Hangi krizlerle karşı karşıyayız? Ya da “ekonomi politik” mi dediniz?

 

 

Siyasetçilerin bir misyonu da toplumsal sınıfları teskin etmektir. Hem de elden geldiğince ayrımcılık yapmadan! Sınıflar arası çelişkileri yumuşatmaya dönük retorik zaman zaman daha da elzem olur. Ve de bazen milliyetçi vurgular bu retoriğin olmazsa olmazı haline gelir. İşte, içinden geçtiğimiz konjonktür tam da bu tür müdahaleleri gerektiren bir dönem. Bir yandan biteceğe benzemeyen kapitalizmin küresel krizi, bir yandan da Rusya ile yaşanan gerilim ve saatli bomba Ortadoğu. “İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz” konuşmaları başlamalıdır.  Başladı da.

İlkin burjuvaziye gidildi: Davutoğlu geçen Çarşamba TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi toplantısında konuştu. İlk krizin “küresel ekonomi politik” alanda, diğerinin ise Türkiye’nin etrafında yoğunlaşan “jeopolitik krizler ve fay hatları” olduğunu belirtti. Arkasından da ekledi: “Bizim her zamankinden daha da fazla bir araya gelmek, istişare etmek ve ülkemizin potansiyelini gözden geçirmek gibi bir sorumluluğumuz var” (abç).

Ertesi gün de işçi sınıfına (daha doğrusu sınıfın sarı konfederasyonuna) gidildi: Patronları bölüşümde daha bonkör olmaya davet ederek sınıfsal çelişkiyi yumuşatmanın zamanı gelmişti. Bu sefer de Erdoğan, Türk-İş’in 22. Olağan Genel Kurulu’nda konuştu. Erdoğan’ın dili ile: “Kanaati her zaman işçiden beklemeyin. İşveren olarak siz de kanaat ekonomisini bir öğrenin. İşverenler olarak kanaat ekonomisine inanırsak o zaman terini kendine sermaye edindiğin bu insanlarla, o insanlarla paylaşıma girdiğin an, kazancın da aynı zamanda bereketlenecektir.

Buna aynı zamanda ben bereket ekonomisi diyorum. Türkiye bizim, hepimizin. Bu ülkede ne varsa hepimizin.Bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız, kardeş olarak hep birlikte Türkiye olacağız” (abç).

İşçinin “terinin” patronun “sermayesi” haline geldiği görüşü neredeyse Marksist artık değer teorisi! Ama, her şeyin ötesinde, Erdoğan’ın konuşmasında da aynen Davutoğlu’nunkinde olduğu gibi “imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz“ mesajı esas.

Davutoğlu’nun giderek kullanmadan yapamadığı bir terim de ekonomi politik. Bu terimi ana akım siyasilerden duymaya alışık olmayan ana akım medya, ertesi gün Davutoğlu’nun konuşmasını haberleştirirken söz birliği etmişçesine ekonomi politik”i hep “ekonomiK politik” olarak verdi (örneğin Habertürk haberi için: http://bit.ly/1m1j1l8).

Bu sürçmenin farkında olmadan ortaya çıkardığı bir şey var ki, üzerinde durmaya değer.  Nedir bu ekonomi politik? Klasik iktisatta, Marx’ta, Kapital’de nasıl kullanıldığı vs. bir başka yazının konusu. Burada bizi ilgilendiren Davutoğlu’nun bu terimle ne kastettiği. Eğitimi oldukça standart olan eğitimliler genellikle ekonomi politik ile iktisat ve siyaset ilişkisini dikkate alan bir yaklaşımı ima ederler. Bu yaklaşımın döne döne ele aldığı konular vardır. Mesela, seçimler öncesi popüler iktisat politikalarını tercih eden hükümetlerin seçim başarılarını bu politikaların belirlemesi. Bu belirleyişin miktarını regresyon teknikleri ile ölçmeye çalışmak, vs. Kısacası, “ekonomi politik”in, iktisat artı siyaset şeklinde anlaşılan, oldukça vülger bir yorumu ile karşı karşıyayız.* Hatta, bazen fay hatlarını içeren, petrol savaşlarına yol açan, dolayısıyla “jeopolitik”e dönüşüveren bir ekonomi politik!

Ekonomi politik”in bu banal kullanımını istemeyerek de olsa, ekonomipolitik şeklinde haberleştirerek çırılçıplak hale getiren ana akım medyaya ne kadar teşekkür etsek yeridir.

—————————————————————————————————————————————

  • İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları bünyesinde 2009’da bir ekonomi politik kitapları dizisi başlatmıştım, maalesef sürdürülemedi. O dizinin ilk kitabı Galip Yalman’ın Transition to Neoliberalism: The Case of Turkey in the 1980’s’e yazdığım kısa giriş yazısında da kısaca “ekonomi politik”in farklı kullanımlarına değinmiştim.

Bu yazı ilk olarak www.sendika.org sitesinde yayınlanmıştır.