinamizm sergilemiştir. Aynı zamanda yaşanan süreç bu dinamizmin düzen siyasetinin sınırları içinde nasıl sönümlenebildiğini de göstermiştir. Bu kesimlerin hürriyet mücadelesinde gösterdiği dinamizmin hızla hayal kırıklıkları ve bireysel kurtuluş arayışlarıyla kesintiye uğramasına karşı tek çare burjuva siyasetinden kopuş ve sınıf siyasetidir. 
  5. Ekonomik kriz dinamiklerinin çok yönlü etkisiyle yoksullaşan ve proletaryanın saflarına doğru itilen küçük köylülük ve küçük esnaf/zanaatkâr (geleneksel küçük burjuvazi) istibdadın politik etkisinden sıyrılma emareleri göstermektedir. Çeşitli vesilelerle kendini gösteren çiftçi eylemleri bunun en önemli göstergesidir. Seçimlerde,  küçük burjuvazinin nüfus ağırlığına sahip olduğu Anadolu kentlerinde AKP ve MHP’nin yaşadığı oy kaybı bu dinamiğin ifadeleridir. Ancak bu dinamik işçi sınıfıyla ve sınıf siyasetiyle değil de CHP ile buluşursa rahatlıkla sönümlenebilir, düzen muhalefetinin sınıf siyasetinden köşe bucak kaçışı dolayısıyla kimlik siyaseti bu kitleleri gerisin geriye istibdadın ideolojik hegemonyasına sokabilir. Dolayısıyla istibdada karşı emekçi halkın en geniş kesimlerini hürriyet mücadelesine katmanın yolu da burjuva siyasetinden kopmakta ve sınıf siyasetindedir.    
  6. Burjuva siyasetinin tıkanmışlığı ve çözümsüzlüğü gerçeği karşısında “yeni” bir siyaset arayışının bir sağduyu haline geldiği koşullarda ve sol siyasette de sıklıkla yeni bir çıkış arayışının tartışıldığı koşullarda gerçekten “yeni” olan tek siyaset Devrimci İşçi Partisi’nin izlediği sınıf siyasetidir. Burjuva siyasetinin “yeni” olarak sunabileceği hiçbir şey kalmamıştır. Solda ise sınıf siyasetini arkaik ilan eden her türlü küfür ve hakaret eşliğinde pazarlanan kimlik siyasetinin bin bir çeşidinin tamamı, neredeyse yarım yüzyıllık geçmişi olan köhnemiş post-modern palavraların “yeni” ambalajla tekrar piyasaya sürülmesinden ibarettir. Devrimci İşçi Partisi’nin öne sürdüğü siyaset ise, en az yarım yüzyıldır aynı türden politik hamlelerin benzer sonuçlar doğurup yenilgi ve umutsuzluk yaratan kısır döngüyü kırmayı hedeflemektedir. Devrimci İşçi Partisi’nin siyaseti gerçek bir güç olan işçi sınıfına dayanan, bu güce dayanarak gerçekçi bir umut ortaya koyan, bu yönleriyle de tamamen “yeni” ve yüzü ileriye dönük olan bir siyasettir.   
  7. Sol üzerinde kimlik siyasetinin yarım yüzyıllık köhnemiş saltanatı boyunca işçi sınıfına güvenmek, fabrikalarda mevzilenmek, en gerici sendikalarda dahi örgütlenmek gibi fikirler unutturulmuştur. Kapitalizmin nitelik değiştirdiğine, işçi sınıfının ve sınıf mücadelesinin kalmadığına dair idealist kurgular sanal ortamlarda beyinleri zehirlerken organize sanayi bölgelerinde bambaşka bir sınıf ve sınıf mücadelesi gerçekliği yaşanmaktadır. Emperyalizmin bittiğine dair anlatılan Küreselleşmeci efsaneler, çeyrek yüzyıldır kesintisiz süren emperyalist savaşların getirdiği gerçek yıkım karşısında tuzla buz olmuştur. Halen demokrasi ya da insan hakları için Batı’dan medet ummak, içinden faşizm ve ırkçılık kusan Avrupa Birliği’ni halen bir uygarlık projesi olarak görmek hurafelere iman etmektir. “Faşizme”, “tek adam rejimi”ne, “saray rejimi”ne ya da ne ad koyarsanız koyun mevcut iktidara karşı burjuva muhalefetiyle işbirliği yapma stratejisinin bu topraklarda kökeni yarım yüzyıldan da geriye gitmektedir ve hayal kırıklığından başka hiçbir sonuç yaratmamıştır. Kapitalist düzenin ulusal ve uluslararası düzeyde reformlarla iyileştirilebileceğine dair tüm siyasetler köhnemiş hurafelerdir. Hurafelere inananların çok olması onların gerçek olduğu anlamına gelmemektedir.
  8. Devrimci İşçi Partisi’nin sınıf içinde stratejik mevzilenme yönelişi, burjuvaziyle uzlaşma ve işbirliğine dayalı strateji ve taktikleri reddeden sınıf bağımsızlığına dayanan siyasal çizgisi, anti-emperyalist ve anti-Siyonist mücadeledeki ısrarı en önemlisi de tüm bu siyasetin başarısında işçi sınıfına ve emekçi halka güvenmesi, devrimci partiyi, devrimciliği hayatının merkezine alan kadrolara dayanarak ve işçi sınıfının öncüsünü örgütleyerek inşa etmeye yönelmesi en gerçekçi, en yeni, en dinamik siyasettir. Bu siyaset istibdada karşı hürriyet için ayağa kalkan gençliğin, düzen siyasetinin pazarlık gücü olmayı reddeden en ileri unsurlarını kazanacaktır. Eğitimli yarı-proletarya başta olmak üzere istibdadın karanlığına karşı yüzünü dışarıda Batı’ya içeride burjuvaziye dönen ama ışığı bir türlü yakalamayan tüm kesimler gerçek umudu ve ışığı bu siyasette bulacaktır. Devrimci İşçi Partisi’nin siyaseti, hürriyet için alanlara çıkıp düzen partilerinin ve Amerikan muhalefetinin ihanetine uğrayarak evlerine çekilenleri, istibdadın yasak fermanını grev alanlarında yırtan işçi sınıfının gücüyle buluşarak umut kazanmaya, sınıf mücadelesine güç ve enerji katmaya, istibdada karşı zafer kazanabilecek, emperyalist zincirleri kırabilecek tek gerçekçi yola çağrıdır!   

 

Bu tezler Devrimci İşçi Partisi tüzüğünün 23. Maddesi ve 51. Maddesi kapsamında gerçekleştirilen 8. Kongre kapsamında hazırlanmıştır.