Sosyalist solda Menşevikleşme aldı başını gidiyor

levent dölek sosyalist solda menşevikleşme

Cumhuriyet gazetesinde altı sosyalist partinin son dönemdeki siyasi gelişmeler üzerine görüşlerini açıkladığı bir yazı dizisi yayınlandı. Sefa Uyar’ın gerçekleştirdiği röportajlarda sosyalist partilerin “sol ve sosyalist partilere, başta yargıda çıkan ‘anayasaya uymama krizi’ ve yüzde 50+1 sisteminin değiştirilmek istenmesi üzerinden yeni anayasa tartışmaları” soruldu. Röportaj dizisinde sırasıyla TKP (Türkiye Komünist Partisi) adına Kemal Okuyan, Sol Parti adına Önder İşleyen, EMEP (Emek Partisi) adına Selma Gürkan, HKP (Halkın Kurutuluş Partisi) adına Tacettin Çolak, TKH (Türkiye Komünist Hareketi) adına Aysel Tekerek son olarak da TİP (Türkiye İşçi Partisi) adına Erkan Baş görüşlerini bildirdi. Türkiye’de düzen siyasetinin karşısında bağımsız bir sosyalist odağın oluşturulması gerektiğini savunduğumuz için ve bu partilerin bir kısmı böyle bir odağın potansiyel unsurları olabileceği için görüşleri bizim için önem taşıyor.

2023 seçimlerinde ne yazık ki sosyalist partiler genel olarak çok kötü bir sınav verdiler.  Sosyalistlerin düzen siyasetinden bağımsız bir odak oluşturmak bir yana, ezici çoğunluğu ile Kılıçdaroğlu’na destek pozisyonunda birleştiğini gördük. Cumhuriyet gazetesinin dizisinde yer alan partilerden TKH dışında hepsi Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı olan Kılıçdaroğlu’na oy çağrısı yapmışlardı. Devrimci İşçi Partisi dışında Erdoğan’a da Kılıçdaroğlu’na da oy vermeyin diyen tek bir sosyalist parti çıkmamıştı. Biz bu meseleyi basit bir seçim politikası yanlışı olarak görmüyoruz. Temelinde Türkiye sosyalist hareketinin işçi sınıfından tamamen kopması, modern küçük burjuvaziye ve eğitimli yarı-proletaryaya dayanması dolayısıyla bağımsız sınıf siyasetinden tümüyle uzaklaşarak menşevikleşmesi yani burjuvazi içinde ehvenişer olarak gördüğü bir kanada yedeklendiğini söylüyoruz.[1]

AKP ile anayasa yapılmaz da diğerleriyle yapılır mı?

Bu zamana kadar bu tutuma dair herhangi bir özeleştiri yapıldığına şahit olmadık. Yazı dizisinde de buna dair bir işaret yok. Oysa yazı dizisinde ortaya konan düşünceler böyle bir özeleştiri beklentisi doğuruyor. Zira yazı dizisinde tüm partilerin ortaklaştığı iki fikir var. Bunlardan ilki AKP’nin yeni anayasa girişiminin meşru olmadığı ve bu tartışmaya solun herhangi bir şekilde dahil olmaması gerektiği. Oysa sosyalistlerin adayına oy çağrısı yaptığı ittifakın partileri CHP ve İyi Parti koşullu biçimde bu tartışmaya çoktan dahil oldular. Özgür Özel Anayasa tartışmaları için Numan Kurtulmuş’la yerel seçim sonrasına randevulaştı bile. Akşener de “Anayasa değişikliğini konuşmadan önce mevcut Anayasa’ya uymanız gerekiyor” diyerek kapıyı yarıya kadar aralamış durumda. Peşinden de parti içinde AKP ile yakınlaşmaya karşı çıkanlara yönelik kapsamlı bir temizlik harekâtına girişti. Sosyalist parti sözcülerinin ortaklaştığı diğer konu da Erdoğan’ın yüzde 50+1 çıkışının MHP yerine meclis içinde yeni ittifaklar bulmaya yönelik olabileceği. Bu konuda da tüm sosyalist partilerin temsilcileri, Millet İttifakı bileşenlerine her an Erdoğan’ın yanına geçebilecekleri konusunda güvensizlik göstermekte birleşiyor.

