Darbeye, istibdada, sermayenin sözde milli mutabakatına ve emperyalizme karşı işçi cephesi

1. Devrimci İşçi Partisi, 15 Temmuz darbe girişimi karşısında ilk andan itibaren “darbeye hayır” demiş ve bununla birlikte AKP ve Erdoğan’a en ufak bir siyasi destek vermemiştir. Darbe girişimi ne istibdada karşı yapılmıştır ne de demokrasiye karşı. TSK'nın ya da onun içindeki böyle gerici bir kliğin demokratik ve ilerici muhtevalı bir darbe yapabileceği beklentisi ne kadar yanlışsa, Erdoğan ve AKP'nin inşa etmekte olduğu rejimin demokrasi ve özgürlükleri temsil ettiğini iddia etmek de o kadar gülünçtür. Hiç şüphesiz ki darbe başarılı olsaydı kurulacak olan askeri diktatörlük, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı bir rejim olacaktı; öte yandan darbe yenilmiş olduğu hâlde OHAL ilan edilmesi, hiç ilgisi olmadığı hâlde Cumhurbaşkanı'nın Gezi Parkı’na Topçu Kışlası yapmayı gündeme getirmesi, sokağa çıkan kitleler içinde İslamcı karakterli bir diktatörlük yanlısı olan, Suriyeli mezhepçi ve /veya tekfirci örgütlere sempatisini gizlemeyen geniş bir kesimin olması da bizleri iyimserlikten uzak tutmaktadır.

Darbe girişiminin sınıfsal ve siyasal karakteri

2. Darbe girişimi ve 24 saat boyunca yaşanan küçük boyutlu iç savaş, Batıcı-laik ve İslamcı burjuva kutupları arasındaki kansız iç savaşın, kanlı bir biçim aldığı bir merhaleyi temsil eder. Burjuvazinin iç savaşının içinde darbecilerin temsil ettiği sınıfsal çıkarlar, İslamcı sermayenin karşısında Batıcı-laik sermayenin (ve son dönemde saf değiştirip MÜSİAD’ın yanından TÜSİAD’ın tarafına geçen cemaatçi TUSKON’un) çıkarlarıdır, dayanmaya çalıştığı güç ise emperyalizmdir. Batıcı-laik sermayenin Erdoğan’ın istibdad rejiminden ürkerek sinmiş bulunan tekil temsilcilerinin, hatta TÜSİAD’ın kısmen yalpalayan, kısmen diplomatik tutumları bu gerçeğin üzerini örtmemelidir.

3. Darbe girişimini yapan askerlerin her birinin hangi siyasi eğilimden ya da cemaatten olduğunu tespit etmek hâlâ zordur. Ancak darbe girişiminin siyaseten üstüne oturduğu zemin, Devrimci İşçi Partisi’nin 2013 yılından beri Amerikan muhalefeti olarak adlandırdığı siyasal eksendir. Amerikan muhalefeti, 2013 yılında Kılıçdaroğlu ve ABD Büyükelçisi Ricciardone’nin gizli görüşmelerinin ardından Kılıçdaroğlu’nun ABD seyahatinde cemaat temsilcileriyle görüşmesiyle, yaklaşan 30 Mart 2014 yerel seçimlerine yönelik olarak Mustafa Sarıgül’ün aday gösterilmesiyle ve cemaat ile CHP’nin mutabakatıyla kendini göstermiştir. AKP cenahından, Abdullah Gül ve ekibi bu muhalefet ekseniyle paralel yürüyen bir siyaset benimsemiştir. Amerikan muhalefeti olarak adlandırdığımız siyasal eksenin temel özelliği Erdoğan ve AKP iktidarını, ABD ve İsrail çizgisinin kısmen dışına çıkan ve Batıcı-laik sermayenin emperyalizmle stratejik bütünleşme perspektifiyle çelişen politikaları dolayısıyla karşısına almasıdır.

4. Amerikan muhalefetinin unsurlarının hepsinin bu koalisyon içindeki ağırlıkları ve işlevleri farklı farklıdır. Gülen cemaati, siyasal etkisi ve kitle gücü olarak koalisyonun küçük ortağı olduğu hâlde 17-25 Aralık sürecinde ve son olarak 15 Temmuz darbe girişiminde görüldüğü üzere bu koalisyonun örgütsel ve operasyonel açıdan aktif ve etkin bir unsurudur. 15 Temmuz darbe girişiminde cemaat kadrolarının etkinliği apaçık ve gözle görünür şekilde karşımıza çıkmaktadır. Ancak TSK’nın general ve amiral rütbeli subaylarının yarısının (358 içinde 172) darbe girişimine katıldıkları gerekçesiyle gözaltına alınmış olması, bunların arasından 149’unun ise TSK ile ilişkisinin kesilmiş olması, söz konusu girişimin Gülen cemaatinin elemanlarıyla sınırlı kalmadığını, Amerikan muhalefetinin kapsadığı yelpazenin ordudaki izdüşümünü oluşturan subaylardan darbeye hatırı sayılır bir katılım olduğunu göstermektedir.

