Metin Çulhaoğlu’nun kayıp yazısı

Metin Çulhaoğlu’nun kayıp yazısı

Elde var dört.

Bu da ne demek diyeceksiniz. Haklısınız. İlk üçü neydi ki dört oluyor? Zaten konu ne? Neden “kayıp” bir yazı. Bunları anlatabilmek için geçen yıla, Metin’i yitirdiğimiz günlere dönmemiz gerekiyor.

Bir yıl ne de hızlı geçmiş. Metin’i kaybedişimizin yıldönümüne ne kadar hızlı gelmişiz. Daha dün gibi görünüyordu kaybı, o kadar tazeydi solun saflarında hissedilen sızı. Demek ki sızı uzun sürecek.

Metin’in ölümünden birkaç gün sonra onun hakkında bir yazı yazmıştık. 18 Ağustos 2022’de bu sitede yayınlanmıştı. Şimdi o yazının yayınlanışının yıldönümünde o yazıyı hem bir adım daha ileri taşıyan hem de kısmi bir özeleştiri içeren bir başka yazı yazıyoruz. Biz mi yazıyoruz? Bir bakıma hayır. Metin’in bir yazısını tanıtıyoruz. Esas o konuşacak geçmişten gelen bir yazısıyla.

Önce kısa hatırlatmalar. Geçen yılki yazımızda Metin Çulhaoğlu’nu diyalektik yöntemle ele aldığımız takdirde düşünsel ve siyasi güzergâhı bakımından genel sınıflandırmaların dışına taşan bir tekil vak’a, eskilerin deyişiyle nevi şahsına münhasır bir düşünür olarak görmemiz gerektiğini anlatmıştık. Bu özelliğe, bir istatistik terimiyle “outlier”, yani “uç değer” ya da “aykırı değer” adını takmıştık. Ama terimi, istatistik değil diyalektik anlamda kullanarak, yani çelişkilerin hâkim olduğu bir evrenin düşünme yöntemiyle anlamlandırarak.

Metin, çok ince araştırmalara girmeden söylüyoruz bunu, yaşamının 40 yaş dönümünde bir devrim yaşamıştı. O güne kadar bir ölçüde etkisinde kalmış olduğu Yalçın Küçük’ten bağımsızlaşmıştı. Bu bağımsızlaşma ona esas teorik ve politik kimliğine serbestçe yelken açma olanağını tanımış olmalı ki, 1980’li yılların ikinci yarısında bir dizi önemli adımlar attı ve bunları daha sonra derinleştirdi. Önce 1986 yılından itibaren genç yoldaşlarıyla birlikte yayınlamaya başladıkları Gelenek dergisinde kendi gelenekleri (TİP-TKP geleneği diyelim) açısından hiç uygun olmayan bir noktaya ulaştıklarına işaret etmiştik geçen yazımızda. Trotskiy’in birçok hatası vardı ama devrimciydi, hain falan değildi. “Outlier”lık bakımından elde var bir, işte buydu.

1988’de Tarih, Türkiye, Sosyalizm. Bir Mirasın Güncelliği kitabını yayınladı. Burada, Yalçın Küçük’ün ve onun bu konuda kaynağı olan Stalin’in iddialarının aksine, eşitsiz gelişmenin sadece emperyalist çağın bir yasası olmadığını, kapitalist toplumun bütün tarihi boyunca geçerli olduğunu yazdı. Bir yıl önceki yazımızda bunun “tek ülkede sosyalizm/dünya devrimi” tartışması açısından ne kadar belirleyici bir görüş olduğunu vurgulamıştık. Burada ayrıntıya girmiyoruz, meraklı okur o yazıda bu konudaki ayrıntıları okuyabilir. Bu tabii Metin’in Stalin’in revizyonuna yaptığı “revizyon”un değerini olağanüstü arttırıyordu. Elde var iki, buydu.