Yani sosyalistlerin “tek adam rejimine karşı” karşı oy çağrısı yaptığı blok “tek adamla” rejim tadilatına girmeye hazır görünüyor. Hatta ekonomide Mehmet Şimşek’le, içişlerinde Ali Yerlikaya’yla birlikte bu tadilata başladılar bile diyebiliriz. Bu iki alanda Erdoğan, muhalefetle MHP ile olduğundan daha yakın bir pozisyonda. Dolayısıyla Erdoğan’ın bir anda yüzde 50+1 konusunu gündeme getirmesi sonucunda Cumhur İttifakı’nın geleceğinin tartışılır hale gelmesi, bir kulis haberinin ötesindeki bir gerçekliğe tekabül ediyor. Tam bunlar olurken bir de Kemal Kılıçdaroğlu ile Ümit Özdağ’ın gizli protokolü ortaya çıkıverdi. Bu protokolle birlikte öğrendik ki tüm seçim dönemi boyunca söylenenin aksine meğerse Kılıçdaroğlu kaybederse değil kazanırsa “faşizm” geliyormuş!

Sosyalistler dostu da düşmanı da sınıfsal olarak tanımlamak zorunda

Sosyalist partilerin Anayasa tartışmasına girmeme ve yüzde 50+1 tartışmasındaki tuzaklara dikkat çekmesine en genel hatlarıyla biz de katılıyoruz elbette. Ama bu değerlendirmeler Marksist temelde bir özeleştiri ile ve sınıf siyaseti doğrultusunda bir yönelişle tamamlanmak zorunda. Aksi takdirde burjuva siyasetinin sol kanadı olmaya yönelen menşevikleşmenin aşılması mümkün değil. Ne yazık ki sosyalist partilerimiz bu konuda özeleştiri yapmadığı gibi bir arpa boyu yol kat etmiş gibi gözükmüyor. Yazı dizisi boyunca sosyalist partilerin hepsi yeni Anayasa tartışmasını da içeren bir gerici saldırıdan bahsediyor ama bu saldırganlar sınıfsal olarak tarif edilmiyor. Dolayısıyla düşmanı sınıfsal olarak tarif etmeyen sosyalistler kendi siyasi pozisyonlarını da önerdikleri çözümleri de işçi sınıfına referansla ortaya koymuyor. İşçi sınıfına dayanmayan siyasi önermeler de eninde sonunda burjuvazinin içinden müttefik bulmaya, dolayısıyla da burjuva düzeninin reformist tadilatı ütopyasına yöneliyor. Saldırının öznesi olarak sermayeye işaret eden sadece TKH ve HKP. Ama onlar da sermayenin karşısına genel olarak Cumhuriyeti koyuyorlar. Onlar da Cumhuriyeti sınıfsal olarak tanımlamayarak, Cumhuriyet’in hâkim sınıfının burjuvazi olduğu gerçekliğini siyasetin merkezine almayarak bir mistifikasyon yaratıyorlar. Dolayısıyla da politik önerilerinde ve pozisyonlarında sınıf siyasetinden uzaklaşıyorlar.

Anayasa tartışmasından uzak duralım düşüncesi hâkim. Bu olumlu. Ama bu söylendikten hemen sonra Anayasa tartışmasına sosyalistlerin dahil olmasının koşulları tarif edilmeye başlıyor. Tartışmaya katılmak sanki tartışma ortamı baskıcı rejim tarafından manipüle edildiği için yanlışmış gibi. Oysa mesele bu değil. Anayasa tartışmayla yapılmaz. Anayasa, sınıflar mücadelesinin belirli bir anında galebe çalan, devlete hâkim olan ve düzeni kuran sınıfların çıkarlarını yansıtır. Diyebiliriz ki Anayasa fotoğraftır; bir tartışma yapılıyorsa bu tartışmayı da fotoğraf makinesine benzetebiliriz. Fotoğrafı çekilecek olanı belirleyen de makineyi elinde tutan da hâkim sınıflardır. Bu düzende işçi sınıfının Anayasa tartışması yapması, karakolda eli arkadan kelepçelenmiş bir tutuklunun eşkâli güzel çıksın diye fotoğrafçıya tavsiye vermesine benzer. 