Darbenin başarısız olmasında siyasette ve TSK içinde bölünmenin belirleyici rolü

5. Darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasında darbeci koalisyonun belirli aşamalarda bölünmesinin ve ordunun komuta kademesinin desteğini alamamasının büyük etkisi olmuştur. Amerikan muhalefetinin küçük ortağının, operasyonel gücüne yaslanarak siyasi ağırlığının çok ötesinde bir güce kavuşarak iktidara yönelmesi muhtemelen koalisyonun bölünmesinde ve ordunun komuta kademesinin darbe girişimine karşı rol almasında önemli rol oynamıştır. Özellikle darbe girişimi başladıktan sonra 1. Ordu’dan yapılan ve TSK’nın darbe girişimine karşı olduğunu duyuran açıklama ile peşinden bir dizi kolordu komutanlığından, Jandarma Genel Komutanlığı’ndan yapılan aynı doğrultudaki açıklamalar, cuntanın moralini kırmış, er ve erbaşı silahlarını bırakmaya yönlendirmiş, başta Atatürk Havalimanı’na giden zırhlı birlikler olmak üzere bir dizi birliği geri döndürmüştür. Darbe girişimini durduran esas etki ordunun içinden ve siyasetten gelmiştir. Elbette ki sokaklarda tankların üzerine çıkan, ateş açılmasına rağmen darbeye karşı yürümeye devam eden kitlelerin rolü ve polis teşkilatının iktidar lehine tutumu küçümsenemez. Ancak gerek kitlelerin sokağa daha yoğun şekilde çıkması gerekse de polis teşkilatının ilk saatlerde silahlarını bırakan ve darbeye teslim olan görüntüsünün değişmesi ordudaki gelişmelerin sonucunda olmuştur.

MİT’in ve TSK'nın komuta kadrosunun darbe karşısındaki konumu kuşkuludur

6. Nitekim darbe tarafında yer almayarak ve belirli bir aşamada darbeyi engellemek üzere harekete geçerek darbe girişimini stratejik olarak akamete uğratan, TSK’nın komuta kadrosudur. Bu kadro mükâfatını YAŞ toplantısında görevlerini koruyarak almıştır. Ancak bu demek değildir ki Genelkurmay Başkanı ve TSK’nın kuvvet komutanları kesin ve net biçimde darbe karşıtıdır ve Erdoğan/AKP iktidarına biat etmiştir. Tam tersine saat 16:00’da MİT’ten alınan istihbaratla girişimden haberdar olan Genelkurmay’ın ve kuvvet komutanlarının geçen zaman zarfında ne yaptıkları, hangi somut önlemleri aldıkları, MİT müsteşarı ile Genelkurmay Başkanı’nın neyi konuşup tartıştıkları, Başbakan ve Cumhurbaşkanı’na neden haber vermedikleri, kuvvet komutanlarının darbe girişimi cereyan ettiği hâlde neden İstanbul’da düğüne katıldıkları meçhuldür. Bu sorular hâlâ yanıt beklemektedir.

7. Tatmin edici yanıtlar olmadığı takdirde, söz konusu kayıp saatler boyunca MİT ve Genelkurmayın darbeye katılmak, darbeyi bastırıp yönetime ayrıca el koymak ya da sonuçta yaşandığı gibi darbeyi bastırıp, Erdoğan ve hükümetin görevine (şimdilik) devam etmesine rıza göstermek seçeneklerini değerlendirmiş olduğunu düşünmek gerekir.

8. Bugün darbe girişimini eniştesinden, eşinden dostundan öğrendiğini söyleyen Erdoğan ve AKP yöneticilerinin, bu vesile ile devletin en tepesinde son derece yalnız olduklarını görmüş oldukları açıktır. Elbette Erdoğan ve AKP poliste önemli bir güce, kitleler nezdinde de hatırı sayılır bir etki ve desteğe sahiptir. Ancak darbe girişimini takip eden süreç göstermiştir ki, bu güç en kritik anda MİT ve Genelkurmay üzerinde hiçbir belirleyiciliği olmadığını gören Erdoğan ve AKP’ye tek başına yönetme kudreti vermemektedir. Nitekim bu yüzden darbe girişiminin bastırılmasının ardından CHP ile bir milli mutabakat arayışına gidilmiştir. CHP’nin Taksim mitingi AKP’den büyük bir siyasal destek görmüş, Erdoğan, Kılıçdaroğlu hakkındaki davalarını geri çekmiş, AKP Genel Merkez binasına dev Atatürk posteri asılmış, OHAL ilanının Fethullah Gülen cemaatine mensup unsurların temizlenmesi haricinde genel bir muhalefeti bastırma operasyonu olarak gözükmemesine gayret edilmiştir. Nihayet, Ordu teamüllerine tamamen ters bir biçimde, görünürde devasa boyutlarda zafiyet göstermiş komuta kademesi YAŞ sonucunda aynen görevlerinde kalmıştır.

Kitlelerin darbenin yenilgisinde oynadığı rol

9. 1960’tan beri yaşanan darbeler tarihinde halk kitleleri ilk kez sokağa çıkmış, darbenin yenilgiye uğratılmasında kısmi bir rol oynamıştır. Ancak genellikle yapıldığı gibi bu kitleler bir patates çuvalındaki patatesler gibi birbirinin kopyası olarak ele alınamaz, kendi içinde farklılıkları vardır. Tekfirci-mezhepçi çetelerin mensupları, AKP’nin son dönemde milis ruhuyla yetiştirdiği militanlar, MHP’nin faşist kadroları bir “halk kitlesi” olarak görülemez. Bunlar, Erdoğan’ın halkı sokağa çağırırken açıkça söylediği gibi “polise yardımcı olmaya” çıkmış silahlı gruplardır, bir bölümü linççidir. Bunların etkisi altında kalan ve demokratik mevzileri ve özgürlükleri değil kendi siyasi çıkarlarını savunan daha geniş bir kitlenin varlığı ise hiçbir biçimde demokratik bir kazanım olarak görülemez. Bunlar yarın kendi destekledikleri parti, AKP ya da MHP ya da bir başkası aynı şekilde zora başvursa onu şevkle savunacak militan ruha sahip unsurlardır. Ne var ki, bugün AKP’yi ya da MHP’yi desteklemekle birlikte işçi ve emekçi sınıfların saflarından gelen ve yarın sınıf çıkarları doğrultusunda toplumsal mücadelelere girecek olan ya da herhangi bir partiye destek verdiği için değil, onurunu, demokratik haklarını, yabancı müdahalesine karşı yurdunu korumak için harekete geçen başka bir büyük kitle daha vardır. İşte bunlar yarın kapitalist düzenin karşısına geçtiklerinde 15 Temmuz gecesini emekçi halkın baskı güçleri karşısındaki gücü konusunda kazandıkları özgüvenle hatırlayacaklardır. Ama kısa vadede esas hâkim eğilim, gerici odakların etkisi altındaki kitlelerin faşist bir kitle ruhunun güvenine kavuşmuş olmasıdır. Kitleleri koşullardan bağımsız olarak yüceltmek ve kendiliklerinden sınıf mücadelesinin yanına geçeceklerini safdil biçimde ummak yerine, onları bu gericilikten kurtarmanın yolunu bulmak esaslı bir görevdir.