Sonra Metin’in o aşamadaki Sosyalist Politika grubu ile bizim de mensubu olduğumuz Patronsuz Generalsiz Bürokratsız Sosyalizm grubu, ÖDP’de (başka unsurlarla birlikte) Sosyalist Emek İnisiyatifi adını taşıyan platformu kurarak 1998’deki İkinci Kongre’den büyük başarıyla çıktı. Bu da düşünsel plandaki “outlier”lığa pratik politika alanında bir ek yapıyordu. Elde var üç, buydu.

Aşağıda “elde var dört”ü bulacaksınız.

Dördüncü nokta

Okur, hem düşünsel hem pratik devrimci politika açısından çok önemli olan bu dördüncü noktayı geçen yılki yazıda neden ele almamış olduğumuzu merak edebilir. Bu sorunun yalın cevabı, Metin Çulhaoğlu’nun aşağıda aktaracağımız yazısından haberdar olmadığımız için olacak. O yüzden yazının başlığını “kayıp yazı” olarak koyduk. Aslında salt “outlier” olduğu için Metin’den beklenebilecek ama bizim hiçbir yerde ifadesini görmemiş olduğumuz bir atılımı içeren bu yazı, şimdiye kadar solun düşünsel tarihine tescil edilmemesi bakımından, mecazi anlamda “kayıp”tı. Metin’in ölümünden ve bizim geçen yılki yazımızın yayınlanmasından bir süre sonra çok sevdiğimiz bir dostumuz ve yoldaşımız bize bu yazıyı yolladı. Ona teşekkür borçluyuz. Şimdi Metin’i ölümünün birinci yıldönümünde anarken bu yazıyı yayınlıyoruz.

Sıra yukarıda kısaca sözünü ettiğimiz özeleştiriye geldi. Geçen yıl Metin’in ölümünden bir süre önce Devrimci Marksizm’den çalışma arkadaşımız Alp Yücel Kaya dergiye çok önemli bir yazı hazırlamıştı. “Üretim Tarzı, Sınıf, Devlet: Solun Türkiye Tarihiyle Sınavı” başlığını taşıyan bu yazıda, Alp Yücel eşitsiz ve bileşik gelişme perspektifiyle yapılan Türkiye tarihi analizlerini diğerlerinden ayırıyor, Hikmet Kıvılcımlı’ya özel bir konum atfetmenin yanı sıra Gelenek ve (Devrimci Marksizm’in atası sayılabilecek) Sınıf Bilinci dergilerinde yapılan analizleri de olumluyordu.

Devrimci Marksizm kolektif bir çalışma sürecine yaslanır. Alp Yücel Kaya’nın yazısı da bütün yazılar gibi dergiyi yayınlayan ekibin eleştirel süzgecinden geçti. Biz kişisel olarak Alp Yücel’e Gelenek hakkında söylediklerinin esas olarak doğru olmakla birlikte bir yönünün doğru olamayacağını, “eşitsiz ve bileşik gelişme yasası”nın Trotskiy’e özgü olduğunu, Gelenek dergisinin bundan söz etmesini beklemenin hata olacağını, yanlış anlamayı engellemek için bu konuda söylenenleri düzeltmek gerektiğini söyledik. O da makul buldu ve yazıda radikal bir değişiklik yapmamakla birlikte ilgili yerlerde bu farkı belirtti.

Neden sonra aşağıda okuyacağınız yazı elimize geçince aslında Alp Yücel’in yazısının ilk versiyonunun gelenek dönemi için değil (o konuda biz haklıydık) ama daha sonrası için (2014) geçerli olduğu, dolayısıyla bizim eleştirimizin kısmen yanlış olduğu ortaya çıkmış oldu. Alp Yücel’in yazısı ileride mutlaka başka türlü de basılması gereken klasikleşecek bir yazıdır. Onun da yazıyı bu doğrultuda (bir ikinci defa!) düzeltme fırsatı olacaktır.

