Türkiye'nin ilk devrimi: 1908 Jön Türk devrimi (İşçi Mücadelesi gazetesi #33 - 23-07-2008)

Adı "Jön Türk", ama bütün halkların devrimi

Burjuvazi kendi devrimlerinden bile korkuyor! Bu korku okul tarih kitaplarına bile yansıyor. Devrim karakteri yalın olarak ortada olan Fransız (1789) ve Rus (1917) ihtilalleri dışında siz hiç tarih kitaplarının devrimden söz ettiğini duydunuz mu? Örneğin 17. yüzyılda bir İngiliz Devrimi yaşandığından çocuklarımızın haberi var mı? Bize "Amerikan Bağımsızlık Savaşı" diye okutulan tarihi olayın aynı zamanda radikal bir burjuva devrimi olduğunu kaç kişi biliyor? 20. yüzyıl başında geri kalmış ülkelerde yaşanan devrimlerden kaçımızın haberi var? Haydi Meksika (1910) ve Çin (1911) uzakta diyelim. Kapı komşumuz İran'da yaşanan burjuva devrimini (1905-1911) konuşuyor muyuz?

İşte Jön Türk devrimi de özellikle liberalizmin hakim ideoloji haline geldiği bu çağda burjuvazinin gizlemeye çalıştığı bir devrim. Tarih kitaplarında "II. Meşrutiyet"ten başka bir şeyden söz edilir mi? Oysa aynen İngiltere'nin, Fransa'nın, Amerika'nın, Rusya'nın modern tarihinin temelinde devrimler yattığı gibi, modern Türkiye'nin tarihi de bir değil iki devrimle açıldı.

Kapitalizm-öncesi Osmanlı devleti çapında bir burjuva devrimi

Osmanlı, 19. yüzyılda adım adım burjuvalaşmaya başlamıştı. Ülkenin çeşitli yöreleri (İstanbul, Ege ve Akdeniz, Çukurova, Selanik, Şam ve Halep çevresi vb.) kapitalist dünya pazarıyla bütünleşiyordu. Toprakta özel mülkiyet önce Tanzimat Fermanı (1839), ardından Arazi Kanunnamesi (1858) ile adım adım güvencelere kavuşturuluyordu. Avrupa sermayesinin temsilcisi bir komprador burjuvazi (yani yabancı sermayenin ticari mümessili olarak gelişen burjuvazi) yükseliş içindeydi. İşte bu kompradorların ve büyük toprak sahiplerinin özel mülkiyete ve kapitalist faaliyetlere güvence arayışı, siyasi üstyapıda da çalkantılara yol açıyordu. Osmanlı bürokrasisi içinde de bir kanat, imparatorluğun güçlenen ve yüzyıl sonuna doğru emperyalist bir karakter kazanan kapitalist Batı karşısında geleneksel yöntemlerle ayakta kalamayacağını kavramış, Osmanlı'yı daha hızla bir kapitalist toplum haline getirmek gerektiğine ikna olmuştu. Tanzimat Fermanı (1839) ve I. Meşrutiyet (1876) işte bu güçler ittifakının siyasi üstyapıdaki atılımını temsil ediyordu. Jön Türkler için de Kemalistler için de "devleti kurtarma" fikri bu açıdan hep ön plandadır. Liberaller bunu her ikisinin de devrimci olmadığı yolunda yorumlar. Cumhuriyet Osmanlı'nın bir devamıdır onlara göre. Bu burjuva devrimci hareketin, kurtarmak istediği devleti sonunda devirmek zorunda kaldığını liberaller pek çabuk unuturlar!

Ne var ki, ağır ağır burjuvalaşan Osmanlı toplumu bir çelişki ile kıvranıyordu. Hakim ulus konumunda olan Türkler eski rejimin hakim sınıfıydı. Yeni rejimin hakim sınıflarından komprador burjuvazi içinde gayri müslim unsurlar (Rumlar, Yahudiler, "Levantenler" ve bir ölçüde Ermeniler) ön plandaydı. Dolayısıyla, rejimin yenileşmesi hakim ulusun aleyhine çalışıyordu. 1890'lı yılların başından 1920'li yılların başına kadar uzanan otuz yıl boyunca yaşanan büyük çalkantı ve katliamlar, sadece Türkiye'nin kapitalizm-öncesi bir rejimden burjuva bir rejime geçmesini değil, aynı zamanda bu çelişkinin hakim ulus Türkler lehine çözülmesini de içerir.