Siyasi pat durumu ve sermayenin milli mutabakatı

10. Bu tablo son derece özgün koşullarda ortaya çıkmış olan bir siyasi pat durumuna, adeta bir ikili iktidara işaret etmektedir. Bu ikili iktidarın bir kanadında Genelkurmay ve CHP Amerikan muhalefetinin daha zayıf unsurlarıyla birlikte, diğer kanadında ise Erdoğan, AKP ve MHP yer alıyor. Ne var ki taraflar bu durumun bir iç savaş tehlikesi yarattığının farkında olduğu için bir milli mutabakat politikasına yönelmişlerdir. HDP ise bu milli mutabakata dışarıdan ve çözüm süreci talebiyle dâhil olmaya gayret etmektedir.

11. Milli mutabakatın Erdoğan ve AKP açısından anlamı, kendilerini çok zor durumda buldukları bu anda muhalefet ve ona yakın güçlerden ilave destek almaktır. Kimse “Erdoğan değişti” hayaline kapılmasın! Aynen 7 Haziran sonrası dönemde olduğu gibi bir kez güçsüzlüğünü aştığında, AKP yönetimi yine saldırıya geçecektir. Bir bütün olarak bakıldığında ise, bu mutabakat, sözde milli mutabakattır, esasta sermayenin mutabakatıdır. 7 Haziran ertesinde hem TÜSİAD'ın hem de MÜSİAD'ın açıkça desteklediği AKP-CHP koalisyonu bir hükümet formülü olarak olmasa da bir siyasal ağırlık merkezi olarak yeniden gündeme gelmiştir. Türkiye ekonomisinin olası sıcak sermaye çıkışları karşısındaki kırılgan yapısı ve işçi sınıfına karşı ortak çıkarların gözetilmesi tarihsel olarak rakip iki burjuva kampını, milli mutabakat yönelişinde ortaklaştırmaktadır. Milli mutabakatın merkezinde borsanın ve dövizin istikrarı vardır. Hedefinde ise mutlaka ve mutlaka işçi sınıfının kazanımlarını gasp etmek olacaktır. Türkiye'nin içinden geçmekte olduğu zorlu koşullar bu sermaye güçleri tarafından istismar edilecektir. Kıdem tazminatının kaldırılmasından taşeron çalışmanın esnekleştirme adı altında yaygınlaştırılmasına, işsizlik fonunun finansal istikrar bahanesiyle ulusal varlık fonu adı altında peşkeş çekilmesinden toplu sözleşmelerde anlaşmazlık olması durumunda grevlerin milli güvenlik gerekçe gösterilerek ve OHAL'e dayanılarak yasaklanmasına kadar bir dizi sınıf saldırısı gündemdedir. Her ne gerekçeyle olursa olsun bu işçi emekçi düşmanı milli mutabakata destek vermek kabul edilemez. AKP'nin taktik manevralarına prim vermek, mutabakatın CHP kanadına yedeklenmek, HDP'nin mutabakata dahil olma çabalarına omuz vermek yanlıştır. İşçi sınıfının bağımsız politikası, milli mutabakatın karşısına sınıf mücadelesinin çıkarılmasını, tüm sınıf örgütlerinin ve sınıftan yana siyasi güçlerin bu temelde bir araya getirilmesini gerektirir.

Milli mutabakatın kırılgan yapısı

12. Milli mutabakat yönelişi son derece bıçak sırtı bir konumdadır. AKP’nin kışlaların önündeki bariyerleri kaldırmamakta ısrar etmesi, kitleleri sokaktan çekmemesi, kendisini 15 Temmuz gecesi darbe girişiminden kurtaran bununla birlikte pekâlâ Erdoğan ve hükümet yetkililerini ele geçirme seçeneğini uzun süre elinde tutmuş olduğu anlaşılan TSK ve MİT’in olası yeni girişimlerinden duyulan korkunun bir yansımasıdır. Erdoğan ve AKP iktidarı jandarmanın İçişleri Bakanlığına bağlanmasından başlayarak askeri okulların tasfiyesi, Genelkurmayın Milli Savunma Bakanlığına ya da Cumhurbaşkanı’na bağlanması gibi önlemlerle bu zaaflı durumu gidermenin ve mevcut tehdidi kontrol altına almanın çabası içindedir. Ancak bu sürecin hiç de pürüzsüz geçmeyeceği, milli mutabakat görüntüsünün yeni çatışma dinamikleriyle ortadan kalkabileceği açıktır. Her iki taraf da ayakta kalma savaşı veriyor. Hükümet düşmenin eşiğinden dönmüştür. TSK şimdi bütün kurumlarını yitirme tehdidi ile karşı karşıyadır.

ABD'nin darbe girişimi ve sonrasındaki rolü

13. Kendilerine Yurtta Sulh Konseyi adını veren darbecilerin TRT'de okuttuğu bildiride Türkiye'nin kaybolan uluslararası itibarına yapılan vurgu ile Türkiye tarihinde Amerikancı darbelerin şiarı hâline gelmiş olan NATO ve BM'ye bağlılık ilanı darbe girişiminin Batı emperyalizmi yanlısı olduğunu açıkça göstermiştir. Darbenin dayandığı siyasal zeminin 2013'ten bu yana Batı emperyalizmi ile bütünleşme çizgisinde buluşmuş olan Amerikan muhalefeti olduğunu daha önce vurgulamıştık. Darbede merkezi bir rol oynayan Fethullah Gülen cemaatinin ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizmi taraftarı olduğu ayan beyan ortadadır. Cemaatin kadrolarıyla ittifak içinde hareket eden ancak cemaatçi olmayan subayların siyasi fikirleri nasıl olursa olsun (Atatürkçü, sağcı, liberal ya da oportünist) son tahlilde NATO'cu olduklarından da şüphe duyulamaz.