Okuru Metin’le baş başa bırakmadan önce şunu da ekleyelim: Metin burada teorik alandaki büyük atılımını pratik politik program ve stratejiye tercüme ederken çok önemli politik noktalara değiniyor. Mesela şu cümle hayati niteliktedir: “Sadece eşitsiz gelişme varsa, AKP gericiliği karşısında yerleşik ve evrensel burjuva demokrat değerlere, burjuva modernliğine, Cumhuriyet ideolojisine ya da ‘Kemalizm’e’ geri dönülmesi için uğraşalım…”

Ya da şu: “AKP rejiminin ya da onu izleyecek herhangi bir burjuva düzenin bize ‘sürülmüş’, ekilmeye (sosyalizme) hazır bir toprak bırakmayacağı kesindir. Dolayısıyla, ileriye gitmek isteyen her devrimci hamle bunu yaparken çok daha fazla ‘eskiden kalma’, ‘kendi asli görevi olmayan’ işlerle uğraşmak zorunda kalacaktır. Ama ‘önce bunlara odaklanalım, sosyalizmin şimdi sırası değil’ demeden…”

Okurun bu yazıyı bu atılımın tarihî önemini kavrayarak okuması çok önemli. Metin’in Marksizmini günümüzde de bir kılavuz olarak kullanmak isteyenler açısından ise bu son yazdıklarımız yakıcı bir önem taşıyor.

Aşağıdaki yazı 13 Eylül 2014’te İleri Haber sitesinde yayınlanmıştır.

 

Metin Çulhaoğlu’nun yazısı

 

İki kavramın güncelliği

Geçenlerde sanal ortamda muhatap olduğumuz bir sorudur: “Yazılarınızda ‘eşitsiz ve birleşik gelişme’ kavramını kullanıyorsunuz. Oysa Lenin bu kavramı hiç kullanmaz, sadece ‘eşitsiz gelişme’ der… Yani siz şimdi bu durumda…”

Yani bu durumda “Troçkist” olmuş oluyorduk…

Zaten şimdiye kadar neler olmuş olmadık ki” deyip geçilebilirdi; ama kavramın üzerinde durmaya değer önemi vardır.

Peşinen söyleyelim: “Birleşik” öğesi katılmayan “eşitsiz gelişme” kendi başına yetersiz kalır, istatistiksel bir duruma indirgenebilir ve özneyi can alıcı önemde bir nosyondan, “bütünsellikten” uzaklaştırabilir.

Aslında basittir: Eşitsiz gelişen öğeler karşılıklı etkileşim içindedir; “geride” olan “ileride” olanı, “ileride” olan da “geride” olanı kendine doğru çeken etkiler yaratır ve hepsi birlikte bize kendi dinamikleriyle birlikte bütünselliği verir. Bütünselliğin algılanması, başka işlerle iştigal edenler bir yana, var olanı değiştirmeyi kafasına koymuş özneler açısından da büyük önem taşır.

Öbür türlü “a, bak şu öbüründen daha ileride, bu ise diğerlerinden geri kalmış” gibisinden gözlemlerle yetinilir ve öyle kalınır.

***

O zaman Allah bilir, siz ‘sürekli devrim’ de dersiniz…”

Hımmm…

Bu, biraz daha “farklı”.

Bir kere “sürekli devrim” kavramının, Parvus’un “fikir babalığına” ilişkin tartışmalar bir yana Troçki’nin icadı olmadığı bilinmelidir. Marx ve Engels tarafından kaleme alınan “Komünist Liga’ya Çağrı”nın (Mart 1850) “Savaş naraları Sürekli Devrim olmalıdır” diye bittiği unutulmasın. Ayrıca, daha öncesi de vardır: Engels’in 1848-1850 dönemi yazıları (Neue Rhenische Zeitung makaleleri) arasında yer alan, örneğin “Fransız işçi sınıfı ve başkanlık seçimleri” (1848) ve “Macar mücadelesi” (1849) bu kavrama “sürekli devrim” ya da “süreklilik içinde devrim” şeklinde yer vermektedir.

Burada da karmaşık bir durum yoktur. Burjuva devrimler dönemidir ve kastedilen özetle şudur: Burjuvazinin kalantor kesimlerinden küçük burjuvaziye ve “burjuva demokratlara” uzanan çeşitli sınıfsal unsurların soluğu tükettiği her uğrakta devrimin proletarya tarafından ileriye taşınması…

***

Şimdi sorulacaktır: “Bütün bunların güncel mücadelemiz açısından mana ve ehemmiyeti?”

