Minnesota’da işçi sınıfı, kozunu faşizmle paylaşıyor!
ABD Başkanı Donald Trump uzun zamandır kendi özel kolluk kuvveti haline getirmeye çalıştığı polisin ICE isimli birimini göçmenlerin çalıştığı iş yerlerine göndererek göçmen düşmanlığı saldırısını çok daha doğrudan sınıfsal bir niteliğe büründürüyordu. Fakat 7 Ocak’tan beri mesele iki yeni boyut kazanmış durumda. ABD’nin Minnesota eyaleti, bu konuda mücadelenin en önemli savaş alanı haline geldi.
Bu tarihte ICE görevlilerinden biri, Reneé Good isimli bir Minneapolis sakinini vurdu. Good, göçmen komşularını ICE saldırılarından korumak için gönüllü devriye gezerken bir yetkiliyle tartışma yaşadı. Polisin birdenbire gerilimi artırdığı bu olayın sonucunda da vurularak öldü. Bu olay, ICE polisinin artık yalnızca göçmenleri değil, Amerika’nın antifaşist tüm halkını hedef aldığını göstermesi açısından faşizmin ilerleyişinde yeni bir aşamayı işaret ediyor.
Buna karşılık işçi sınıfının faşizme direnişinde de henüz hâlâ tedirgin adımlarla da olsa niteliksel bir sıçrama yaşanıyor. Good’un katledilmesinden sonra Minnesota’da etkili olan sendikalar, ICE’ın bu eyaletten atılması talebiyle genel grev çağrısı yaptı. ABD’de genel grev, 80 yıldır görülmemiş bir olgu; siyasi taleplerle greve çıkmak ise çok ender rastlanan bir durum. Dolayısıyla 23 Ocak için yapılan grev çağrısı, gerek ABD’nin sınıf mücadelelerinin genel tarihi içinde, gerek faşizme karşı sınıf direnişi açısından büyük bir eşikti. Eksi 20 derece soğuğa rağmen 70 bin civarı insan, şehir meydanında toplanarak göçmen komşu ve sınıf kardeşlerini savunmak için eylem yaptı. Bilhassa sendikasız mağaza işçilerinin ya da sendikalaşmak için mücadele veren kahve zinciri işçileri gibi sektörlerin iştirak ettiği grev ise ekonomik hayatı kesintiye uğratmadıysa da yavaşlattı.
Ancak tam bu noktada ICE karşıtı işçi hareketinin büyük bir zayıf karnını görüyoruz. Sözleşmelerinde geleneksel olarak grev yasağı bulunan, dolayısıyla sözleşme süresi dolmadan greve çıkamayacak durumdaki sendikalı işçiler, ya greve katılamadı ya da hastalık bahanesiyle iş bırakarak gayriresmî biçimde katıldı. 2020’de George Floyd isimli siyahî ABD vatandaşının polis tarafından öldürülmesi sonrasında yaşanan halk isyanı sırasında kendi inisiyatifleriyle greve çıkan metro işçileri bile 23 Ocak’ta görev başındaydı. Dolayısıyla işçi sınıfının en güçlü taburları, grevin uzağında kaldı.
Trump yönetimi ise işçi sınıfının bu tepkisine 23 Ocak gösterilerine ICE görevlilerini saldırtarak, daha sonra da tüm eyalette “Metro Surge Operasyonu” adı altında ICE saldırılarını artırarak yanıt verdi. Bu operasyonda üç bin kişi gözaltına alındı, ICE’ı telefonunun kamerasından kaydeden Alex Pretti isimli bir hasta bakıcı da vurularak öldürüldü.
Pretti’nin ölümü, 30 Ocak’ta tüm büyük şehirlere yayılan ve “ulusal çapta genel grev” adını alan, rakamları yüz binlerle ölçülen bir dizi gösteriyi tetikledi. İsmine rağmen, bu yaşanan henüz işçi sınıfının geniş kesimlerinin iş bıraktığı bir grev değildi. Fakat göçmen komşularını korumak için can pahasına mücadele eden Good ve Pretti gibi yiğit insanlar, ABD emekçi halkının faşizme karşı mücadelesinde bir bayrak haline geldi. Bu bayrağı ele alan işçi sınıfı, Trump yönetimine ABD’nin içerisinde kök söktürebilir.
Bu yazı Gerçek gazetesinin Şubat 2026 tarihli 197. sayısında yayınlanmıştır.