14. Darbe girişiminde İncirlik üssünün oynadığı rol açıktır. İncirlik'ten kalkan tanker uçakların Ankara'yı bombalayan F-16'lara yakıt ikmali yaptığı bilinmektedir. AKP yanlısı medyada ısrarla Afganistan'daki NATO işgal kuvvetleri komutanlarından John F. Campbell'in İncirlik ve Erzurum'daki hava üslerine gelerek darbe girişiminin planlamasında yer aldığına dair yazılar çıkmıştır. Bu iddialar ABD tarafından yalanlansa da İncirlik'teki hareketlilikten ve darbe girişiminden ABD'nin erken bir aşamada haberdar olduğu kuşkuya yer bırakmayacak derecede açıktır. Darbe girişimine ilişkin ABD adına ilk açıklamayı yapan Dışişleri Bakanı John Kerry "Türkiye'nin barış ve istikrar içinde kalacağını umuyorum" sözleriyle darbeye karşı görünürde tarafsız bir pozisyon almıştır. Tanklar sokaklara çıkmış, köprüleri kesmişken, helikopterlerden halka ateş açılıyor ve uçaklar TBMM'yi bombalıyorken tarafsızlığın darbeye zımni destek anlamına geleceği açıktır. Nitekim ABD'nin Ortadoğu'daki askeri merkezi Centcom’un komutanı General Joseph Votel, darbe girişimi dolayısıyla tutuklanan askerleri Pentagon'un müttefikleri olarak değerlendirmiş, mevcut durumun DAİŞ'e karşı işbirliğini olumsuz etkileyebileceğini söylemiştir.

15. Ancak tüm bunlar ABD'nin süreçteki rolünü tam anlamıyla kavramamıza yetmeyecektir. ABD'nin 15 Temmuz darbe girişimiyle ilişkisi daha karmaşıktır. ABD'nin Yurtta Sulh Konseyi'ne yönelik sempatik tutumu ortadadır. Darbecilerin Amerikancı ve NATO'cu olduğu da açıktır. Ancak bunlar 15 Temmuz darbe girişiminin salt bir ABD ve NATO operasyonu olduğu anlamına gelmez. Daha net bir ifadeyle ABD ve NATO'nun üzerine oynadığı tek atın Yurtta Sulh Konseyi olduğunu düşünmek için bir neden yoktur. TSK'nın darbeyi en azından belirli bir aşamadan sonra desteklemeyen ve darbenin yenilmesine sebep olan merkezi komuta kademesi de en az Yurtta Sulh Konseyi kadar Amerikancı ve NATO'cudur. MİT müsteşarı Hakan Fidan da darbe girişimini öğrendikten sonra Başbakan ve Cumhurbaşkanı'na haber vermeden Genelkurmaya gitmiştir. CIA tarafından eğitilip kurumsallaştırılmış olan, adından başka hiçbir yanı "milli" olmayan MİT'in 27 Mayıs'tan 12 Eylül'e ABD destekli darbelerde almış olduğu tutumun aynısını sergilemesi, bu kurumun ABD emperyalizmine bağlılığını ve bağımlılığını yeniden gündeme getirmiştir. Bu bağlamda ABD ve NATO'nun, darbe girişimine sempatik yaklaşmakla birlikte darbe girişiminin TSK komuta kademesi ve MİT işbirliği ile bastırılmasına destek vermiş olması kuvvetli bir olasılıktır. ABD emperyalizminin bu seçeneği Türkiye'yi ABD ve NATO çizgisinde tutmanın daha gerçekçi bir yolu olarak benimsediği görülmektedir. Nitekim ABD Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford, TSK Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'ın darbe girişiminden sonra kendisini iki defa aradığını ve Türkiye'nin taahhütlerine bağlı olduğunu bildirdiğini açıklamıştır. ABD'ye bu bildirimin hükümet ya da Cumhurbaşkanı tarafından değil de Genelkurmay Başkanı tarafından yapılması manidardır.

16. Bu demektir ki, ABD ve NATO, hem darbe girişiminde hem de darbe girişiminin bastırılmasında rol almıştır. Amerikancı Doğan medyasının erken bir aşamada darbeyi FETÖ/PDY olarak kodlaması, Erdoğan'ın ilk olarak CNN ve NTV gibi Batıcı-laik burjuva kanallarında boy göstermesi de bu doğrultudaki göstergelerdir.

17. Bugün emperyalizm, Türkiye'deki siyasal sürece TSK'nın YAŞ'ta görevine devam eden komuta kademesi ve Amerikan muhalefeti aracılığıyla etki etmeyi sürdürmektedir. Amerikan muhalefetinin küçük ortağı cemaat şimdilik kızağa çekilmiş görünmektedir. ABD, Türkiye'de ayyuka çıkan işkence görüntülerini bahane ederek Fethullah Gülen'i iade etmekten imtina edebilir ya da Türkiye'de politikasını dayandırdığı asıl güçlerin (CHP, Abdullah Gül-Bülent Arınç ekseni) elini rahatlatmak adına geçmişte miadı dolan tüm kuklalarına yaptığı gibi Gülen'i de feda edebilir. Fethullah Gülen'in Amerikancı olduğundan kimse kuşku duyamaz ama ABD'nin devlet olarak Fethullahçı olduğunu düşünmek için bir neden yoktur. Ayrıca geçmişten bugüne ABD içinde Pentagon'un, CIA'nın ve FBI'nın cemaatle ilgili zaman zaman farklı tutumlar benimsediği de akıllardan çıkarılmamalıdır.