Sırasıyla şöyle:

Eşitsiz ve birleşik gelişme

Sadece eşitsiz gelişme varsa, AKP gericiliği karşısında yerleşik ve evrensel burjuva demokrat değerlere, burjuva modernliğine, Cumhuriyet ideolojisine ya da “Kemalizm’e” geri dönülmesi için uğraşalım…

Sadece eşitsiz gelişme varsa, sermaye sınıfına “AKP rejiminin kendisine de ters yanlar içerdiğini” anlatıp bu sınıfı ikna etmeye çalışalım…

Sadece eşitsiz gelişme varsa, Türkiye sosyalist hareketi “gelişmiş” bir siyasal oluşum olarak Kürt siyasetine amasız fakatsız tabi olsun…

Sadece eşitsiz gelişme varsa “cephemizi” Mevlevi tarzda örelim: “Gel, gel, ne olursan ol yine gel, ister kafir, ister Mecusi, ister puta tapan ol yine gel…”

Vesaire…

Yok, eğer eşitsizin yanında bir de “birleşik” olacaksa, çok daha başka imkân ve olasılıkların hesaba katılması gerekecektir. Örneğin, süreç içinde yer alan belirli tarafların baştaki konumlarından daha ileriye ve daha geriye gidenler şeklinde kendi içlerinde ayrışmaları gibi… Örneğin, dün “düz Cumhuriyetçi” görünenlerin, bugün AKP rejimine adapte olmaya çalışanlarla eskisine göre çok daha ileriye bakanlar şeklinde bir yarılma yaşamaları gibi…

Bugünkü Kürt siyaseti için de benzer bir süreç öngörülebilir…

Özetle, bu söylenenler “sıçrama” imkânları demektir; sıçrama, bugünküne göre çok daha ileri bir düzleme doğru da olabilir, daha sonraları “devrime” doğru da…

Devrime doğru” olursa?

Sürekli devrim”:

Evet, burjuva devrimler dönemi çok gerilerde kalmıştır.

Gelgelelim, ileride yaşanacak devrimci “ortamlarda” ve “durumlarda” aynı kavramın bu kez sosyalist devrim bağlamında ve o çerçevede yeni bir içerik kazanması olasılığını kim yok sayabilir?

Türkiye’de devrim sürecinin düz bir çizgide, çok net biçimde kristalize olmuş taraflarla değil geçişkenliklerle, birbirini izleyen saf değiştirmelerle, “davetsiz misafirlerle” gelişip olgunlaşması çok daha büyük bir olasılıktır. Bu olasılık, her özel konjonktürü ileriye taşıma zorunluluğuna işaret etmektedir.

AKP rejiminin ya da onu izleyecek herhangi bir burjuva düzenin bize “sürülmüş”, ekilmeye (sosyalizme) hazır bir toprak bırakmayacağı kesindir. Dolayısıyla, ileriye gitmek isteyen her devrimci hamle bunu yaparken çok daha fazla “eskiden kalma”, “kendi asli görevi olmayan” işlerle uğraşmak zorunda kalacaktır. Ama “önce bunlara odaklanalım, sosyalizmin şimdi sırası değil” demeden…

***

Sonuçta, ikincisi (sürekli devrim) henüz gündemde görünmese bile bu iki kavramın Türkiye sosyalist hareketi açısından güncel önemi ve anlamı vardır. Öyle “ya bize şunu derlerse diye” uzak durulacak kavramlar değildir. Ayrıca, iki kavram birbiriyle hem teorik hem de pratik düzlemde bağlantılıdır.

Eşitsiz ve birleşik” diyorsak devrimin sürekliliğini sosyalizm bağlamında bugünden kurgulamak gerekir…

Yarının devriminde “süreklilik” öngörüyorsak da, bunun karşılığını şimdiden vermeye başlamak gerekir…