Türkiye İşçi Partisi: Önce Erdoğan gitsin sonra ilkelerimizi belirleyeceğiz!

TİP ve Erkan Baş tam da böyle bir pozisyonda. Erkan Baş diyor ki “Bu anayasanın yapılabilmesi için atılması gereken ilk adım Saray rejimine son vermektir. Yeni bir anayasayı tartışacaksak önce Erdoğan iktidarına son verecek ve ondan sonra ilkelerimizi belirleyeceğiz.” Saray rejimine son vermekten kastedilenin emekçi halkın devrimci seferberliği olmadığı, 5 ay önce denenen politikanın 5 yıl sonra (belki de bir erken seçimle öncesinde) tekrarlanmasından ibaret olduğu belli. Yoksa niye Anayasa’nın “tartışılmasından” bahsedersin ki? Neden ilkelerini “ondan sonra” belirlersin? Sosyalistler ilkelerini “ondan sonra” falan değil şimdi ortaya koymalıdır. Sosyalistlere ihtiyaç, düzen kriz içindeyken, yani düzenin çürüyüşü ve çöküşü devrimci çözümleri dayattığı zaman esas olarak kendisini hissettirir. Ama burjuvazi ile ittifak arıyorsan ilkelerini şimdi ortaya koymazsın. Zira sosyalistlerin ilkeleri burjuvaziyle ittifaka engel olur. TİP, fotoğrafçının değişmesinin emekçi halkın kelepçelerinden kurtulmasına faydası olacağını zannediyor.

EMEP: Sınıf mücadelesinden toplum sözleşmesine

EMEP de Anayasa tartışması için aynı telden çalıyor. Selma Gürkan şöyle diyor: “Bu koşullarda demokratik, halkçı bir anayasa yapılmaz, iktidar gücüyle bir düzenleme yapılsa da bu anayasa demokratik bir anayasa olmaz. … Hakkın, hukukun tanınmadığı, politik eleştiri yapanların teröristlikle, casuslukla suçlandığı, en basit haliyle cumhurbaşkanına hakaretten yargılandığı, yargının talimatla işlediği, örgütlenme hakkının kullanılmadığı, siyasal özgürlük alanlarının daraltıldığı bir atmosferde anayasa tartışması nasıl yapılsın” Anayasaların tartışmayla yapıldığına dair bir illüzyon yaratan “toplum sözleşmesi” palavrasının sosyalist saflarda bu denli rahat benimsenmesi ideolojik yıpranmanın geldiği boyutları ortaya koyuyor. EMEP de fotoğrafçının değişmesini istiyor. Buna ek olarak iyi bir fotoğraf için hangi ışığın ve açının iyi olacağını anlatıyor. Bir de kelepçeler gevşetilirse belli ki daha iyi poz verebileceğiz.

Sınıf işbirliğine “Sol” formül: İslamcı ve faşist olmayan “tüm muhalefet” ile devrimci demokratik cumhuriyet

Sol Parti de fotoğrafçının değişmesini isteyenlerden. “İslamcı faşizme karşı devrimci demokratik cumhuriyet” önermesi seçimden önce Alper Taş’ın “Millet İttifakı iktidar olacak biz de onun devrimci muhalefeti” sloganının tekrarından ibaret. Nitekim Sol Parti mücadelenin öznesi olarak “tüm muhalefet güçlerini” işaret ediyor. Yani İslamcı ve faşist olmayan burjuva muhalefetini desteklemeye devam! Öznesi tüm muhalefet olan “devrimci” cumhuriyet tasavvur edilemeyeceğine göre tabii ki tüm muhalefet güçlerinin hedefi “parlamentonun ve tüm kurumların ortadan kaldırıldığı bu tek adam rejimine dayanan anayasanın ortadan kaldırılması mücadelesi” gibi herhangi bir burjuva partisinin seçim programına yazılabilecek bir ifade oluyor.