18. Tüm bunlar Amerikancı darbe girişiminin püskürtülmesinin ABD ve NATO karşıtı mücadelenin önemini azaltmadığını göstermektedir. İster zorla yani ikinci bir NATO'cu Amerikancı darbe tehdidiyle isterse iknayla ve Amerikancı bir "milli" mutabakatın tesis edilmesiyle olsun, Türkiye'nin dış siyasetinin ABD ve NATO eksenine oturtulmasına karşı çıkmak elzemdir.

Rabiacılık mı NATO'culuk mu?

19. Erdoğan'ın Sünni dünyanın "Reis"liğine soyunan, buna paralel olarak da içeride mezhepçi bir istibdad rejimine yönelen politikası, yani Rabiacılık büyük bir çıkmaza girmiştir. Erdoğan, Arap devriminin yozlaştırılması için mezhepçiliğin yükseltilmesinde bir süre ABD ile birlikte yürümüştür. Mısır'da Sisi darbesiyle bu ortak yürüyüş büyük bir darbe aldıysa da Suriye cephesinde Esad karşıtı Sünni örgütlerin silahlandırılmasında bu ittifak devam etmiştir. ÖSO ve benzeri güçlerin sahada gösterdiği yetersizlik karşısında Türkiye'nin El Nusra ve DAİŞ'e yönelik hayırhah tutum almaya devam etmesi, ABD'nin ise kara gücü olarak PYD'ye yönelmesi, Suriye cephesinde de ortaklığın bozulmasına sebep olmuştur. PYD'nin başını çektiği güçlerin DAİŞ'e karşı ilerlediği, Esad'ın Halep'i tümüyle kuşattığı koşullarda Türkiye'nin Suriye politikası kaçınılmaz bir dönüm noktasına gelmiştir.

20. 15 Temmuz darbe girişimi tüm bu sıkışmışlık içinde Erdoğan ve AKP iktidarının İsrail ve Rusya nezdinde ilişkileri normalleştirmeye çalıştığı, pragmatist manevralarla bir çıkış aradığı dönemde meydana gelmiştir. Darbe girişiminden hemen önce Gerçek gazetesinin başyazısında da tespit edildiği gibi "zayıflayan Erdoğan ve AKP iktidarı koltuk değneksiz yürüyemez durumda"dır. ABD'nin TSK ve MİT'i kontrolü altına aldığı durumda Erdoğan ve AKP'nin seçenekleri git gide daralmaktadır. Erdoğan'ın Rabiacılık hayali, Mısır'ın Birleşmiş Milletler nezdinde darbe karşıtı bildiri yayınlanmasını engellemesiyle ve Mısır'daki Sisi rejiminin finansörü Suudi Arabistan'ın Erdoğan'la hiçbir ciddi dayanışma göstermemesiyle önemli bir yara daha almıştır. Arap basını neredeyse açıkça darbe yanlısı tutum takınmıştır. Erdoğan’ın sadece Batı’da değil Arap dünyasında da tecrit olduğu bir kez daha görülmüştür.

21. Erdoğan'ın Rusya'ya yanaşması, darbe girişimin ardından ilk ziyaretini Rusya'ya yapacak olması etrafını kuşatan Amerikancı NATO'cu Sisi'ci çembere karşı elini kuvvetlendirmek için bir hamledir. Ancak bu hamle son derece risklidir. Sadece NATO'cu baskının artmasına değil, Türkiye'de bizzat Erdoğan ve AKP eliyle mevzilenmiş mezhepçi-tekfirci örgütlerin de iktidara giderek yabancılaşmasına yol açabilir. Darbeye karşı elde silah Erdoğan'ı savunmak için sokaklara düşen tekfirci mezhepçi grupların kontrolden çıkma olasılığı Erdoğan ve AKP'yi zorlayabilir. Tüm bu çelişkiler, yandaş basın yayın kuruluşları ABD ve NATO'ya karşı ne yazarlarsa yazsınlar, Erdoğan ve AKP'nin, NATO'dan çıkmaya ve Rabiacılık çizgisini sonuna kadar götürmeye cesaret etmesinin zor olduğunu göstermektedir.

22. Ancak zayıflayan Erdoğan ve AKP iktidarı, bir koz olarak iç savaş tehdidini kullanmaya devam etmektedir. Bu tehdit, bir dizi provokasyon sonucunda, kontrol dışı bir şekilde gerçekliğe dönüşebilir. Ya da gerçekten iktidardan düşmesi söz konusu olduğunda bizzat Erdoğan iç savaşı kışkırtmayı tercih edebilir. Mezhepsel ve etnik temelde bir iç savaş, kanlı ve gerici sonuçlar doğuracak, Türkiye'yi ABD ve NATO'nun müdahalesine açık hâle getirecektir. Rabiacılık ve NATO'culuk arasında sıkışan Türkiye'nin geleceği karanlık kalmaya mahkûmdur. Bu sıkışmışlık ancak her dilden, inançtan, memleketten emekçi halkın ortak düşman olarak emperyalizmi bellediği bir yeniden saflaşmayla aşılabilir. Bu saflaşma ancak ve ancak sınıf mücadelesi zemininde gerçekleşebilir.