Jön Türk devrimi: Balkanların bileşik devrimi

Osmanlı'nın 19. yüzyıl Almanyası ya da Rusyası gibi kapitalizm-öncesi toplumun devletin kullanılması yoluyla kapitalistleştirilmesi (Engels buna "tepeden devrim" der) yolunda son şans olan I. Meşrutiyet Abdülhamid tarafından ezilince, yeni bir toplumun kuruluşunu kurtuluş olarak görenler için tek bir yol kalıyordu: ihtilal, yani devrim, yani devlet iktidarını kitlelerin ve/veya silahların gücüyle ele geçirerek köklü değişiklikler yapmak. İşte Jön Türklerin İttihat ve Terakki Cemiyeti'ni (Birlik ve İlerleme Derneği-Partisi) 1889'da kurmasını gerektiren de bu olmuştur. İttihat ve Terakki, modern Türkiye tarihinin ilk gizli devrimci örgütüdür. Birçok bakımdan zavallı bir nitelik taşıması, fikren çok yoksul olması, hizip savaşlarıyla felç olması, bir dizi unsurunun padişah tarafından satın alınması ve devrimden sonra gericileşmesi, bu gerçeğin üstünü kapatamaz. Bunlar, 19. yüzyılın ortasına kadar devrimci bir sınıf olan burjuvazinin 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde gelişmiş ülkelerde karşı-devrimci bir karakter kazandığı gibi, bizim gibi geri ülkelerde de devrimi sonuna kadar götüremeyecek kadar ürkek hale gelmesinin birer ürünüdür. Aynı zamanda, Jön Türklerin önemli bir bölümünün Osmanlı devletinin içinden geliyor olması, ayrıca çoğunun subay kökenli olması, bu kadroların uzlaşmacı olmasına yol açmıştır. Ama ortada bir gizli devrimci örgüt vardır ve bu örgüt 1908'de koskoca padişahı dize getirmiştir!

İttihat ve Terakki'nin sürgündeki örgütleri dışında ülke içinde en güçlü olduğu yer de, 1908 devriminin başladığı yer de Balkanlardır. Türk milliyetçileri bunun nedenini bir türlü açıklayamazlar. Neden devrim başkent İstanbul'da ya da Anadolu'nun Türklerin çoğunluğu oluşturduğu yörelerinde değil de "Rumeli"de patlak vermiştir? Çünkü Jön Türk devrimi başka bir devrimin ayak izinde ortaya çıkmıştır: Makedonya devrimi. Makedonya'nın Hıristiyan ahalisi 2 Ağustos 1903'te "Bulgar Makedonyası ve Edirne Devrimci Örgütü" adını taşıyan bir gizli devrimci örgütün yönetiminde ayaklanmıştır. "İlinden ayaklanması" olarak bilinen bu ayaklanmaya bölgenin hemen hemen bütün köylüleri katılmış, ilk anda başarı kazanan devrimcilerin kurduğu "Kruşevo Cumhuriyeti" daha sonra Osmanlı ordusunca ezilmiştir. Edirne'de 19 Ağustos'ta başlayan ayaklanma ise Istranca Komünü adıyla 20 gün ayakta kalabilmiştir. Bu yenilgilerden sonra Makedon devrimcileri, II. Meşrutiyet'in ilanına kadar gerilla savaşı vermişlerdir.

İşte devrimin önderi olan Jön Türk subayları (en başta Enver ve Resneli Niyazi Beyler) Makedon gerillalara karşı Osmanlı'nın kirli savaşını verirken devrimcileşmişlerdir. Jön Türk devrimi, 1974 Portekiz devrimini andırır: Kendi devletinin sömürgeci savaşlarda başarısızlığa uğramasından sonra isyan ederek faşist diktatörlüğü deviren Portekizli subaylar gibi, Jön Türk subaylar da Abdülhamid istibdadına (despotluğuna) karşı silaha sarılmışlardır. Bugün her boydan ve soydan liberalin Jön Türklere "komitacı" diye saldırmasının tarihi arka planı budur işte: "komitacı", Balkan gerilla devrimcilerinin adıdır. Enver ve Niyazi gibi devrimci Jön Türklere "komitacı" diye saldırmak, ezemedikleri gerillaların yöntemini olduğu gibi benimsedikleri için, yani devrimcileştikleri için onları aşağılamaya çalışmak demektir.

Jön Türkler silahlı mücadelelerinde aynen Zapatistalar gibi çabuk başarıya ulaşmışlardır. 23 Temmuz'da önce Makedonya'da devrimciler II. Meşrutiyet'i ilan etmişler, sıkışan padişah da aynı akşam bu kararı onaylamıştır. Devrim zafere ulaşmış olmaktadır. Türkiye'de burjuva devriminin ilk sayfası böylelikle açılmış olmaktadır.