TKP tüm sosyalistleri sağlarken…

Mesele soyut bir demokratik devrim - sosyalist devrim tartışması değil. Doğrudan somut durumda izlenecek somut politikaya dair. Dolayısıyla EMEP ve Sol Parti’den ayrı olarak sosyalist devrim diyen TKP de bu partilerle aynı noktada buluşuyor. Daha doğrusu seçimde Kılıçdaroğlu’nu desteklemekte buluşmuşlardı, aynı doğrultuda devam ediyorlar. TKP sözcüsü Kemal Okuyan’ın şu sözleri özellikle dikkat çekici. Nispeten uzun bir alıntı yapmamıza izin verilsin: “Herkes, kuvvetler ayrılığını demokrasinin temel koşulu zanneder ancak alakası yok. Cumhurbaşkanı ile parlamento arasındaki yetki karmaşasını sürekli tartışıyoruz. Bu karmaşa, yürütme ve yasama erki arasındaki ayrımdan çıkıyor. Halbuki ideal bir siyasal yapıda Meclis’in üzerinde hiçbir kuvvet olmamalı. Buna cumhurbaşkanı, devlet başkanı, bakanlar, başbakan da dahil. Meclis, bunları kendi içerisinden seçmeli ve görevden alabilmeli. Yüzde 50+1 konusu zaten tek bir kişiye halkın oyuyla geldiği için muazzam bir otorite veriyor. Biz tek bir kişinin oylanmasına itiraz ediyoruz. Problem, yüzde 50+1 değil, cumhurbaşkanını halkın seçmesidir. Halk siyasi programlara oy vermeli, Meclis’e temsilci göndermeli. Muazzam otoriteye sahip bir makamı halka seçtirerek dokunulmaz hale getiriyorlar. Cumhurbaşkanını halkın seçmesi meselesinin tartışılması, buna itiraz edilmesi lazım.”

TKP’nin sınıf işbirlikçi “ideal”i

Kuvvetler ayrılığının demokrasinin koşulu olarak nitelendirilmesinin eleştirilmesi insanı ilk başta umutlandırıyor. Neden? Çünkü “kuvvetler ayrılığı” ilkesi burjuvazinin bağrından çıkmıştır. Burjuvazinin sınıf hakimiyetinin bir biçimidir. Hâkim sınıfların kendi içindeki rekabete bir düzen getirmeye, ezilen sınıfları da demokratik masallarla uyutmaya/uyuşturmaya yöneliktir. İşçi sınıfı siyasetinin böyle aldatmacalara ihtiyacı yoktur. Zira işçi sınıfı, burjuvazi gibi toplumun küçük bir azınlığı değildir. İşçi sınıfı, iktidarı emekçi halk kesimlerinin de desteğini alarak gerçek bir çoğunluk iktidarı oluşturur. Bu iktidarın kuvvetler ayrılığı gibi denge ve denetleme mekanizmaları gibi paravanlara ihtiyacı yoktur. İşçi sınıfının devrimci iktidarı tüm kuvvetlerin toplumun devrimci dönüşümü doğrultusunda birliğinden yanadır.

Gelgelelim Kemal Okuyan kuvvetler ayrılığından işçi iktidarına doğru falan gelmiyor. Tam tersine işçi iktidarı fikrini tamamen dışlıyor. “İdeal bir siyasal yapıda” diyor. Oysa sosyalistler siyasi yapıları ideal ya da ideal olmayan diye tanımlamaz. Bir siyasi yapıyı sınıfsal olarak tanımlar. Proleter ya da burjuva, bunların arasında bir orta yol yoktur. Sınıflardan bağımsız her “ideal” tarif mevcut düzende burjuva iktidarını işaret eder. Okuyan diyor ki ideal yapıda meclisin üzerinde hiçbir kuvvet olmamalıymış. Hangi meclis? Sonrasındaki tarife bakılırsa meclisin sınıfsal niteliğine dair en ufak bir niteleme yok. Demek ki Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm tarihi boyunca olduğu gibi çoğunluğu patronlardan, tüccarlardan, toprak ağalarından oluşan işçilerin arasından burjuvaların seçtiği numunelik temsilcilerin gönderildiği, ancak güçlü bir işçi partisinin bu duvarı bazen delebildiği burjuva meclisinden bahsediyoruz. Sorun bu meclisin Cumhurbaşkanı karşısında meclisin aşağıda kalması. Çözüm ne? Cumhurbaşkanını halk seçmesin meclis seçsin! Bu modelin bugünküne nazaran ehvenişer olduğunu söyleyebilirsiniz. Buna itirazımız olmaz. Ama “ideal yapı” olarak bunu tarif ettiğinizde kendinizi burjuva siyasetinin içinde konumlandırmış olursunuz. 