Kürt sorununun çözümü sermaye ile mutabakatta değil emekçi halkların dayanışmasında

23. Kürt sorunu tüm bu çatışmalı süreç içinde önemli ve merkezi bir konumda bulunuyor. Darbeciler TRT'de okudukları bildiride Türk kelimesini anmayarak, şuraya buraya etnik ayrımcılığa karşı çıkan ifadeler serpiştirerek Kürt hareketine göz kırpmıştır. Bugün darbe girişimi püskürtüldükten sonra benzer bir tutumu HDP'yi yeni anayasa üzerinden milli mutabakata katmaya çalışan iktidar cephesi sergiliyor. Roboski katliamının sorumluluğunu cemaatin üstüne yıkmaya çalışan iktidarın tutumu aynı ölçüde ikiyüzlücedir. Kendi arasında büyük ve şiddetli bir kapışma yaşayan sömürgeci hâkim sınıfların, karşılarındaki en etkin muhalefet güçlerinden birini tarafsızlaştırmaya çalışmasından doğal bir şey olamaz. Biz bunun benzerini 28 Şubat sürecinde de görmüştük. Başkaları “restorasyon” teorileriyle Kürtleri “devrimci gelişmeler oluyor” heyecanına sürüklemeye çalışırken biz, hâkim sınıf hiziplerinin kendi aralarında sıkıştıkça Kürt hareketini oyalamak üzere ağzına bir parmak bal çaldıklarını o zaman da ifade etmiştik. 28 Şubat’ta Kürtlere el uzatır gibi görünen TSK, bir buçuk yıl sonra Suriye’ye Abdullah Öcalan’ı ülkeden çıkartması için ültimatom verecekti. Bundan sonrası, CIA’nın da işin içine dâhil olmasıyla Öcalan’ın 28 Şubat’ın neredeyse tam tamına ikinci yıldönümünde Türkiye’ye getirilmesiydi. Kürtlerin kendilerine uzatılan elleri, gerçek niyeti hesaplamadan kavraması tarihten hiçbir şey öğrenmemek anlamına gelecektir.

24. İşçi sınıfı Kürt sorununun çözümünü sermayenin politik manevralarına, emperyalizmin manipülasyonlarına bırakamaz. Emekçi halkların sermayeye ve emperyalizme karşı büyük mücadelesinde oluşturması gereken cephede Kürt halkı mutlaka yerini almalıdır. Bugüne kadar milliyetçilik, Kürt halkını emperyalizmin kucağına itmiştir. Halbuki, sermayeye ve emperyalizme karşı mücadele Kürt halkının özgürlüğü ile çelişmez, tersine Kürt halkının özgürlüğü ve Türk, Kürt, Arap halklarının kardeşliği sermayenin ve emperyalizmin korkulu rüyasıdır.

Darbeye, istibdada, sermayenin mutabakatına ve emperyalizme karşı işçi sınıfının programı

Sermayenin "milli mutabakat"ına karşı işçi cephesi

25. İşçi sınıfı burjuvazinin/sermayenin iç savaşında taraf olamaz! TÜSİAD, MÜSİAD, TUSKON ve onların siyasi temsilcileri olan AKP, CHP, MHP, cemaat vb. hepsi gericidir. İşçi düşmanıdır. İşçi sınıfı burjuvazinin/sermayenin mutabakatına taraftar da olamaz. Bu mutabakat borsa ve dolar mutabakatıdır. "Milli birlik ve beraberliğe ihtiyacımız olan bugünlerde..." diye başlayan cümlelerin hepsi, sonu işçi ve emekçilerden fedakârlık bekleyen, hakları tırpanlanan, ekmeği küçülen işçi sınıfının boyun eğmesini talep eden ifadelerle tamamlanacaktır. İşçi sınıfı tüm sendikal örgütleriyle, kendisinden yana tüm siyasal güçlerle birlikte kendi sınıf çıkarlarını temel alan, kendisini açıkça sermayenin ve onun partilerinin karşısında konumlandıran bir cephede birleşmelidir.

Gülen cemaatine ve darbeye karşı nasıl mücadele edilmez: OHAL kaldırılsın! İşkenceye hayır!

26. Diyanet işleri darbeye karşı adeta bir iç savaş örgütü olarak kullanılmıştır. Darbeye karşı mücadele bir din mücadelesi olamaz. Halk, önce Allah ve Peygamber için sonra Erdoğan için sokağa çağrılmıştır. Belirli bir aşamadan sonra minarelerden milli irade ve demokrasi için çağrılar yapılmıştır. Diyanetin mezhepçi yapısı dolayısıyla bu çağrılar darbe karşıtı mücadeleyi güçlendirmek bir yana başta Aleviler olmak üzere farklı toplum kesimlerini tehdit etmektedir. Benzer çağrıların eşliğinde gerçekleşen Maraş, Çorum, Sivas katliamlarının anısı tazedir. Ayrıca iktidarın güdümünde olan diyanet işlerinin din adına yaptığı çağrıların gelecekte grevlere ve işçi mücadelelerine karşı da yapılabileceği unutulmamalıdır.

27. Darbecileri cezalandırmak ve cemaati temizlemek kisvesi altında kurulan OHAL rejimi, hem temel hak ve özgürlüklerin çiğnenmesi açısından kabul edilemezdir hem de darbecilere de, cemaat örgütlenmesine karşı da etkisizdir.

28. Bugün cemaatin sendikalarının, derneklerinin, kurumlarının hukuk kural ve kaideleri hiçe sayılarak kapatılması, yarın işçi sınıfı ve emekçilerin gerçek mücadele örgütleri üzerinde kurulacak baskıların bir habercisidir. Bu önlemler zaten gizli örgütlenen cemaatin tasfiyesine hizmet etmez, adım adım işçi sınıfının ve emekçi örgütlerinin örgütlenme özgürlüğünün sınırlandırılması sonucunu doğurur.

29. Darbe girişiminde yer aldığına dair herhangi bir delil ya da emare olmayan gazetecilerin terörist/darbeci vb. şekilde yaftalanarak derdest edilmesi de kabul edilemez. Düşünce ve ifade özgürlüğü işçi sınıfının tarihsel mücadeleleriyle kazanılmıştır. Bu kazanımları ortadan kaldıran darbelere ne kadar karşı isek darbe karşıtlığı kisvesi altında düşünce ve ifade özgürlüğünün temel kurallarının ihlal edilmesine de aynı şekilde karşı olmalıyız.