Muhteşem ve zavallı bir devrim!

Jön Türk devriminden üç yıl önce Rusya'da milyonlarca işçi ve emekçinin aylar boyu sokaklara hakim olduğu 1905 devrimi yaşanmıştı. Bu devrim, proletaryanın gücüyle radikalleşmiş, burjuvazinin sürekli devrimin proletaryayı iktidara getirebileceği korkusu içinde Çarlığın himayesine sığınmasıyla da başarısızlığa uğramıştı. Devrimin doruğunda olduğu bir anda, başkent Petersburg'un işçi sovyetinin başkanı Lev Trotskiy adında bir devrimci idi. Çar'ın bir anayasa reformu vaad eden fermanı karşısında on binlerce işçinin yaptığı bir gösteride konuşan Trotskiy, işçilerin alkışları arasında, elindeki fermanı yırtarak, "İşte siz geri çekilirseniz Çar da bu fermanı böyle yırtacaktır!" demişti.

Devrimci var, devrimci var! Trotskiy'in anayasa belgelerine güveni bu kadar. Oysa Jön Türklerin bütün programı hemen hemen yalnızca 1876 Anayasası'nın yeniden uygulamaya konulmasıyla sınırlı idi. Fark sadece kadrolar arasında değildi. 20. yüzyılın başında burjuvazi ile proletaryanın arasında devrime yaklaşımdaki farktı. Ufku bu kadar dar bir devrimin ve devrimcilerin de hayırlı sonuçlar elde edemeyeceği açıktı.

Yine de Jön Türk devriminin ilk günlerinde tam bir bahar havası esiyordu. Abdülhamid istibdadından yaka silkmiş olan halk Balkanlardan Anadolu'ya, en büyük kentlerden en küçük kasabalara kadar sokaklara çıkarak günlerce ortalığı "Hürriyet!" sloganıyla inletti. Türkiye daha sonra Kemalist devrimde görmeyeceği bir emekçi halk katılımını yaşıyordu bu devrimde. Başta İstanbul olmak üzere kısmi bir kapitalistleşme yaşayan kentlerde işçi sınıfı grev üzerine grev yapmaya başladı. 1908'in Ağustos ve Eylül ayları, ta 1960'lı yıllara kadar eşi görülmeyen bir grev dalgasına sahne oluyordu. Nihayet devrim, Osmanlı'nın bütün etnik gruplarını kendi programı etrafında topluyordu. Devrimin zafere ulaştığı gün, Enver daha birkaç ay önce dağlarda kovaladığı Bulgar devrimcileriyle kol kola hatıra resimleri çektiriyordu. Hem de her iki taraf da gerilla kılıklarıyla! 1908 yılı içinde yapılan seçimden çıkan tablo, ezen ve ezilen "millet"lerin burjuva devrimi etrafında nasıl kenetlenmiş olduğunu ortaya koyuyordu: Milletvekillerinin arasında 142 Türk, 60 Arap, 25 Arnavut, 23 Rum, 12 Ermeni, 5 Yahudi, 4 Bulgar, 3 Sırp, bir de Ulah vardı. Ermeni soykırımından 7 yıl önce yapılan bu seçimlerde kazanan milletvekilleri arasında milliyetçi Ermeni örgütleri Taşnak ve Hınçak partilerinden temsilciler de vardı! Ve bu 275 milletvekilinin ezici çoğunluğu İttihatçı idi. Kısacası, Jön Türk devrimi, esas olarak hakim sınıfların bir işi olan Kemalist devrimden farklı olarak gerçek anlamda aşağıdan bir halk devrimi sürecini başlatmıştı. Bu anlamıyla bir burjuva demokratik devrimdi.

Balayı çok çabuk sona erdi. Devrim önce sırtını başta işçi sınıfı olmak üzere halka çevirdi. 1909'da sendikal örgütlenmeyi ve grevleri düzenlerken yasaklayan ilk iş yasası olan Tatil-i Eşgal Kanunu çıkarıldı. Ama gericilik daha sonra genelleşti. İç ve dış politikada yalpalayıp duran İttihatçılar, 1913'te yaptıkları Babıali baskınından sonra hem emekleyen demokrasiyi ayaklar altına aldılar hem de Osmanlı'nın çeşitli "millet"leri arasındaki birliği Türkçülük politikası yolunda bozdular. "Milli Ekonomi" dönemi, emperyalizme karşı iç pazarın savunulması ile sınırlı değildi. Esas amacı, devlette hakim ama burjuvazinin içinde tâbi konumda olan Türk ulusunun ekonominin doruklarını gayri müslimlerin elinden koparıp almasıydı. İttihatçıların başlattığı, Kemalistlerin de sürdürdüğü bu politikaya Kürt feodal hakim sınıfları da ortak oldu. Müslüman uluslar, 1915'te Ermenileri Anadolu'nun dışına sürdüler. Daha yedi yıl önce devrimci olan İttihatçılar, 1915'te insanlık tarihinin en büyük suçlarından birinin mimarı oldular. Ardından 1922 Mübadelesi ile Rumlar da Anadolu'dan büyük ölçüde sürüldü. Yavaş yavaş ekonomik hayatı da eline geçirmekte olan Türk hakim ulusu, 1925'ten itibaren de dönüp o güne kadar kendisiyle (özellikle Ermeniler karşısında) işbirliği yapmış Kürtlere vurdu ve ırkçı bir ulus devletin temellerini atmaya başladı.