TKP hem Sovyetleri hem Bolşevizmi terk ediyor

Meclis hükümeti kavramı tabii ki tarihimizde Millî Mücadeleyi yürüten ve Cumhuriyeti kuran, Kurucu Meclis niteliğindeki Büyük Millet Meclisi dönemine işaret etmesi açısından anlamlıdır. Evet Büyük Millet Meclisi ilericidir. Burjuva anlamda devrimci rol oynamıştır. Ama bir sosyalist parti bu modeli neden ideal olarak tanımlar? TKP kendini Sovyetik bir parti olarak tanımlar. Ama Sovyetik olmak SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetlar Birliği) ve SBKP’ye (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) övgüler düzmekten mi ibarettir? Sovyetlerin tarihine baktığımızda Bolşevikler işçilerin, yoksul köylülerin ve askerlerin sınıfsal temsiline dayanan Sovyetlerle (Türkçesi Şûralar) genel oya dayalı burjuva meclisi (Kurucu Meclis) 1918’de karşı karşıya geldiğinde işçi sınıfının iktidar organı Sovyetlerin hakimiyetini kabul etmeyen meclisi kapatmakta tereddüt etmemişti. Sovyetik TKP bugün bu Bolşevik tutumun karşısında Kurucu Meclisi “ideal” olarak gören Menşeviklerin safında. Okuyan’ın sözünü ettiği meclis aslında “kurucu” bile değil. “Kurucu” şöyle ya da böyle bir devrimin ürünüdür. Onun sözünü ettiği alelade bir meclis üstelik. “İdeal”miş! Söyleyen idealist! Menşevikleşme bir başladı mı durduğu yerde durmaz. Kılıçdaroğlu’na oy vermekle başlarsınız, kendinizi Bolşevizmin en temel ilkelerini reddetmiş şekilde bulursunuz.

Sosyalist kimlikçilik menşevikleşmeyi besliyor

Cumhuriyet gazetesinin yazı dizisi önümüze açık seçik bir tablo koyuyor. Programına sosyalist devrim yazıp siyasi söyleminde en yoğun liberalizm eleştirisi yapan partinin, güncel ve somut bir siyasi tartışmada en liberal fikirleri savunan uca savrulması çok ama çok öğretici. Sınıfsal içerikten kopartılan bir sosyalist devrim savunusu da liberalizm eleştirisi de sosyalistliği bir tür kimlik tarifine indirger ve somut politikanın içeriğine sınıf mücadelesi yerine sınıf işbirlikçiliğin damga vurması kaçınılmaz hâle gelir. Sosyalist devrim programına sahip TİP ve TKP’nin demokratik devrim programına sahip EMEP ve Sol Parti ile menşevizm zemininde buluşması bu şekilde gerçekleşmekte.

Türkiye’de siyasete işçi sınıfının damgasını vurması için sermayeden, emperyalizmden, devletten ve en genel anlamda düzen siyasetinden bağımsızlaşan bir sosyalist odağı bir gereklilik olarak görmeye devam ediyoruz. Ama bu amaca ulaşmak ciddi bir siyasi hesaplaşmayı gerektiriyor. Bu hesaplaşma bilimsel sosyalizme dayanmak zorunda ve kâğıt üstünde uzlaşmaktan ziyade burjuva siyasetinden ve artık ne yazık ki burjuva ideolojisinden de pratik ve somut bir kopuşu gerektirmekte.

 


[1] Sungur Savran, sosyalist hareketin bu durumunu Gerçek Gazetesi’nde “Türkiye Sosyalist Hareketinde Menşevikleşme” başlıklı yazısında ortaya koymuştu: https://gercekgazetesi1.net/politika/turkiye-sosyalist-hareketinde-menseviklesme. Aynı doğrultuda Levent Dölek de 2023 seçimlerinin sınıfsal analizini ayrıntılı bir biçimde Devrimci Marksizm dergisinin 53-54 no’lu çift sayısında “2023 Seçimlerinin Sınıfsal Analizi” başlıklı yazıda ele almış bulunuyor: http://www.devrimcimarksizm.net/sites/default/files/levent_dolek_2023_seciminin_sinifsal_analizi.pdf.