30. Hiçbir OHAL ya da sıkıyönetim uygulaması işkenceyi meşru ve yasal hâle getirmez. Ne suç işlemiş olursa olsun insanlara işkence yapılmasına karşıyız.

31. OHAL ilanıyla birlikte darbe ve cemaat soruşturmasının bir torba davaya dönüştürülmesi uzun vadede söz konusu soruşturmaların sulanmasına neden olacaktır. Gerçek suçluların, suçlular arasındaki gerçek ilişkilerin ortaya çıkması zorlaşacaktır. Gelinen aşamada cemaatçi öğretmeni, sağlıkçıyı açığa alınarak kazanılacak bir şey yoktur. İşçi sınıfının gerçeğe ihtiyacı var. Darbe gecesi komutanlar arasında neler yaşandığını, hangi pazarlıkların yapıldığını, MİT'in hangi safta yer aldığını, ABD'nin nerede devreye girdiğini bilmek istiyoruz. Bu gerçekleri öğrenmek için OHAL'e değil soruşturmanın "cemaate ne istediyse veren" iktidar mensuplarına doğru (Cumhurbaşkanı'nı kapsayacak şekilde) genişletilmesine, işkenceyle alınmış ifadelere değil, MİT'in, Genelkurmayın, İçişlerinin, Dışişlerinin, Başbakanlığın, Cumhurbaşkanlığının, itina ile gizlenen belgelerinin açıklanmasına ihtiyacımız var.

Kamu hizmetlerinde şeffaflık ve işçi emekçi denetimi

32. Kamuya çöreklenmiş gizli örgütler Gülen cemaati ile sınırlı değildir. Halkın denetimine kapalı, kendi iç hiyerarşisine göre hareket eden her türlü örgütlenme kamudan tasfiye edilmelidir. Bu örgütlenmeler bazı dinsel cemaatlerle sınırlı değildir, Masonik örgütlenmeler de hâkim sınıfların çıkarları doğrultusunda hareket eden ve kamunun kaynak ve olanaklarını kullanan çıkar örgütlenmeleridir. Hepsi tasfiye edilmelidir. Bunun için doğru metod sapla samanın birbirine karıştırıldığı cadı avları değil, işçi ve emekçi denetiminin kamunun her düzeyinde kurumsallaştırılmasıdır.

MİT lağvedilsin

33. MİT'in son darbe girişiminde oynadığı rol, milli değil CIA güdümlü olduğunu, istihbaratı ise emperyalizmin ve hâkim sermaye gruplarının işine geldiği şekilde toplayıp kullandığını kanıtlamıştır. Faili meçhul cinayetlerden provokasyonlara kadar suç dosyası kabarık MİT'in, reforme edilmesi de yeniden yapılandırılması da olanaksızdır. Lağvedilmelidir!

Emekçi halkı anti-emperyalizm birleştirir: NATO'dan çık! İncirlik'i kapat!

34. Amerikancı ve NATO'cu bir darbe girişimi püskürtülmüş,  yerine Amerikancı ve NATO'cu bir "milli mutabakat" projesi gelmiştir. Türkiye, NATO üyesi kaldıkça, emperyalist askeri güçler başta İncirlik olmak üzere ülkenin dört bir yanına yayılmış üslerde konuşlanmaya devam ettikçe bu böyle devam edecektir. Darbe girişimlerini engellemek Erdoğan'ı desteklemekle, mezhepçi çetelere prim vermekle, Amerikan muhalefetinin peşine takılmakla olmaz. Bu yolun sonu gerici, mezhepçi iç savaşa gider. İşçi sınıfı sivrisineklerle oyalanmamalı, bataklığı kurutmaya yönelmelidir. Türkiye NATO'dan çıkmalıdır, İncirlik başta olmak üzere tüm emperyalist üsler kapatılmalıdır!  

Kendi halkını katleden bir ordudan hayır gelmez!

35. Bir ordu, bir asker kendi halkına nasıl silah sıkar diye soruyorlar... Bunu soranlar tarih boyu orduların hâkim sınıfların ezilen sınıflar üzerindeki baskı aygıtı olduğu gerçeğinden ya haberdar değiller ya da bilerek bu gerçeği gizliyorlar. Tek bir soru bu gerçeği görmemize yeter. Neden TSK'nın en büyük tank birlikleri sınır boylarında değil de Ankara'da ve İstanbul'da şehrin göbeğinde yer almaktadır? Bu tanklar ülkeyi hangi yabancı devletin işgalinden korumaktadır? Bu tanklar bir avuç sömürücü azınlığın iktidarını olası bir işçi devriminden korumak için, şehirlerin göbeğinde konuşlandırılmıştır. Ordunun subayları ve askerleri nasıl olur da ülke dışındaki güçlerin yönlendirmesiyle hareket edebilir diye soruyorlar... Cevap açıktır. Bu ordu bir NATO ordusudur, fiilen emir komuta zincirinin en tepesinde NATO subayları bulunmaktadır.

36. Erlerin ve erbaşların tatbikat kandırmacasıyla ya da tehditle bu darbe girişiminde kullanıldığı ortaya çıkmıştır. Birçoğu halka silah sıkmayı reddetmiştir, zaman zaman halkla kucaklaşmışlardır. Zaman zaman ise subayların emirlerine boyun eğip halka silah sıkanlar da olmuştur. Bir eri ve erbaşı kendi halkına silah sıkacak kadar hiçleştiren, bir emir kulu, adeta bir köle hâline getiren, TSK'nın içindeki erlere ve erbaşlara yönelik sistematik baskı hatta işkencedir. İster devrecilik adı altında isterse emre itaat kılıfı içinde gündeme gelsin, erlerin ve erbaşların üzerinde kurulan sistematik baskının sonucu ortadadır. Ezilmiş, sindirilmiş, köleleştirilmiş gençlerden oluşan bir ordu, emirlere itaat eder, ama sonunda kendi halkına kurşun sıkar! Zorunlu askerlik kapsamında silah altına alınmış er ve erbaşlara darbeciliğe ve her türlü yasadışı emre karşı direnme hakkı tanınmalıdır! Er ve erbaşlar silah altında oldukları süre boyunca siyasi haklar dâhil vatandaşlık haklarının tümünü kullanabilmelidir! Er ve erbaşa yönelik her türlü kötü muamele ve işkenceye son!