Büyük devrimci devrime karşı savaşırken ölüyor!

İttihatçı Enver/Talat/Cemal üçlüsü, başına geçtikleri Osmanlı'yı bir burjuva devleti kurmak için yıkmak yerine bir imparatorluk haline getirmeye karar vermişlerdi. Bu yüzden I. Dünya Savaşı'na emperyalist kamplardan birine yamanarak Almanya'nın müttefiki olarak girdiler ve İngiliz/Alman çelişkisinden yararlanarak başta Orta Asya'nın Türki halkları olmak üzere Müslüman halklar üzerinde bir imparatorluk kurmaya soyundular. Bunun bedeli, bugün yüceltilen Çanakkale, dün yerden yere vurulduğu halde bugün itibarı iade edilmeye çalışılan Sarıkamış ve Arap ülkelerinde verilen nice savaş oldu. Milyonlarca asker ve sivil ölü verildi. Yüz binlerce, belki de milyonu aşkın Ermeni sivil katledildi.

İşte bu gerici, yarı-emperyalist politikalardır ki, İttihatçıları utanılacak bir sona taşıdı. Savaştan sonra hepsi ülkeden kaçtı. Cemal ve Talat Ermeni komitacılarınca öldürüldü. Enver önce Bolşeviklerle flört etti, yüz bulamayınca Orta Asya'da Bolşevik devrimine karşı savaşmakta olan Basmacı Hareketi'nin başına geçti ve tarihin ilk proleter devrimine karşı çarpışırken can verdi. Yani eski devrimci, çağın en büyük devrimine karşı savaştığı için öldü!

İşte İttihatçılığın zavallılığı buradan gelir. Bu burjuvalar devrimi sonuna kadar götüremedikleri için kapitalizm öncesi imparatorluğun tutsağı olmuş, bunun üzerine bir de Türk ırkçılığı eklemiş ve devrimci hayatlarını sefil bir karşı-devrimcilik içinde tamamlamışlardır.

Türkiye devrimi halkçı ve demokratik karakterini bu yüzden kaybetmiştir. Türkiye'de burjuva devrimi 1919-23 arasında savaş ve işgal koşullarında Mustafa Kemal ve arkadaşlarının önderliğinde nihai başarısına kavuşacak, Osmanlı'yı yerle bir edecek, kapitalizm öncesinden radikal bir kopuş sağlayacak ve burjuva bir toplumun önkoşullarını oluşturacaktır. Ama bu burjuva devrimi artık ırkçıdır ve emekçi halka düşmandır. 1908'in güzel düşleri burjuvazinin 20. yüzyılda gericileşmeye başlaması olgusunun kurbanı olacaktır.


Üçüncü Türkiye devrimi proleter olacaktır ya da olmayacaktır!

Türkiye yüz yıl içinde iki devrim yaşadı: Jön Türk devrimi ve Kemalist devrim. Bugün İşçi Partisi'nden Halkın Kurtuluş Partisi'ne kadar ulusalcılar ve onların sosyalist hareket içindeki izdüşümleri kurtuluşu yine burjuva bir çerçeveye hapsetmeye çalışıyor. "Ulusal burjuva"sıyla işçisiyle, yurdunu seven herkes birlikte Kemalist devrimi tamamlayacakmış! Türkiye devriminin bugünkü dinamikleri bambaşkadır. Türkiye burjuvazisi artık bütünüyle karşı-devrimci bir sınıftır. Türkiye'de üçüncü bir devrim ancak proletaryanın yönetici sınıf konumuna yükselmesi ile gerçekleşebilir. Bu devrim en güçlü müttefikini de Kürt devriminde bulacaktır. İttihatçılık ve Kemalizm, geçmişte ne ölçüde ilerici bir rol oynamış olurlarsa olsunlar, bugün gerici birer ideoloji ve programı temsil ederler.