37. Orduda kast sistemine son verilmelidir! Astsubaylara parya muamelesi yapan, onları subaylarla aynı yemek masasına oturmaktan men eden, haklarını kısıtlayan kast sistemine son!

38. Profesyonel ordu ve orduda her türlü profesyonelleşme reddedilmelidir. Her şeye rağmen silahlarını bırakan ve halka kurşun sıkmayı reddeden zorunlu askerliğini yapan er ve erbaşlarla, TBMM'yi bombalayan, tankla halkın üstüne atış yapan, helikopterle sivilleri tarayan, rehin alma, suikast operasyonlarına giden profesyonel askerlerin karşılaştırılması bile profesyonel ordunun bir katiller ordusu olacağı gerçeğini görmemizi sağlayacaktır.

Mezhepçi-tekfirci çeteler değil işçi milisleri

39. Tarihte her türlü gerici darbenin, katliamın arkasından sermayenin ve emperyalizmin planlaması, desteği ve kışkırtması çıkmıştır. Gerici hâkim sınıflar, hâkimiyetlerini işçi emekçi kitlelerin silahsızlandırılması üzerine inşa etmiştir. Halkın darbe girişimlerine ve her türlü mezalime karşı direnme hakkı vardır. Bu hak barışçıl şekilde kullanılabileceği gibi silahlı biçimler de alabilir. 15 Temmuz'da sokağa çıkan kitleler içinde mezhepçi ve tekfirci çetelerin varlığı ise direnme hakkıyla çelişir niteliktedir. Çünkü darbeye, işgale, istibdada karşı haklı direnişlerin halkı birleştirmesi gerekir. Mezhepçilik ve tekfircilik ise halkı böler, birbirine düşürür ve gerici iç savaşların tohumlarını atar. Bu çetelerin alternatifi halkın silahsızlandırılması olamaz. Ne olduğu belirsiz, denetlenemeyen grupların rastgele silahlandırılmasının karşısında doğru olan yeri yurdu belli, birlik beraberlik duygusuna ve pratiğine sahip işçilerin sendikalar aracılığıyla işçi milisleri şeklinde silahlandırılmasıdır.

Cumhurbaşkanlığı kaldırılsın

40. Türkiye, denetimden azade gizli bir cemaat örgütlenmesinin aktif rol oynadığı kanlı bir darbe girişimi atlattı. Tüm kamuoyu bu cemaatin devlete nasıl sızdığını bu güce nasıl ulaştığını tartışıyor, çözüm yolları arıyor. Çözüm gayet açık: Denetim! Mevcut duruma baktığımızda ise şunu görüyoruz: Ortada kendi hiyerarşisini esas alarak kurumlara sızmış ve emperyalizmin aygıtı hâline gelmiş bir gizli cemaat örgütlenmesi var. Bu örgütlenmeye herkesin gözü önünde "ne istediler de vermedik" diyerek sorumluluğunu itiraf etmiş Erdoğan ise Cumhurbaşkanı olarak yürütmenin fiilen başına geçmiş durumdadır. Üstelik Erdoğan Cumhurbaşkanı sıfatıyla anayasal olarak denetimden azadedir.

41. Denetimden azade hiçbir devlet kurumu olamaz. Cumhurbaşkanlığı kaldırılmalıdır. Erdoğan, Başbakan ve Cumhurbaşkanı olduğu dönemlerdeki tüm icraatı, özellikle de Gülen cemaatinin devlet içinde yuvalanmasına verdiği destek dolayısıyla hesap vermek zorunda olmalıdır.

Hepsi gitsin! Rotamız işçi emekçi iktidarıdır!

42. 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları ülke gündemini sarsarken Devrimci İşçi Partisi olarak, operasyonlarda rolü olan cemaat örgütlenmesine hiçbir destek vermeksizin, AKP iktidarından hesap sorulmasını savunduk. Gezi ile başlayan halk isyanının gücüne yaslanarak, sermayenin çatışan kamplarından bağımsız bir şekilde yürümeyi önerdik. AKP ve Erdoğan'a karşı mücadele ederken kitleleri faşist alternatiflere karşı olduğu kadar, Gül'lü, Gülen'li, Sarıgül'lü, Kılıçdaroğlu'lu Amerikan muhalefetine karşı da uyardık. Bu muhalefetin dönemin ABD Büyükelçisi Ricciardone'yle gizli görüşmelerde inşa edildiğini vurguladık. Özgür bir geleceğe ulaşabilmek için "Hepsi Gitsin!" dedik. Solu 30 Mart seçimlerini beklemek yerine derhal harekete geçmeye çağırdık. Sesimizi duyuramadık. Emekçi sınıfları bağımsız bir cephede birleştiremedik. Hiçbiri gitmedi! Hep birlikte ülkeyi halkın emekçi çoğunluğu için bir cehenneme çevirdiler.

43. Bir kez daha "Hepsi Gitsin!" diye haykıralım. Kırk katırla kırk satır arasında tercih yapmayı reddedelim. İşçi sınıfının örgütlerini birleştirelim, siyasal ve örgütsel olarak sermayeden ve emperyalizmden bağımsız bir işçi cephesinde birleşelim! Mücadelemizi işçi emekçi iktidarını kuruncaya kadar kararlılıkla ve sebatla sürdürelim! 

Devrimci İşçi Partisi Merkez Komitesi

31.07.2016